ortadogu-2-burhan-halit-kosan

ORTA DOĞU – 2 / Burhan Halit KOŞAN

“Çin” diye söze başladığımızda İPEK YOLU’nu anlatmaya mecbur değiliz.  Ticaret güzergâhı olan İpek Yolu hattının yeniden işlerlik kazandırılması için yapılan çalışmalar ve gösterilen gayretler  “YENİ DÜNYA” düzenine alternatif değildir, apayrı bir düzen teklifi hiç değildir. Amerika tarafından domino edilen YENİ DÜNYA düzeniyle de hiç kavga halinde değildir.

Yeni “İpek Yolu” projesini anlamak için öncelikle yerel ölçekte Irak-Suriye merkezinde başlatılan ve bütün Orta Doğu’yu yangın yeri, kan gölüne çevirmek üzerine tasarlanan “Arı Kovanı” projesi anlaşılmadan “İpek Yolu” projesine odaklanmak, matematiğin basit dört işlemini bilmeyenlere integral denklemleri anlatmaya benzer. Küresel ölçekte ise, Lâtin Amerika ülkeleri için “And Dağları Projesi” ve Uzak Doğu ülkeleri için “Domino Teorisi” gibi her biri ayrı bir bölgeyi, her biri farklı bir iklimi işgâl ve tasallut için düzenlenen yıkıcı ve yakıcı küresel projeler anlaşılmadan, direkt “İpek Yolu projesi” sonucuna odaklanmak gaflet değilse kesinlikle ihanettir.  Sonuç üzerinden formül bulmaya çalışmak, analitik düşünceye de metodolojik zihin egzersizlerine de aykırıdır.

Sonuca odaklanarak geçici zaferler kazanmak, kalıcı hezimetleri getirir. Bu durum ise, insanlığın düşünce tarihi başta olmak üzere biyolojik ve fiziki dünya pratiğinde, kaybedenler listesine yazılmayı getirir.

Kadrolu hariciye hainleri ile politika kanalizasyonunda banyo yapanlar tarafından piyasaya sürülen Çin merkezli hamleler, güya Amerika’nın kurguladığına aykırıymış-karşıtıymış gibi pazarlanıyor. Hâlbuki “Çin” orijinli/odaklı tüm fikir ve hareketlenmeler, Atlantik orijinli Yeni Dünya düzenine alternatif olmadığı gibi farklı bir güzergâh hattı olmadığını da belirtmeye mecburum. Birkaç ekstrem-uç teklifi dışında “Çin” tarafından yapılıyormuş zannedilen bütün organizasyon tekliflerinin; Batı, batıl, Paris-Berlin-Londra’nın vagon,  Atlantik-Amerika’nın lokomotifliğindeki Yeni Dünya düzenine hizmet etmek için olduğuna adım gibi eminim.

İster iyi niyetli olsun, ister kötü niyetli olsun, Oksidantalizm okumalarının sonu, Batı’nın ve batılın mamulü olan şarkiyatçı nazariyeleri savunma ibişliğine vardığını görüyorsun-görüyorum; gördüğünü de görüyorum! Oksidantalizm denen dikenli yolun, bu kirlenmiş çağın griye bulanmış vasatı ile vasat altı insanları için risk devamlılığı sabit, çok rizikolu bir güzergâh olduğunu söyleyebilirim.

Biz, Oksidantalizm tehlikesinden, KİM’inniçin ve niye azade olduğunu, kimlerin ise hangi nedenlerden dolayı azade olabileceğinin cevabını bir sonra ki yazımıza bırakalım ve ana hattımız olan Orta Doğu konusuna odaklanalım.

Evet, Orta Doğu havzasına ait meseleleri ete, kemiğe bürümeden ve elbise renklerini seçmeden önce konuyu, iki soruyla renklendirelim:

1-Amerika için uyuşturucu mu önemli? Petrol mü?

2-Amerika, uyuşturucu savaşını mı kazandı? Petrol savaşını mı?

Sorulardan önce cevapları görebilen Adımlar kadrosu ve kıymete haiz okuyucuları için suallere ait düşüncelerimi yazmadan önce iki kelâm etmekten şeref duyacağım. Seçkin ruhlara ve aristokratlara hitap eden İBDA fikrine müdrik olmaya çalışan yoksul bir Türk olarak, Müessir Eser/ Allah Resûlü’nün varisi olduğuna iman ettiğim Kumandan’ı takip etmekten ve ardında yürümekten onur duyduğum gibi kendi varlığımı inşa etme sürecinde Adımlar ile beraber yürümekten, mutlu olduğumu söylemeliyim. Sonuçta, eziklerin zihin yapısıyla düşünmeyen, rejimin konfeksiyon-hazır giyim elbiselerini reddeden ve statükocu düzenin tercihlerine yönelmeyen insanlarla yürüdüğüm için kendimi talihli görüyorum.

Evet, Amerika, her ne kadar nano-teknoloji, biyo-teknoloji ve hidrojen çağının en uçlarında dolanıyor olsa da uyuşturucu savaşını kaybetti. Kazandığı petrol savaşının ise son çeyrek asrına girdi. Cevap anlaşılsa da bazen, gerçeği iyicene sadeleştirmek gerekir. Amerika uyuşturucu savaşını kaybedeli çok zaman oldu. Kaybeden derken yurttaşlarının içmesine engel olamadığı-olmadığı gibi CIA ve FBI kurumlarının organizesiyle Amerika’nın 15 resmi istihbarat kuruluşu ya direkt-doğrudan kendileri, ya endirect-dolaylı yollarla uyuşturucu ticareti yaptıklarını da söylemeliyim. Uyuşturucu ticareti yapan, insanlığın ve medeniyetin düşmanı Amerika’nın istihbarat kuruluşlarının isimlerine değinelim. Ulusal ve uluslararası istihbarat çerçevesinde ABD’deki on beş istihbarat teşkilatı şunlardır: İç Güvenlik İstihbaratı, Hava Kuvvetleri İstihbaratı, Ordu İstihbaratı, Sahil Güvenlik İstihbaratı, Merkezî İstihbarat Teşkilâtı, Savunma İstihbarat Teşkilâtı, Deniz Piyade İstihbaratı, Enerji Bakanlığı İstihbaratı, Devlet Bakanlığı İstihbaratı, Hazine Bakanlığı İstihbaratı, Federal Araştırma Bürosu, Ulusal Jeouzay İstihbarat Teşkilâtı, Ulusal Tanıma Bürosu, Ulusal Tanıma Bürosu ve Deniz Kuvvetleri İstihbaratı.

Bilahare hepsinin karnını tek tek deşecek, beş para etmez ciğerlerinin izâh edici fotoğraf karelerine ân be ân değineceğiz;  periyodik olarak.

Küresel uyuşturucu pazarında dönen para, yaklaşık olarak 800 milyar dolar civarındadır. Bu malûmatı, sokak aralarında bilye oynayan çocuklar dahi biliyor. Bu kirli ve kan damlayan uyuşturucu parasının 500 ile 550 milyar dolarlık cirosuna ise, Amerika’nın 15 istihbarat biriminin hükmettiğini de biz söyleyelim. Sonuç itibariyle yıllık kazançları 500 ile 550 milyar dolar arasında uyuşturucu kazancı olan 15 Amerikan istihbarat biriminin hepsi kazandıkları kirli ve kan damlayan uyuşturucu paralarıyla ekonomik tetikçilik, kirli savaşlar, hukuksuz infazlar ve gezegenin her köşesinde üstü örtülü operasyonlarını domino etmektedirler.

Problemi tespit ettiğimize göre çözümü ne?

Mümin kardeşlerimizle birlikte, Atlantik-Amerika ve Batı-Paris, Berlin gibi merkezlerde yaşayan ve bu durumdan rahatsız olanlar da, küresel uyuşturucu ticaretini yönlendiren global mafya babaları ile birlikte, uyuşturucu ticaretini destekleyen Doğulu ve Batılı devlet yöneticilerinin de elleri kelepçeli olarak adalet önüne çıkarılmasını istiyorlar; çıkacaklar.

Çarşaf olan denizlerin başkaldıran dalgasını, kibirli dağların isyan eden kel kafasını; Fikir-İBDA çekici veya has demirle ezmek bizim işimiz.

Bir kısım insan, “Bu ne özgüven, bu ne cesaret kardeşim?” diye sorabilir. Birincisi, görkemli zaferler kazanacak İBDA fikrinin ayak seslerine tanıklık. İkincisi ve daha önemli olanın ise insan iradesinin, inandığı fikir ve inandığı dava değerlerinden geldiği malûmdur.

Davamız İslâmfikrimiz, davaya giden vasıta da Büyük Doğu-İBDA olduğuna göre bırakın da küfrün, kâfirin, münafığın ve oynakların meydan okumalarına layıkıyla cevap verebilelim. Takdir edersiniz ki kölenin şerefi ve kabadayılığı efendisinden gelir. Davamız İslâmfikrimiz İBDA ve kutlu Kumandan Salih MİRZABEYOĞLU liderimiz olduğuna göre fazla söze hacet yok.

Ana konudan belirli bir mesafe uzaklaşsam da tamamen uzaklaşmadım. Meseleler birbiriyle ilintili, konular matruşka gibi iç içe geçişli olduğu için yazmaya mecburdum. İmdi müsaadenizle kısa bir mola verelim.

Ahmet ARSLAN tarafından seslendirilen “Minnet Eylemem” şarkısı eşliğinde Türk tarihinden bir nefes alalım.

Papa I. Leon, Atilla’nın önünde diz çöküp yalvarması ve ayaklarına kapanmasına karşılık olarak, Roma İmparatorluğu’nu kurtardığında takvimler 452 yılının bahar mevsimi gösteriyordu. Atilla, Batı Roma’nın diz çökmesi, Doğu Bizans’ın baş eğmesi ile yetinmedi. Sırada Sasanîler vardı. Atilla, her ne kadar İran-Acem-Sasanî Devleti’ni terbiye etmek ve hadlerini bildirmeyi düşünse de 453 yılında ölmesi, düşüncesini akamete uğrattı. Türk devletlerinin genetiğinde olan devamlılık geleneğince, İran-Sasanî Devleti’ne diz çökertip, haddini bildirmek,  Akhunlular kağanı Aksungur zamanında gerçekleşti. Sasanî Devleti’nin başına geçen Firuz,  Türk hakanı Aksungur’a güzel kızını,  Akhun İmparatorluğuna ise vergi-haraç vermeyi kabul ettiği için yaşamasına müsaade edilse de güzel bir cariyeyi kendi kızı imiş hilesiyle göndermesinin ve haraç-vergi ödemekte gecikmesinin bedelini hayatıyla ödedi;  Allah Resûlü’nün doğumundan 102 yıl önce.

Petrol ve tarihî Atilla figürüne, niye değindim?

Atlantik-Amerika’nın, fosil kalıntısı yobazlar tarafından pompalananın aksine, Ortadoğu petrolünden daha ziyade Asya, Uzak Doğu ve Lâtin Amerika uyuşturucusuna mahkûm olduğunu anlatmak için.

Tarihî gönderme yapmamın sebebi ise, bildiğiniz üzere, uygulanan eğitim müfredatı neticesinde siyasî, içtimaî-sosyal, edebî hafıza tarihimizin unutturma ve unutkanlık üzerine bina edilme eşiğini aşma cehdidir. Aynı şekilde, toplum dinamiği olması gereken yapı ve köklü kuruluşların haramî düzenle bitişik yürüme gafletinde olanları uyandırmak, ihanet sürecine girenlere de haddini bildirmektir.

Bizler, Başyücelik odaklı uzun soluklu yürüyüşümüze, kesintisiz devam etmekle sorumlu-mükellefiz. Bize düşen vazife ve sorumluk, analitik şuur süzgecimizin temelleri olan Doktriner İslâm, âyet, Müessir Eser-Allah Resûlü, Ehli Sünnet ve ideolocyamız olan İBDA fikriyatı ile ulvî değerlerimizin azimli hatırlatıcısı olmak ve gün be gün, ân be ân İslam ihtilâl ve inkılâbına hazırlanmak ve hazırlamak olmalıdır.

Mücadele ve savaş, tuhaf dostluklar, ilginç ortaklıklar doğurur. Gün olur, yüzüne bile bakmadıklarınızın elini sıkmaya, gün olur en iyi dostlarınızdan uzak kalmaya mecbur kalırsınız. Çarpık malûmat ve hasarlı bilgiler sonucu verilen hükümler, insanı, sonu hüsranla neticelenecek uçurumlara sürükler. Biz, insan belleğine kılavuzluk eden hakikate, insan genetiğine işlenmiş doğru, güzel, iyi ve gerçekler ışığında yürümeye devam etmekle sorumluyuz. Evet, konumuz Ortadoğu idi.

“Yarın değil, hemen şimdi” prensibimizle, bugün, sinek vızıltısı hükmünden öteye geçmeyen Ortadoğu ülkeleri ve yöneticilerine bodoslama girişelim.

Ezher-Kahire-Mısır, ataları olan Firavun’dan miras kalan emperyalist ve sömürgeci anlayışının devamı olarak düşman gördüğü, başta Sudan olmak üzere elinin erişebileceği yerleri toprağına katmak, siyah renkli mümin kardeşlerimizi köle olarak kullanmak için fırsat kollamaktadır.

Ezher medresesi, her ne kadar küresel emperyalizme müstahdem olduğunu gizlemek ve genetiğine kodlanan vesikalı olma özelliğinin üstünü örtmeye çabalasa da her ân suçüstü yakalanıyor. Siz, hiç Ezher Medresesi yöneticilerinin, “Mısır’ın Filistin kapısı her zaman açık kalmalı!” dediğini duydunuz veya küfre meydan okuyan bir fetvasını okudunuz mu? Okuyamazsınız, çünkü yok. Kısa ve öz olarak Ezher-Kahire-Mısır fitnesinin, küfre ve kâfire meydan okumaktan çok ümmet-müminleri parçalamak için çalıştığını ve çabaladığını görelim. Sonuç olarak Ezher-Mısır, Arap dünyasının hasta adamıdır.  Dinamikleri olmadığı için hızla parçalanmaya yürüyor.

Tahran-İran, Ortadoğu ve bölge havzasında, yönetici kliği Amerika’dan göreceli ve parçalı olarak nefret etse de İran-Acem halkı, Amerika’yı kendisinden dahi çok seven tek körfez ülkesidir. İran’daki Şia ruhu, arkasına bile bakmaya cesaret edemeyeceği şekilde uzun yıllar önce öldü; defnedilmesi için sadece gün sayıyor diye inanıyorum. Hükümetleri reform yaparmış gibi davransa da sönük ve ölü siyasî düzenleri defnedilmeyi bekleyen mort-ölü.  Kum kentinin çocukları, defnedilmeyi bekleyen ölülerinin yüzünü pudralamakla meşgûller. İran, şu ânda hâlen daha nefes alıyor ve ölen Şia rejimlerinin başında ağlamıyorsa küresel terör şebekelerine verdiği destek nedeniyledir. Çin, nasıl ki Mao’nun öldüğü gün, ideolojik açıdan zayıflamaya ve çürümeye başladıysa, İran da kâfir liderlerinin öldüğü gün itibariyle kuduz saldırganlığından vazgeçmeye ve sapkın kültürel taarruzlarını terk edip savunmaya geçmiştir. İran-Şiî rejim, şu ânda Rusya’nın Brejnev dönemini yaşıyor. Verimsiz ekonomi, çapulcu bürokrasi ve adaleti erteleyip zulmü yasallaştıran İran için cenaze namazı ne zaman? Bu sual abartı olmaz.

Körfez ülkeleri ve Suudî Arabistan’ın, Amerika’nın dayattığı, bölgesel bir standart ile makul davranışlara mahkûm olup bu rolü kabullendiklerini görmemek için ya kör, ya ahmak yahut sağır olmak gerekiyor. Uzak Doğu ikliminde Amerika ile Çin nasıl ki aynı havuzun iki damla suyu iseler, Ortadoğu havzasında da kibirli Suudî sürtüğünün başatlığında hareket eden körfez ülkeleri ile Amerika, aynı havuzun iki damla suyudurlar. “Bırakın da pasta yesinler” diyen kibirli Suudî sürtüğü yöneticileri ile Ezher yöneticilerinin emir eri olan Kahire yöneticilerinin, İsrail’in suyuna göre aktığını ve İsrail dümeninde hareket ettiklerini inkâr edecek bir Allah kulu-insan çıkmaz, çıkamaz. Kibirli Suudî sürtüğü, Sünnî dünyasının hamisi kendisiymiş rolünü oynamak için rol kapma girişimlerine başlasa da sapkın anlayışının alâmetifarikası olan sadist şiddet eğilimini, terörist yönetimini ve hepsinden önemlisi bölücülük aşılayan Selefî ve Vahhabî inancının simgesi olduğunu saklayamıyor. Allah aşkına, hangi insan, zalim-totaliter bir rejim altında yaşamayı tercih eder ki?

İşin netice veya öznesi olarak, kibirli Suudî sürtüğü yöneticilerinin tek tutkuları var; Selefî ve Vahhabî kırması monarşilerini-diktatörlüklerini ayakta tutmak olduğunu söyleyebilirim.

Problemli ve hassas bir çizgi olan Filistin-İsrail konusuna değinmeden, meseleyi az çok belirli bir noktaya taşımaya çalıştığımı fark etmişsinizdir.

Oldukça netameli ve hassas bir çizgide yürüyen Filistin meselesine başlamadan önce kısa bir mola verelim. Neomavi tarafından dillendirilen Kumandan’a – Sen Benim Her Gece Efkârım” adlı çalışma eşliğinde kıssadan hisse alalım:

Bir çakal, horozun birini sabah uykusunda yakaladı. Horoz feryat etti, “Ben Uyanıklar dostu, geceyi ibadetle geçirenlerin müezziniyim. Beni öldürmekten sakın. Kanımı zulüm kılıcıyla dökme.” Çakal cevap verdi: “Seni şu iki şıktan birini beğenmekte serbest bıraktım. İstersen bir pençe vuruşuyla canını alayım, istersen seni parça parça edeyim öyle yiyeyim.”

Vazifesini yapmayanların sonu, ölümlerden ölüm beğenmek dışında bir tercih olamaz. Gaflet uykusuna yatıp çalışmayanların sonu ya kölelik hüsranı yahut ölümlerden ölüm beğenmektir. Çakal olan Amerika olduğuna göre, Ortadoğu horoz olmasın?

Küresel satranç hamleleri ile oynadığımıza göre bildiğinizi hatırlatmak adına iki kavrama değineyim; Taktikçi-teorisyen ve uygulayıcı-savaşçı sözcüklerine değinelim.

Siyasî teorisyen: İster Batılı ister Doğulu olsun, bu insanların zekâ çarkları son sürat giden yarış arabasından daha hızlı vites değiştirir. Zekâları gaza bastığı ândan itibaren, nöron-beyin hücrelerinin çalışma hızına yetişmek imkânsızdır. Her teorisyen aynı zamanda savaşçı kimliği taşımaktadır. Teorisyen, bir bakıma, oku yaya yerleştiren, mesafeyi ölçen ve atış vaktini hesaplayan üst akıldır diyebiliriz.

Uygulayıcılar-Savaşçılar: Gaz pedalına basmak için motoru çalıştırır vaziyette tutan yarışçıdır. Bir bakıma, beynin emrinde hareket etmeye mecbur gerilen yay, çekilen okun bizatihi kendisidir.

KİM teorisyen ve savaşçı, kimler sadece savaşçı belli olduğuna göre biz, üzerimize düşen vazifemizi yapmakla mesulüz.

 

AĞZI TATLI M…….’İM (s.a.v)

Rahman kokusu taşıyan, Cebrail nefesi barındıran, kıymet üstü kıymetli bu tanımlama cümlesi elbette ki Allah Resûlü’nü anlatıyor. Tahrif edilmiş Tevrat’ın ezgiler ezgisi bölümünde bulunmasına rağmen tahrif edileni bile tekrar tekrar tahrif etmekten çekinmeyen ve Üstadımız’ın tabiriyle “Fikirde anarşist, maddede despot” Yahudiler tarafından kitaptan çıkarıldığını söylememe kimsecikler şaşırmaz. “İM” ekinin, İbranî lisanında sevgi mânâsına geldiği gibi çoğul eki olduğunu da söyleyebilirim.

Netameli ve bir o kadar da sıkıntılı olan Filistin-İsrail meselesine böyle bir giriş yapmakla dostlarımızı sevindirip, düşmanlarımızı üzücü ve incitici hamle şuurumuzu da yeniden göstermiş olalım.

Türkiye ile Amerika ilişkilerinin kasvetli ve bir o kadar da kırılgan yapıya büründüğü malûmunuz; hakeza İsrail ve Filistin meselesi de… Yıllardır bir bacadan diğer bacaya geçmeyi, çözüm veya yol bulmak diye tarif edip halkları kandıran, ümmeti aldatan, İsrail ile Filistin taraflarının ikisinin de çıkmaz sokağa girdiğini söyleyebilirim. İki tarafta ya yeni bir suç icat edip yeni bir suç işleyecekler yahut suç işlemekten beter bir tiyatro çevirerek halkları ve ümmeti kandırabilirler. İsrail tarafında katiller ve caniler sürüsü olduğu konusunda mutabık olduğumuza inanıyorum. Filistin tarafını yönetenlerin birçoğunun ise, özellikle Arafat’tan sonra kibirli Suudî sürtükleri gibi egolarını tatmin etmek ve şehit kanlarını şahsî menfaatleri uğruna harcadıkları ve özgürlük mücadelesinden daha ziyade şahsî menfaatlerine odaklandıklarını düşünüyorum.

Ortadoğu ile beraber körfez ülkelerinin tamamı ve özellikle Filistin için en çok yardımı yaptığını iddia eden İran’ın, diplomatik ayak oyunları ile halkları kandırmaya devam etseler de görünürde iki devlet –gerçekte sadece İsrail Devleti– teklifine balıklama daldıklarını ve kabul ettiklerini bilmeliyiz. İnşallah yanılan ve kurduğu cümleleri yüzüne vurulan ben olurum.

“Filistin için çözüm ve kurtuluş ne?” sualine cevap yazmadan önce Ortadoğu’nun, Doğu’ya bakan ve Batı’ya bakan diye ikiye ayrılmak üzere yeni bir Yalta antlaşmasının mevzuu olmaya doğru sürüklendiğini söylemeliyim.

Filistin’in, özgür bir devlet olarak bağımsız yaşamak istiyorsa tek seçeneği vardır: Erivan’dan izin, İstanbul’dan ise hem izin, hem onay almaya mecbur ve mahkûmdur.

Siz, “Neden? Niçin? Nasıl?” suallerinin cevabını düşüne durun, ben, Kumandan Salih MİRZABEYOĞLU’nun “Elif” eseri üzerine tefekkür ibadetiyle meşgûl olayım.

Burhan Halit KOŞAN

http://www.adimlardergisi.com/orta-dogu-2/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>