mustafa-fisenkci-ile-hac-uzerine-sohbet

Mustafa Fişenkçi ile Hac Üzerine Sohbet

Kumandan bana gitmeden önce “Allah nasip ederse, Allah’ın farzlarının sonuncusunu yerine getirmek için gidiyorsun” demişti. O niyetle gittiğim için, orada, fazla öyle video ve fotoğraf çekme falan şeyine girmek istemedim; yani kendi açımdan. İbadet yapmak için, Allah’ın farzlarını yerine getirmek için ve riyadan, gösterişten çekindiğim için. Öyle fazla şeye yanaşmadım. Ama öbür taraftan da bugün Güven hocama bir video gönderdim, Avukat Güven Bey’e, Hacıma… “Ya sen bu videoyu ne zaman çektin?” dedi. Çünkü hiç haberi yokken, mesela onu Allah Resûlü’nü selâmlarken çektim. Sonra da kendisine yazdım, “Hocam Gazetecilik kanımıza işlediği için bu gibi şeyleri kaçırmak istemedim. O yüzden habersizce çektim.” dedim. Hakikaten kanımıza işlediği için gazetecilik, habercilik falan, çektiğim videoları ve resimleri Adımlar Dergisi’nde de değerlendirebileceğimizi düşünerek yaptım. Yoksa ben Kâbe’deyim, ben şuradayım buradayım havasında değil. Yani işin ruhunu yakalamak peşindeyiz, başka şey peşinde değiliz. Ama öbür taraftan da, benim bildiğim kadarıyla, bizim yaş olarak söylüyorum, İbdacılar olarak ilk Hacca gidenler bizleriz. Yani Güven Hoca ile benim. Dolayısıyla bizden sonra, Allah nasip ederse gidecek olan Hacılara, İbdacı kardeşlerimize bir nebze de olsun yol gösterebilmek, tecrübelerimizi aktarabilmek adına ve ilerde Adımlar üzerinden yapacağımız röportajlarla dile getirmek, aynı zamanda da tek tük de olsa bir iki görüntü olsun diye çektiğimiz ya video veyahut da fotoğraflar var. Oraya gelen bazılarında 24 saat video çekenler oluyordu. O işin ruhunu yakalamayan böyle bir durum da vardı.”

Uzun bir Hac ibadeti ve yolculuk maratonundan sonra sizin ile sıcağı sıcağına bir söyleşi gerçekleştirmemize imkân verdiğiniz için Adımlar Merkez ve Avrupa adına teşekkür ederim.

Ben Teşekkür ederim.

Bildiğimiz kadarı ile Sayın Avukat Güven ile birlikteydiniz.

Evet.

Öncelikle sizin ve bu vesile ile kendisinin Hac ibadetleriniz mübarek olsun.

Allah razı olsun.

Sizi yakînen ve uzun zamandan beridir tanıyan biri olarak, yıllardır hasretini çektiğiniz mübarek topraklara gidip hac emrini yerine getirme arzunuzu biliyorum. İlk olarak şunu sormak istiyorum müsaadenizle.

Hacca gitmeniz kesinleştiğinde neler hissettiniz?

Evet. Hacca gitmek kesinleşince, tabi bambaşka duygular içerisine giriyor insan. Onu tarif edebilecek miyim bilmiyorum ama şöyle izâh etmeye çalışayım. Bir davet alıyorsunuz, çok sevdiğiniz bir kişiden davet alıyorsunuz ve o davete icap etmek istediğiniz zaman nasıl bir duyguya kapılıyorsunuz? Öyle düşünmenizi arzu ederim ama oradaki fark şu; birincisi, sizi Yaradan’ın davetlisisiniz. Yani Yaradan davet ediyor ve siz ona misafirliğe gidiyorsunuz. İkincisi de, Allah Resûlü’ne misafirliğe gidiyorsunuz. Bunu tasavvur edebilir misiniz bilemiyorum. Yaradan, size göz veren, kulak veren, el veren, kol veren, yani tüm vücûd azalarımızı veren, bunlarla birlikte ruhu veren, Yaradan’ın yanına gidiyorsunuz ve size verdiği bu şeylerle orada misafirlik yapacaksınız. O gözle göreceksiniz, o el ile hissedeceksiniz, tutacaksınız. Oranın havasıyla, oranın ruhu ile bütünleşeceksiniz. Böyle bir his ile Hacca gitme zamanını bekliyorsunuz. Ve gün be gün, günler yaklaştıkça, bu heyecan daha da artıyor. Artık yerinizde duramaz ve uyku uyuyamaz hâle geliyorsunuz. Ki bize Hac organizesini yapan şirketler, “Aman mutlaka gitmeden önce iyice dinlenin.” demelerine rağmen, mümkün değil. Mesela son gece ben hiç uyuyamadım. O kadar büyük bir heyecan var ki. Yaradan’ın evine gidiyorsun. Beytullah, Allah’ın evi, yeryüzündeki… Oraya gitmek, orayı tatmak, yani bugüne kadar teorik olarak bildiğin şeyleri bizzat yaşamaya, birebir olarak görmeye gidiyorsun. Bambaşka bir duyguydu tabi, bambaşka bir heyecandı. Allah her müslümana yaşamayı nasip eylesin.

Âmin. Peki, yolculuğunuz başladı, uçağa bindiniz. Sanırım Cidde’ye indiniz. Cidde’ye iner inmez ilk izlenimlerinizi alabilir miyim?

Elbette. Ama Cidde’deki ilk izlenimden önce ben buradan gidişimi de anlatmak isterim.

Memnuniyet ile, buyurun.

Çünkü mâlumunuz üzere, 99 sürecinde yaşamış olduğumuz o hadiselerden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti bize ceza kesti. Dolayısıyla ben hükümlü, firarî bir Hacıyım şu ân. Öyle diyeyim. Bu sebepten dolayı da bizim Hac organizesini yapan grup Türkiye üzerinden uçmak mecburiyetindeydi. Yani Türkiye’de aktarma yapıp ondan sonra Cidde’ye geçeceklerdi. Fakat ben hükümlü olduğum için, kesinleşmiş cezam olduğu için, o riski almamak adına benim buradan Frankfurt üzeri direk Cidde’ye uçmam hesap edildi, öyle organize edildi. Ve bu vesile ile ben ilk önce Frankfurt’a geçtim. Yaklaşık 250 km. bir mesafe. Oradan uçakla direk Cidde’ye indim. Bunu belirtmiş olmak isterim. Cidde’ye ilk vardığımızda, yani uçağın tekerlerinin yere değdiği ândan itibaren, biraz önce arz ettiğim o duygu ve heyecan kat kat yine arttı. Çünkü artık Allah Resûlü’nün topraklarındaydık. O’nun vatanının topraklarındaydık. O apayrı bir haz veriyordu. Aynı duygular içerisinde de tabi, malum olan, Cidde’nin havaalanında pasaport kontrolü olsun, valizlerle ilgili olsun, işlemlerin yapılması gerekiyordu. Tabi ilk defa gittiğiniz ve neyin nerede olduğunu bilmediğiniz için, grup başkanının tâlimatıyla ne yapılması gerektiğini ona göre hareket ediyorsunuz. Uçaktan indikten sonra bizleri otobüslerden bir salona aldılar. Orada baktığımda, yan, üst ve diğer tarafta böyle aşağı yukarı 50 metrekare büyüklükte salonlar var. Ve her grubu önce o salonlara yerleştiriyorlar. Orada pasaport ve hac işlemleri için bazı evrakların doldurulması gerekiyor. Onlar hazırlanıyor. Daha sonra oradaki polislerin veya görevlilerin tâlimatı üzerine gruplar hâlinde pasaport bölümüne geçiliyor. Pasaport bölümünde de memur parmak izi alıyor, resminizi çekiyor.

Tek tek, oraya giden bütün insanlardan?

Evet fert fert bütün bu işlemler herkese uygulanıyor.

Yani sizin Almanya’dan gelmeniz ile ilgili olan bir şey mi?

Yok yok, bütün hac vazifesiyle ilgili gelenlerin hepsinin gördüğü uygulama bu. Parmak izi, fotoğraf kaydediliyor ve pasaport bölümünden geçiliyor. Tabi ben bunları hızlı hızlı anlatıyorum ama bir grup için pasaport kontrolünden geçmek üç saati buluyor. Biz 87 kişiydik, işte üç saatte çıktık. Grup Başkanı dedi ki, “Hakkınızı helâl edin, size yalan söylemiş oldum. Ben size altı saat bekleyeceksiniz dedim üç saat beklediniz.” Yani bu seneki uygulama çok daha hızlıymış. Çünkü o devamlı gidip geldiği için tecrübeli birisi. Gitmeden önce yapılan telkin şuydu; “Hac sabır işidir, sabredin, sabredin, sabredin.” telkininde bulunuldu. “Niye bu işlemler niye gitmiyor, yürümüyor diye sakın şikâyette bulunmayın.” denilmişti. Hatta dediler ki “Uçaktan inip Mekke’deki otele varana kadar 23 saate kadar sürebiliyor. Kendinizi ona göre hazırlayın, ona göre hareket edin.”

Peki, oradaki görevlilerin, daha doğrusu Suud görevlileri tâbi bunlar, dışarıdan gelen, Hac ibâdetini, emrini yerine getirmek isteyen insanlara karşı ilk andaki tavırları nasıl?

Tavırları şöyle. Kendilerinin koymuş oldukları kuralları uygulatmak ile görevliler. Ve bunda da katiler, yani kati olarak uygulatıyorlar. Mesela bir sırada üç kişi kalmış senin sıranda var on kişi, hemen ben öbür sıraya geçeyim, yok. Diyor ki, “sen burada başladın burada kalacaksın. Sana sıra gelene kadar burada kalacaksın. Oraya ancak ben alırım dördüncü kişiyi”. Böyle kurallar var. İlk görünüşte, hani orada bekleme adına insana zor gelse bile ben şahsen böyle bir uygulamanın güzel olduğunun taraftarıyım. Çünkü milyonlar oraya akıyor. Herkes kendi kafasına göre oraya hareket etse, kaos olur, hiçbir iş de yürümez. Daha çok da gecikmeler de olabilir. Biz kuralcıyız malûm. Benim hoşuma giden bir yöndü. Ama orada isyan edenler ve bağırıp çağıranlar da oldu ama sökmüyor. Onlar ne diyorsa o oluyor. Öyle bir durum var.

Orada daha gözlemledikleriniz ile alâkalı bir şey söylemek ister misiniz, yoksa şunu sormak isterim; Cidde’de ne kadar kaldınız, işlemler bittikten sonra hemen devam mı ettiniz?

Şöyle. Asıl benim gideceğim gruptan başka bir gruba teslim ettiler beni. Dolayısıyla biz ilk gidenler olduğumuz için daha kalabalık değildi. Demin dediğim gibi normalde altı saat süren kontrollerden üç saatte çıktık. Daha sonra valizler gelmişti. Valizlerin otobüslerin olduğu yere taşınması gerekiyor. Onun için de hamallar var. Hamallar valizleri alıp götürüyorlar. Yani pasaporttan çıkmayla otobüslerin arası yaklaşık bir kilometreye yakın yürüyorsun. Ama o alana girdiğimiz ân ise Cidde’nin sıcak ve nemli havasıyla karşılaşıyorsun. Ben şahıs olarak biraz da kilolu olduğum için de diyeyim, kafamdan su dökmüşler gibi ter akmaya başladı. Ki herkes bunu yaşadı. Çünkü müthiş, bunaltıcı bir hava var ve nemli bir sıcak var. Mekke’ye otobüslerle geçeceğiz. Şimdi bize bu süreci, yani Cidde ile Mekke arasındaki otobüs sürecini altı ilâ sekiz saat arası dediler. Hâlbuki kilometre olarak 120 kilometrelik bir mesafe. Normalde bir saatte falan bir mesafeyi altı ilâ sekiz saatte alabiliyorsun. Bunun sebebine gelince trafik yoğunluğu bir, ikincisi her şehrin kendine has bir gümrüğü var. Hac mevsiminden dolayı. Burada kısa bir şey daha yaşadım. Otobüsleri beklerken o sıcaklığın vermiş olduğu şeyden mayhoşlaştım, sendelemeye falan başladım. Ayağımı oradaki bavulları taşıyan arabanın birisine vurdum. İhramlıydık, onu da arz etmeyi unuttum. Uçakta biz ihrama girdik. Çünkü Cidde mikat bölgesi. Mikat bölgesinde ihramlı olmak gerekiyor. Şartı var. Dolayısıyla biz Cidde’ye inmeden önce, yani Mikat bölgesine girmeden önce ihrama girmemiz gerekiyordu. Onu da uçakta yapmış olduk. İhramlıyız, yani üzerimizde hiçbir şey yok. Ayaklarımızın belirli bölgeleri açık olması lâzım. İşte parmaklar açık olması lâzım, ayağın üst kısmı ve topukların da. Ayağımda ona göre terlik vardı. Ve dediğim gibi bavul taşıyan bir arabaya ayağımı vurunca başparmağım resmen patladı, her taraf kan içerisinde. Hemen beni kliniğe götürdüler, pansumanımı yaptılar, ilgilendiler. Çok memnun kaldım, bu işlemlerde de acil, hızlı hareket etmelerine de tanıklık etmiş oldum. Velhasıl, işte işlemler bittikten sonra valizler otobüslere bindirildi. Ve biz o altı ve sekiz saatlik sürecek olan şeyi dört saatte yaptık. Allah böyle açtı kapıları diyeyim, yolumuzu açtı. Mekke’ye kadar giderken öyle bir şey yaşamış olduk.

Yâni, Cidde’de gezme veya durma imkânınız, şehri görme imkânınız yoktu?

Yok, öyle bir şeye zaten müsaade etmiyorlar. Belki edebilirler ama otobüse geldiğinizden itibaren pasaportların hepsi toplanıp Hac Bakanlığı yetkililerine veriliyor. Dolayısıyla geri dönene kadar Hac Bakanlığının elinde. Bunun da gerekçesini daha sonra öğrendiğime göre, işte Hac veya umre vesilesiyle gelip kaçanlar oluyormuş. Orada kaçak işçi olup ve geri dönmeyenler oluyormuş. Bu yüzden böyle bir şey uyguluyorlar. Dışarı gezebilirsiniz falan ama pasaportunuz ve kimliğiniz yok. Ayrıca mevzu olmadı ve zaten zamanınız da yok. Direk hareket edip Mekke’ye gitmeniz gerek. Çünkü Hac vazifesini görmek için geldiniz, yani turistik bir ziyaret değil. Farzı yerine getirmek için ordasınız ve onun getirdiği kurallar çerçevesinde hareket etmeniz gerekiyor.

Dört saatlik bir yolculuğun ardından Mekke’ye vardınız. Demin de Hac döneminde her şehrin bir gümrüğü olduğundan bahsettiniz. Mekke’ye girişinizden biraz bahseder misiniz?

Dediğim gibi gruplar halinde hareket edildiği için grup başkanları her şeyi organize ediyorlar. Pasaportlarımız Hac Bakanlığı’nın görevlilerine teslim edildiği için onların verdiği bir liste var. Her şehrin, on veya on beş kilometrede zannedersem, girişte bir gümrük bölümü var. Buralarda bu listeler tekrar kayıt altına alınıyor ve oradan gruplara bir kılavuz veriliyor. Bu kılavuz eşliğinde otellere gidiliyor. Yani tek başına giriş yaptım, atlayıp gideyim yok. Mutlaka bir görevli yanınızda bulunuyor o noktada. Hani bu başta da bahsettiğim gibi özel bir durumum olduğu için başka bir gruba teslim edilmiştim. Hac vazifesini yerine getirmek için müracaat ettiğim kişiler, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin Almanya’daki talebeleri, tâkipçileri. Asıl onlar ile gidecektim. Fakat direk uçmam gerektiği için beni başka bir gruba teslim ettiler. Onlarla beraber ben Mekke’ye kadar gittim. Onların oteline ilk önce vardık. Daha sonra bizim grubun elemanlarından birisi geldi beni otelden ve kendi kalacağımız otele görürdü. Orada daha önce her şey hazırlanmıştı. Oda kartını verdiler, 407 numara. Odama çekildim. O arada görevliler, sağ olsunlar, şimdi tam saatini hatırlamıyorum ama bayağı bir geç vakitte içecek ve yiyecek getirdiler. Ben ama bir ân önce Mekke’ye gitmek istedim. Hem ihramlıyım. Çünkü farz vazifesinden önce umre yapıyorsunuz. O umreyi tamamlayabilmek içinde Kâbe’ye gidip tavaf yapıyorsunuz, Safa ve Merve tepelerinde say yapıyorsunuz, traş oluyorsunuz, ondan sonra ihrâmdan çıkıyorsunuz. Ben bunu bir an önce yapmak istedim. Fakat tek olduğum ve başımızda hoca olmadığı için, çünkü benim dâhil olacağım grup bir gün sonra geleceği için, onları beklemek mecburiyetinde kaldım. Sizin anlayacağınız bir yirmi dört saat ihrâmlı kaldım ve yalnızdım. Tâ ki ertesi gün grup gelene kadar. O grup geldikten sonra Kâbe’ye doğru yola çıktık. Tabi anlatılabilecek gibi değil. Çok müthiş bir heyecan… Sanki yıllardır görmediğiniz birisini görmeye gidiyormuş gibi, hasretle, oraya doğru otobüslerle yola çıktık. Yatsı namazı vakti girmişti biz giderken. Mescid-i Haram’a vardığımızda tabi müthiş bir kalabalık var. Yalnız müthiş kalabalığı şunun için ifade ediyorum, ben ilk defa bu kalabalığı gördüğüm için çok büyük bir kalabalık gibi geldi. Asıl kalabalık iki üç gün sonra, diğer gruplar, diğer ülkelerden hacı adayları geldikten sonra, artık iğne atsan yere düşmez tabiri vardır ya, o hâle büründü. Bilseydim o iki üç günlük zamanda daha farklı şeyler de yapabilirdim. Kendi adıma söylüyorum bunu. Bizde hep böyle gidecek zannettik ama değilmiş. Kalabalık yoğunlaşınca ibâdetler de olsun, oralara varmak olsun çok çok sıkıntılı hâle geldik. O iki üç günü daha farklı değerlendirebilirdim. Ama bilemiyorsun tâbi, ilk defa gittiğimiz için. Farklı bir şey… Bunun sebebi de şundan kaynaklanıyor, niye bu sene bu kadar çok kalabalık olduğu. Bunları daha sonradan öğreniyorum. Suudi Arabistan’ın yüzde yirmilik bir kota mevzusu varmış, o kotayı kaldırmış. Bir bu, bir de geçen seneye kadar İranlılara izin vermiyorlarmış, bu sene İranlılar da var. En büyük sebeplerden biriside Hacc-ı Ekber mevzusu var. Arefe’nin Cuma’ya denk gelmesinden kaynaklanan bir hâdise. İki Hac yerine geçiyor. Dolayısıyla yerli halkın da, yani Mekke’nin dışında yaşayan Suudlular da bu sene hac yapmak için, Hacc-ı Ekber olabilmek için akın yapınca, çok çok kalabalık bir durum söz konusuydu. Daha önce yaşamadığım için kıyas yapamıyorum ama söyleyenlere göre sebep bu. Demin dediğim gibi yatsı namazını önce Mekke-i Münevvere’nin dış alanında, yâni Kâbe’nin bulunduğu mevkie gelmeden edâ ettik. Orada içeriye nasıl gireceğimize dair hocalar bize izâhatta bulundu. Safa ve Merve tepelerinin olduğu yerin ortasından geçecektik, yani merdivenlerle ineceğiz yeraltından, aradan geçeceğiz, Say yapanların arasından, direk Kâbe’nin bulunduğu alana, tavaf alanına varacağız diye bize anlatıldı. Nasıl davranmamız gerektiğine dair târif ettiler. Bu şekilde de biz hareket ettik. Malûm bilgi, Kâbe’nin ilk görüldüğü an yapılan dua makbuldür, kabul görülür deniliyor. İnşallah öyledir. Bu vesileyle biz de kafamızı öne eğerek ilerledik. Tâbi gitmeden önce bir sürü şey kafanızdan geçiyor, şu duayı yapayım bu duayı yapayım falan diye geçiyor ama oradaki durum çok farklı bir durum. Ben kafamı kaldırıp Kâbe ile karşı karşıya kalınca önce müthiş bir Tekbir getirdim. Bir de tek ben getirdim, başka kimsede getirmedi, onu da söyleyeyim. Ve o güne kadar kafamda işte şunu dua edeyim diye tasarladığım şeyin hiçbiri yapamadım işin açıkçası. Tabi duamızı ettik, ayrı bir mesele ama o bizde kalsın. Duamızı ettik ve orada tavafa başladık. Tavaf’a başlama yeri malûmunuz üzere, Hacer-Ül Esved taşının olduğu hizâ. Bizim giriş yaptığımız yer ise aşağı yukarı böyle bir buçuk tavaflık olan yer. Ben öyle târif edeyim de fazla kafayı karıştırmasın diye. Biz oradan önce bir girdik, demin tavaf dedim özür dilerim, her bir tura Şavt deniliyor, biz bir buçuk Şavt döndükten sonra Hacer-Ül Esved’in olduğu mevkie gelince o yöne dönüp, iki elimizi kaldırıp “Bismillahî Allah-u Ekber” diyerek Allah’a Kâlu Belâ’da vermiş olduğumuz ahidi tekrarlıyoruz. Ondan sonra sağ avucumuzu öpüp kalbimize götürüyoruz. Bu bambaşka bir duygu, bambaşka bir şey. Ama şu var, yâni ilk gün için söyleyeyim bunu; ilk defa gittiğiniz için hiçbir şey yaşamamızsınız, hani yeni bir yere gittiğiniz zaman merak edersiniz ya, ne nerede diye. İlk günde onun şeyi var. Kendim adıma söylüyorum, bir ânlık bir ruh var ama tam mânâsıyla yakalayamıyorsunuz. Çünkü, gözünüz her yerde yeni şeylere bakıyorsunuz, yeni şeyler görüyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz, acaba doğru mu yoksa yanlış mı yaptım, onun endişesini taşıyorsunuz. Ya da grupla hareket ediyorsunuz, grubu takip etmeniz lâzım ve müthiş bir kalabalık, yeni bir ortam. Hele hele bizim gibi Almanya’da yaşayan insanlar için, kuralcı insanlarız, her şey kuralına göre hareket edecek. Orada kural yok, herkes birbirini eziyor, iteliyor, çekiyor. Bunun şaşkınlığı içerisinde tavaf yapıyorsunuz, yani  Şavt yapıp dönüyorsunuz Kâbe’nin etrafında. Dolayısıyla yeni şeyin getirmiş olduğu duyguyla o ruhu ilk günü tam mânâsıyla yakalayamadım.

Yâni gümrükte yaşadığınız o nizâmı, bir bakıma Kâbe’de ilk günde yaşayamadınız ve bulamadınız. Çünkü birden, bir yoğun insan kalabalığı içerisinde doğal olarak gelişen bir karışıklık mı var?

Aynen. Tavaf alanında tek bir kural var, oda tavaf yapılacak alanın boş olması. Mesela tavaf yapan az insan varsa, tavaf alanının biraz dışarısında olan alanda insanlar oturabiliyor, namaz kılabiliyor. Yeri gelmişken bunu ifade edeyim. Cenabı Allah günde 120 rahmetini indirirmiş Kâbe üzerine. Bunun altmışını tavaf yapanlara, kırkını namaz kılanlara, yirmisini de Kâbe’yi seyredenlere verirmiş. Yani orada oturmak da, tavaf yapmak da, seyretmek de ibadet. Dediğim gibi eğer kalabalık yoksa bunlar yapılabiliyor. Ama kalabalık varsa, kuralı anlatıyorum, o zaman kaldırıyorlar insanları, çünkü orası tavaf için ayrılmış bir alan, bir yer. Kalabalık müthiş olduğu zaman, size öğretilen bazı duaları şimdi mi okuyacaktım sonra mı diye o ruhu kaçırabiliyorsunuz, ama Kâbe’yi seyretmek, tavaf ederken bile seyretmek bambaşka bir duygu. Allah herkese nâsip etsin inşallah. İlk günüm, ilk tavafım biraz böyle geçti. Tavafı bitirdikten sonra Safa tepesine gittik. Biliyorsunuz Hz. Hacer Vâlidemiz, Hz. İsmail Aleyhiselâm’ı bir yere bıraktıktan sonra su aramak için bu Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip geliyor. Dört defa gidip üç defa geri dönüyor. Cenabı Allah da Hz. Hacer’in bu annelik duygusuyla yaptığı hareketini, su aramayı, ondan sonra gelecek bütün müslümanlara ibâdet olarak, bir vazife olarak veriyor. Dolayısıyla Hacc’ın ve Umre’nin vâciplerinden. Umre yapan kişi olsun, Hac yapan kişi olsun say yapmaz ise, yâni Safa ile Merve arasında gidip gelmezse yine görev tamamlanmış olmuyor. O vâzifeyi yerini getirip dualarımızı yaptıktan sonra artık ihrâmdan çıkmak için tek bir şart kalıyor, o da traş olmak. Gitmeden önce bu vâzifeleri hem buradaki hocamızdan öğrendim, hem de sağolsunlar bize verdikleri bu “Hac ve Umre Rehberi” bana çok çok yardımcı oldu. Gerçekten birçok vâzifeyi bu kitap sayesinde yaptım. Bunun sebeplerini daha sonra anlatacağım. Oradan bildiğim için gitmeden önce ben saçımı uzatmaya başladım. Çünkü niyetim tek umrede kalmak değil, gücüm yettiği sürede bir kaç umre daha yapmak niyetinde olduğum için. Saçın şu parmak ucu kadar, yâni parmağın dörtte biri yeterli oluyordu saçın her tarafından alındığı zaman, o vâzife yerine getirilmiş oluyordu. Dolayısıyla saçımı uzatmıştım. Tâbi Kâbe’nin etrafında berberler var. Saçlarımızı kestirdikten sonra ihrâmdan çıkmış ve ilk tavafımızı da bu şekilde gerçekleştirmiş oldum.

O zaman şimdiye kadar anlattıklarınız için çok çok teşekkür edeyim. Başta ifade ettim zaten, yolculuk yorgunusunuz, gördüğümüz kadarıyla biraz da rahatsızsınız, sizi fazla yormayalım.

Teşekkür ederim.

Bu ilk giriş için, yeterli derecede bize zaten bir şeyler yaşattınız. En nihayetinde oraya gidip aynı ânda o duyguları yaşamadıktan sonra anlayamayacağız belki ama hiç olmazsa yaşadıklarınızın devamını anlatmak istiyoruz. Müsaadenizle sizi tekrardan rahatsız edeceğiz.

Memnuniyetle. Her zaman, başımla gözüm üstüne.

Çok teşekkür ediyoruz, tekrar Haccınız mübarek olsun. Allah razı olsun.

Allah sizden de razı olsun. Bütün dualarınıza bende yürekten katılıyorum. Ek olarak şunu söylemek isterim; Hac, şartları oluştuğu vakit her müslümanın üzerine farz, yapması gereken bir farz vâzifesi. Dolayısıyla bizde bu inanç ve düşünceyle yola çıktık. Allah, o şartlara erişmiş olan tüm müslüman kardeşlerime Hac vâzifesini yerine getirmeyi nasip etsin. Bizimde duamız bu olsun. Çok güzel ve mânâlı yerler. Şimdilik böyle bir giriş yaptık. Daha sonraki inşallah yapacağımız röportaj mı deniliyor kurbağa dilinde, söyleşi diyelim, onda daha detaylı, tâbi sizin suâlleriniz doğrultusunda devam edelim.

Nihan Öztürk

Orjinal Sohbet: http://www.adimlardergisi.com/mustafa-fisenkci-ile-hac-uzerine-sohbet/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>