ortadogu-1-burhan-halit-cosan

ORTA DOĞU – 1 / Burhan Halit KOŞAN

Bugün, yalanın iktidar, fırıldağın yönetici, şarlatan ve şaklabanların danışman, hedonist bayların diplomat, hazcı bayanların büyükelçi olarak atandığını hiç kimse inkâr edemez. Günâhın moda, suç işlemenin salgın bir hastalık gibi sepici ve bulaşıcı olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ne acınası durumdur ki, cennet vatanımı ve mensubu olmaktan iftihar ettiğim aziz Türk Milletini, medenî / Medine / kent insanları değil, deli gömleği ile firar eden aklı kıt, misyonu dar, vizyonu sığ, ferasette fakir ve basiretten yoksun tımarhane kaçkınları şekillendiriyor. Daha açık bir dil ve yalın bir lisânla ifade edecek olursam,  kadim geçmişi, tarihî derinliği, ruhî dinginliği olan güzel vatanımın mazlumları, tarla fareleri tarafından şekillendiriliyor. Olgular ile değil algılarla yönetilen güzel ülkemin bütün açmazlarına ve bu netameli durumuna rağmen bizler, sadece ve sadece mum ışığı altında berrak gerçekleri yazacağız.

Her ne kadar konumuz, Orta Doğu olsa da halimize ve ahvalimize değinmeye mecburdum. Takdir edersiniz ki, “Nefsini / kendini bilen, Rabbini bilir.” şiarınca Rabbimizi bilmek için öncelikle kendimizi bilmemiz mecburiyetindeyiz. Kendimizi nasıl bileceğiz? Kendimizi bilmemiz için âlemi, âlemi bilmek için de ilim branşlarında mesafe kat etmemiz gerektiği gibi gezegenimizin küçük ve büyük bölge havzalarını kapsayıcı bilgi ve terkibi vahitlerin kuşattığı şuurla anlamaya mecburuz ve mahkûmuz. Bu sorumluluk duygusunun ritmi, bu şuur ahenginin melodisiyle hareket ettiğimiz takdirde başarı kesin, görkemli zaferler yakındır. Sorumluluk ve şuurdan uzak kaldığımız takdirde sonumuz kesinlikle hüsrandır. Adımlar kadrosunun kıymetli kalemi Ebubekir İKİZ gönüldaşımız, “Arap Edebiyatına Bakış”’ başlığı altında, edebiyat merkezli yer yer tarih kokan yazısıyla bir bakıma Orta Doğu’nun tatlı yüzü, şirin yönünü bize gösterdi. Şimdi ise, yoksul bir Türk olarak, fizikî bir dünya ve biyolojik bir gezegende yaşadığımızı hatırlatmak, Orta Doğu havzasının peygamber kanına bulaşan kanlı ellerini, somurtkan çehresini, kibirli duruşunu ve riyakâr ruh topoğrafyasını hatırlatan çirkin aktör olayım. Müsaadeniz ile öncelikle tarihi süreçten bir kaç yaprak düşürelim.

İSRAİLOĞULLARI İLE FİLİSTİNLİLER KARDEŞTİR!

Hz. İbrahim Peygamber’in birinci hanımı kral kızı Sare annemizden dünyaya gelen İshâk Peygamber ile bugünkü Yahudilerin, Hz. İbrahim Peygamber’in ikinci eşi olan Hacer annemizin dünyaya getirdiği İsmail Peygamber’den ise Filistinlilerin geldiği malûmunuzdur. Konumuzun öznesi, Sare annemizin, Firavun sarayında köle olan Hacer annemizi kurtarmasının darb-ı meseli olmadığı için anlattığım kadarı kâfidir. Evet, İsrail Oğulları ile Filistinliler, Baba bir, anne ayrı olsa da bu iki topluluğun ırkî mânâda aynı genetik kodun özelliklerini taşıdıklarını ve biyolojik babaları olan İbrahim Peygamber’de birleştiklerini biliyoruz. Bu anlattıklarımdan dolayı itiraz edip, öküz altında buzağı aramaya gerek yok; bu bir gerçek, bu bir realitedir. Birilerinin, gözlerine perde olan ağaçtan dolayı, ormanı görememesi benim suçum değil.

Bu kısanın kısası tarihi geçişten sonra Orta Doğu havzasında hangi ülke, hangi özellikleri ile temeyyüz ettiğine değinmeden önce tefekkür kimliği hikmet ve irfan yüklü darbımesel ile mola verelim.

Bir zamanlar Fransa’da yeni şairlere köşesini açmış olan bir münekkit, onlara şöyle bir nasihatte bulunuyordu: “Genç şairlerin çoğu, içlerinden geldiği gibi yazdıklarını söylüyorlar. Ama bilirsiniz ki insanın içine her zaman güzel şeyler gelmez!” Bu sözü, kültürünün, sanat geleneğinin, kendi dalının ve kendi öz sanatının işba noktasında olan, mesela ‘’Favoist-kuralsız, aykırı’’gibi içten gelişlerle -ki hakikati olan bir dava-, bizdeki altyapısız karikatürleri karşılaştırma babında işaretliyorum. (1)

Bu doğru, iyi ve güzel vakaya münasip olarak söylediklerimizin hakikate olan bir uygunluk içinde karikatürleştirmeyen, asgarîi altyapısı olduğunu zanneden biri olarak Picasso’nun, “Resim, düşmana karşı savunma ve saldırı için bir savaş aracıdır!” (2) sözünü, bu yazıya aplike edeyim. Cümlelerim, düşmana karşı savunma ve saldırı için bir savaş aracı olabiliyorsa mutlu olacağım. Olamıyorsa, Allah beni iyi etsin ve şifa versin. İmdi gelelim, Arap havzasına.

Arap havzasının genel özellikleri olarak; ikircikli hâl,  samimiyete uzak tavır ve davranışlara kutsiyet atfetmeleri, menfaatleri istikametinde hareket etme arzuları, kararlarını şekillendiren amilin inançtan ziyade güç,  kudret ve çağın geçici yerel ve küresel otoritelerine göre biçim alması, mücadele yerine teslimiyeti meşrulaştırmaları, dostluğa geçici, çıkarlarına kalıcı bağlılıklarını söyleyebilirim. Hakeza dün de, bugün de bütün bunlardan daha kötüsü Arap insanının içerisinde hiçbir zaman varlığını kaybetmeyen ve bulduğu her fırsatta ortaya çıkan dar düşünce ürünü aşiret asabiyeti anlayışını her dönem önemsemeleri ve bu dar düşünceyi hayatın her sahasına uyguladıklarını söyleyebilirim. Böyle olmayanları da zaten neredeyse düşmana gerek kalmadan kendi içinde eritip yok etme yoluna gittiklerini 90 yılından beri takip etmekteyiz. Bu söylediklerimizin, havanda su dövme olmadığını göstermesi açısından yerel Arap coğrafyalarına şöyle küçükten bir göz atalım.

Kahire / Mısır, Putperestliğin dün ve bugün hâlen daha hüküm sürdüğü bir coğrafî alandır. Diplomat ve savaşçı Amr Bin AS (r.a)  tarafından fethedilmesiyle birlikte vatan özelliği kazansa da bu durum uzun sürmemiştir. Fethin hemen akabinde kendine has fitne tohumlarını serpmekle yetinmemiş, Hz. Osman şehit edilene kadar, kendi öz elleriyle ektikleri fitne tohumlarının bizatihi propagandacısı ve destekçileri olmuşlardır. Bugün, şu ân itibariyle dahi Uzak Doğu, Anadolu ve Avrupa kıtasına ihraç ettikleri mânâları zedeleyici, hikmeti ortadan kaldırıcı anlayışları sonucu binlerce insanın zihin zehirlenmesine, sayısız kalbin kirlenmesine yol açtıklarını gözlemleyebiliriz. Bugüne ait gerçekleri, şimdilik ertelesem de üçüncü halifenin şehit edilmesinde ki müsebbip / azmettirici unsurun kesinlikle ve kesinlikle Kahire / Mısır olduğu gerçeğini  tıyneti bozuklar dahi inkâr edemez / edemeyecekleri gerçeğidir.

Irak dendiğinde Babil asmaları, Babil asmaları dendiğinde Irak’ın akla gelmesinden ziyade ilk akla gelenin, Hz Hüseyin ve Kerbela-Kûfe olduğuna eminim. Hz. Hasan efendimiz ileri görüşlülüğü, keskin zekâsı ve iki biat aldığı hâlde Arap kavminin ihanetlerini ve dizginlenemez kan dökme sevdalarının bedelini kanıyla ödedi. Genelde Arap coğrafyasının özelliği olan vahşiliğin, fitne ve münafıklığın odak noktalarından biri olan Irak’ta ihanet rüzgârlarının önüne geçmek için ortaya çıkanlardan birinin de yiğitler şahbazı Hz. Hüseyin olduğu zaten malûmunuzdur. Mektupla davet edilmesine binaen gittiği halde bu coğrafyada ikâmet eden, medeniyetten uzak, vahşiliğe yakın Arap bedevîlerinin her dönem yaptıkları gibi ihanetleriyle karşılaşmış ve neticesi tarihin sayfalarına sütten ak ve berrak kanıyla yazılmıştır. Mamafih bugün de tedbirli olmak, ihtiyatı elden bırakmamak gerekir diye inanıyorum.

Yemen, Belkıs’ın idaresinde haşmetli günleri, muhteşem sarayları, bakımlı ve çekici özellikleriyle insanları cezbetse de, genel mânâda dün ve bugün gezegenimizin kara deliklerinden biridir. Merhamete uzak vahşete yakın, insanı yaşatmaktan ziyade öldürmeye endeksli anlayışı ile kendini belirginleştiren bu coğrafyanın vahşiliği türkülerimizde dahi kendine yer bulmuştur. “Adı Yemendir, / Gülü çemendir, / Giden gelmiyor, / Acep nedendir / Acep nedendir?” Sahi ya Yemen’e gidenler niye dönmedi?

Körfez ülkelerinden olan Kuveyt, Katar, Umman, Bahreyn için söyleyeceklerim, bir kısım insan için üzücü ve rahatsız edici olsa da gerçek gerçektir. Bu coğrafya, Allah Resûlü’nün nübüvvet yürüyüşüne başladığı ilk andan itibaren muhalefette sınır tanımadığı gibi aksine Allah Resûlü zamanında Müseylemetül Kezzab gibi bir sapkını sınırsızca destekleyerek, vahşilere has aşiretçi asabiyelerini ve sapkın Sasanî anlayışına ölümüne bağlı olduklarını sergilemişlerdir; dün ve bugün. Her ne kadar bu anlayışın merkez üssü olan İran’daki Şiî devrimi kendini tüketmiş olsa da mollalar iktidardaymış rolü oynuyorkitleler de itaat ediyor rolü yapıyor. Mollaların ve kitlelerin ittifak ettikleri tek nokta sapkınlıkta sınır tanımadığı gerçeğidir.

Suudî Arabistan, dün, Allah Resûlü’ne her türlü ezayı ve cefayı reva gören bu coğrafya, bugün de kuzenleri olan sekülerizm yanlıları ile Selefî denilen sapkın anlayışları çarpıcı ve dikkate değer şekilde örtüşmekte ve birebir birbirlerine benzemektedirler. Bu durumu dahi fark edemeyen düşük seviyeli bir zekâ ve tedavülden kalkmış Selefî anlayışının temsilcisidirler. Suudî Arabistan bugün itibariyle gerçeklere uzak yönetim yapısı, dünyadan kopuk totaliter rejimi ve aşağılık Suudî kibriyle, ruhî muhtevasının çelimsiz hâline bakmadan kaskatı otoriterliğini pekiştirmek ve kendi coğrafî sınırlarının dışına ihraç etmekle meşgûl olmaktadır. Suudî aşiretinin zulmü altında inleyen halka rağmen hâlen daha varlığını sürdürmesinin sebebi petrol zenginliği ve ekonomik kalkınması olmayıp aşiret / hanedan / klan bağlantıları ile ülkenin her tarafındaki yönetici pozisyonlarını işgâl altında tutmaktan kaynaklanmaktadır. Bugünkü verilere göre yönetici pozisyonun 22 bin kişilik kadrosunu ellerinde tutmaktadırlar. Daha sade bir dille ifade edecek olursam sapkın Suudî aşireti, halkı idare edecek tüm pozisyonları kendi inhisarlarında tutmaktadır. Kibirli ve sapkın Suudî yönetimi dağıtılabilir mi? Hem kolay, hem zor; bilahare değineceğiz.

Müsaadenizle içime dert olan bir meseleye değineyim. Elleri kanlı, gözleri kin ve nefretle bakan körfez ülkelerinin hepsi hem resmi ağızlardan hem de bölgenin vahşi bedevîleri tarafından mide bulandıran açıklamalarından haberdarsınızdır. Medine savunması yapan Fahreddin Paşa ve Türk milletine karşı ağza alınmayacak hakaretler savuran Körfez ülkelerinin ve vatandaşı olan vahşi bedevîlerince dillendirilen sözlerden açıkçası rahatsız olmadım. Elleri kanlı, kalpleri kindar bir coğrafyadan elbette ki güzel kelâm, tatlı söz sudur etmez. Kötü, çirkin ve beddualı bir coğrafyanın ve vatandaşlarının yapması gereken doğal bir davranıştı. Şahsımı rahatsız eden tarafı güzel vatanımın sivilcesi olan, Türk düşmanı alçakların haddinden fazla olduğunu, çok geç fark etmem oldu. Peygamber’in,  “Arapları seveceksiniz!” diye emri, Araplar’ın ayarı bozuklarını kapsamaz elbette. Ki, kelâmı kadimde hakkında, “Elleri kuruyasıca!’’ nas / ayet olan melun Ebu Leheb’i sırf Arap diye seveceğim he! Oldu, başka emrin var mı? Veya Yezit münafığını, Mervan denen iblisi sırf Arap diye seveceğim he! Oldu, başka emrin var mı? Peygamber’in sözünü işlerine geldiği gibi eğip bükerek, Türk kimliğimin oluşmasında hiçbir suçum ve günâhım olmadığı halde sadece ve sadece Türk olduğum için bana ve benim aziz milletime her türlü hakareti edecek, bende susacağım he! Vallahi susmayacağım, billahi susmayacağım. Allah Resûlü’nün şaşmaz terazisi, yanılmaz çizgisine değil de vahşi bedevîlere hayran olanlar, kulağınızı açın ve iyi dinleyin; bir kez yazacağım. Bu yaptıkları yanlarına kalmayacak. Çok çok yakında barut çiçekleri açacak ve leşleri serilecek yerlere. Aziz Türk milletini karşısına almak istemeyen merkezler, başta Gazze olmak üzere Lübnan ve Ürdün için plânlanan dizaynı, Türkiye’nin aradan çekildiği anda ivedilikle gerçekleştireceklerini söyleyebilirim. İnsan asabını bozan bu konuyla başınızı ağrıtıp, gürültü edici olduysam kusuruma bakmayın. Kaldığım yerden devam edeyim.

Filistin, İsrail konusu gibi netameli bir alana giriş yapmadan önce bazı açılardan sizi şaşırtabildiysem bu iyi bir şey. Eğer İyimser tarifinizde değişiklik ve yaklaşım tarzınıza katkı yapabildiysem bu daha iyi bir şey. Unutmayalım ki karşılık vermemiz gereken meydan okumalar ve geçmemiz gereken bazı sınırlar olmalıdır; gerçi şu ana kadar ne şaşırtıcı gelecek bir bilgi, ne çizilmiş sınırları ihlâl eden bir refleks sergilemediğimin farkındayım. Bu satırlardan sonra sınırları ihlâl, meydan okumalara cevap verebilirsem mutlu olacağım.

Sonuçta, bütün çabam doğrularımız için dövüşmek, adalet için kavga,  Mavi Bayrak, Başyücelik uğruna yapılan uzun soluklu mücadeleye mini minnacıkta olsa bir katkı sunabilmektir. Söylediklerimin hatalı olması hâlinde dahi doğruya düşünenlere kapı aralamam, az bir kazanç değildir.

Evet, buraya kadar olmuş, yaşanmış ve yaşanmaya devam eden durum tespitleri yapmaya gayret ettim. Şimdi, Batı’lı yaklaşımla fütürist bakış, İslâmî terminolojiyle basiretli seziş, ferasetli görüş, adına ne derseniz deyin, ileriye dönük muhtemel olaylar hakkında birkaç cümle yazalım.

Gezegenimiz, Amerika ile Rusya arasında paylaşılmıştır. Anlaşılır olsun diye numune babından daha yalın dille yazayım. Irak,  Kanada, Kuveyt, Bahreyn, Meksika, Kosta Rika, Mısır, Arjantin, Brezilya, Şili, Arabistan ve benzeri ülkeler direct-doğrudan Amerika hinterlandı içindedir. Küba, Suriye, Kongo, Gürcistan, Ermenistan, Kazakistan, Ukrayna ve benzeri ülkeler ise Rusya hinterlandına ait ülkelerdir. Büyük havzayı kendi aralarında bölüştüren bu iki ülke aynı zamanda paylaştıkları alanlarda kendileriyle iç rekabette bulunma cüretinde bulunan ülkelerle de ölümüne kavgaya tutuştuklarını gözlemleyebiliriz.  Amerika, Orta Doğu havzasında Arabistan üzerinden İngiltere ile üstü örtülü operasyonlarla kavgaya girerken; Lübnan, Hindistan gibi bazı yerel bölgelerde de  Fransa ve Almanya ile bire bir yumruklaştıklarını izleyebiliriz. Özellikle son beş yıl içinde vuku bulan ve gündeme düşen, kibirli ve kaprisli Arabistan prenslerinin ani gelen ölümlerinin doğal olduğunu düşünen varsa, vakit geçirmeksizin hemen doktora gözükmesini tavsiye ederim.

İnsanın aklına, “tek dünya hükümetine giden yolda yeni ve korkutucu hamleler başladı mı?” sorusu geliyor. Kafanızın içinde vızıltılar ve kıvılcımlar çıksa da biraz yavaşlayalım. Sorulardan önce cevapları olan insanlar olarak bu ve benzerlerine olan cevaplarımızı, fizikî ve biyolojik tedaviye muhtaç olan Arap aşiretlerinin / ülkeciklerinin, bundan daha çok,  aslında ruhsal tedaviye muhtaç olduklarına dair cevaplarımızla birlikte yazacağız. İtirazı olan varsa, marjinalize olması istendiği için kazanmasına fırsat verilen, Kudüs oylaması kahramanları gibi Birleşmiş Milletler’e başvursun!

(Devam edecek.)

1) Salih MİRZABEYOĞLU / ELİF / Sayfa: 53
2) Salih MİRZABEYOĞLU / ELİF / Sayfa: 181

Burhan Halit KOŞAN

http://www.adimlardergisi.com/orta-dogu-1/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>