referandumun-ortaya-cikardigi-gercekler-2-turkiye-bagli-oldugu-limandan-ayrildi

REFERANDUMUN ORTAYA ÇIKARDIĞI GERÇEKLER -2- / Ali Osman ZOR

Türkiye Bağlı Olduğu Limandan Ayrıldı

Ali Osman ZOR

.

“İnandırıcılık” ve “güvenilirliğin” hiç kalmadığı;

“Liderlik Otoritesi” açısından en zayıf dönemin yaşandığı;

“Millilik” adına çer-çöp meselelerin gevelendiği, ideolojik ve siyasî mânâda derinliğine ve genişliğine bir AHLAK ve FİKİR  sisteminin tarafların gündeminde olmadığı;

“Kahramanlık” elbisesinin artık çok bol geldiği bir zaman aralığında;

Türkiye, 16 Nisan günü yapılan referandumla birlikte bağlı olduğu limandan ayrılmış, nereye demirleyeceğini bilmeden, tüm dünyanın gözünde, batmak üzere açığa doğru sürüklenen bir gemi görünümü arz etmektedir.

Kaptanın doğru rotayı bilip bilmediği tartışmaya açık ama, doğru rotayı bilse dahi bunu ilan edici hamleyi yapabilecek cesaretle birlikte, maddî ve manevî şartlara haiz  olmadığı kesin. Bu çekingenliğin farklı sebepleri olabilir ama, çekingenlik içinde geçen her dakika kendisiyle birlikte ülkeye zarar. Çünkü  mevcut görüntüsü ve etrafında ortaya çıkan gelişmelere göre Türkiye gemisi rotasız, başı boş, açıklarda çok fazla yol alabilecek dayanıklılıkta görünmüyor.  Geminin göz göre göre batması istenmiyorsa bir an evvel güvenli bir limana bağlanmalı.

Geçen bölümde “devlet ve rejim adına ne varsa hepsi askıda” demiştik.

Bu duruma son vermek için, 15 Temmuz’da yakaladığı “fırsatı” değerlendiremez ve faydaya tahvil edemez, buna ek olarak da  referandumdan aldığı “%51 destekle”  doğru  hamleyi yapamaz ise, KAPTANIN, bulunduğu kaptan köşkünü TERK ETMESİ  artık kaçınılmazdır. Yani kitleler hiçbir mazeret hakkı tanımaksızın “Beş tepe elindeki son fırsatı nasıl değerlendirecek? diye onu takip ediyor.

Cevaplanması gereken temel soru ise, “millî birlik ve bütünlük” nerede ve hangi lider ve hangi dünya görüşü etrafında sağlanacak?

Peki referandumun arkasından ortaya çıkan yeni durumun Beştepe ve etrafında öbeklenen kesimler ne kadar şuurunda?

17 Nisan’dan itibaren ERDOĞAN’ın talimatı veya muradıyla gerçekleştiği aşikâr olan tasfiyelere bakarsak ülkenin %50’ sini düşmanlaştıran ve hükümetin sübvanse ettiği kesim bu yeni durumun pek farkında değil veya önemsemiyor ki, bazılarının Beş tepe etrafından uzaklaştırılmalarına karar verildi. Bu tasfiyelerin pek dile getirilmeyen başka bir sebebi ise, kendilerinden öncekiler gibi devlet imkânlarından sebeplenmek isteyip sırada bekleyen yeni nesle alan açmak.

Peki  ERDOĞAN kendisinin baş müsebbip  ve birinci dereceden bizzat  muhatap olduğu yeni durumun ne kadar şuurunda?

Referandum sonrası bazı uygulamalara –tasfiyeler gibi- ve uslübuna baktığımızda çözmekle mükellef olduğu sorunun – AYRIŞMA,BÖLÜNME,KUTUPLAŞMA,ÇATIŞMA- muhtevasına çok da yabancı olmadığı söylenebilir  ama, sorunun tarif edilmesinde ve mânâlandırılmasında aynı netliğin olduğunu ifade etmek zor. Çelişkilerle dolu bir zihnin algılamasında her zaman problem olmuştur.

Hem mizacı hem de bugüne kadar edindiği bilgi ve tecrübesi Erdoğan’ın yeni durumu doğru tanımlamasına ve anlamlandırmasına yeterli gelebileceği çok kesin olmadığından tartışmaya açık. İktidara geldiği günden bugüne devam eden uygulamaları da bu görüşümüzü teyit eder nitelikte. Hele hele geçmişten bugüne etrafını saran kadronun varlığı, doğru mânâlandırmalar yapmasına ayrıca ve çok önemli bir engel. Şu an hangi kesimden insanlarla konuşursanız konuşun, ortak görüş halinde Erdoğan’ın etrafında “kaliteli” pek insan kalmadığının tespitini yapıyorlar.  Bu “kalitesizlik” ortamının etkisiyle de Referandum sonucunda ortaya çıkan bölünmüşlüğü ve bu bölünmüşlük karşısında alınması gereken doğru tavrı özümsemesi çok da kolay görünmüyor. (Dikkat ediyorsanız tüm “iyi niyetimizi” muhafaza ederek meseleyi değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu “iyi niyetle” devam edelim…)

Var olan bilgi, tecrübe ve siyasî kadro ile birlikte ortaya çıkan yeni durumun farkına vararak, doğru tanımlamalar ve doğru mânâlandırmalar yapılabilse, yani bu güne kadar gelen sürecin doğru tahlilinden sonra, bu neticenin nasıl ortaya çıktığını hataları atlamadan ve kabul ederek, doğruya en yakın şekilde tahlil edilebilse, sorunun çözümü için gerekli “Diyalektik hamle” çok kolay olmasa da YAPILABİLİR diye düşünüyoruz.  Çünkü, bu durum kaybedilen “güvenin” yeniden kazanılmasında bir basamak olabilir.

Peki bu nasıl olabilir?

Mevcut durumun özümsenmesi ancak, hadiselerin gelişim süreciylebirlikte neticenin doğru okunmasıyla mümkün olabilir. BÜTÜNLEŞME ve BİRLEŞME hamlesi ancak böyle bir tavırla yapılabilir. Son cümle ile iktidarın bu aşamada yapması gereken hamleyi de ifade etmiş olduk.

 

(Bu “gelişim sürecini” İBDA MERKEZLİ olarak kendi adımıza   her fırsatta izah etme gayreti içinde olduğumuz  gibi, mücadeleye dahil olduğumuz andan itibaren, şahit olduğumuz bütün  dönemlerde de  bu sürecin aktif katılımcısı olmaya çalıştık. Hadiseleri görünen veya görünmeyen sebepleriyle anlamaya ve mânâlandırmaya çalışırken, Allah ve Resulü davasının MERKEZİ olan İBDA adına doğru tavır ortaya koyabilmek için, bu “gelişim süreci” nin doğru okunması ve her daim gözden geçirilmesi gerektiği gayet açık. Bu husus, İdeolojinin ortaya koyduğu ZAMAN-TARİH anlayışının ve TARİH MUHASEBESİ’nin bir gereğidir. Tekrar etmekte fayda var,  iç ve dış tüm hadiseler İBDA Devrim Mücadelesinin tetiklediği ve onun tazyikiyle ortaya çıkan DİNAMİKLERDİR; 1919’dan beri durum budur… Meseleler aslına irca edilmeye , hadiseleri de bağlamıyla değerlendirmeye çalışılırken bu ŞUURLA yanaşmak ve ele almak mecburiyetini unutmamak her işin başı.) 

 

 

Eğer referandumun sonunda ortaya çıkan yeni durum tabii gelişimi içinde değerlendirilip doğru diyalektik hamle için özümsenmezse, o zaman ne olur?

Bu şu demektir ki, ortaya çıkan “bölünme” gerçeğini “bütünleşmeye” çevirebilmek için yeterli fikrî derinlik, siyasî anlayış, siyaseti yürütecek kadro ve bu kadronun bilgi, beceri ve tecrübesi eksik . Bunun anlamı ise,  mevcut durumla, “yetersizlik” arasına sıkışacak Beştepe, dengesini yitirmiş olacağından “bunalıma” girebilir. Ortaya çıkan çelişkinin çözülememesi durumunda da Beştepe başta olmak üzere, tarafların ister istemez bugünkünden çok daha ciddi ve sert bir çatışmaya sürükleneceklerinin ihtimal dışı olduğu söylenemez.

Başka bir tavır ise;

Yeni çıkan durum karşısındaki ideolojik ve siyasî  “yetersizlik”  fark edilir ve kabul edilirse, diğer taraftan da çatışma riskinden uzak durulursa, o zaman da “uzlaşma”dan başka bir tercih kalmıyor. Her uzlaşma ise beraberinde “tavizi”  getirir. “Taviz” vererek “uzlaşma” arayışına giren iktidarların bu durumu çoğu zaman muhalefet tarafından “güçsüzlük-güçten düşme” olarak yorumlanır. Bu ise, muhalefetin “uzlaşma” sürecinde iktidarı yıkma iştahasını kabartan bir durum olarak ortaya çıkabilir. Her halükârda bölünmenin ve bölücülüğün merkezi kabul edilen bir iktidarın mevcut durumunu devam ettirme temayülü içinde, sebep olduğu bu parçalanmışlığa son vererek “uzlaşma” tavrıyla tekrardan birleşmeyi ve bütünleşmeyi sağlaması imkansız değildir ama, çok da kolay olduğunu kimse iddia edemez. Ayrıca böyle bir “uzlaşma” isteği sizin teklif edebileceğiniz bir sistemin olmadığını ve meşruiyet zemininizin de kaygan olduğunu gösterir.

Tam da bu noktada; neredeyse tüm kesimlerde ve toplumun bütününde yaşanan “bölünmenin” sınırlarına dayandığını var sayarak,  bahsettiğimiz meselelerin üstünde ve mevcut siyaseti de kapsayıcı bir şekilde bizce sorulması gereken  soru şudur:

“Uzlaştırıcı bir mizaçla” ,  ortaya çıkan çatışma ve bölünmüşlük durumunu ortadan kaldırıp bir sistem  etrafında  “bütünleşmeyi”  sağlayabilecek  Fikir,siyaset, tecrübe, liderlik ve kabul edilebilirlik var mı Beştepe’de?( Tüm iyi niyetimizle devam ediyoruz!!)

 Aynı soru Beştepe karşısında konumlanan diğer bölünmüş % 50 için de geçerli.

Çünkü, Referandum sonucu parçalanmış kesimleri ve ortadan ikiye bölünmüş toplumu uzlaştırıcı bir liderliği zorlarken “tek tek herkese hitap edici” bütünleştirici bir ideolojinin varlığını da ZARURİ kılmakta. Herkesin hakikatini ifade edebileceği ve kendisine nisbetle yanlışların dışarıda bırakılacağı bir ideolojinin zarureti…

 “Uzlaştırıcı Mizaca” sahip, birleştirici ve bütünleştirici bir liderliğin ve bu liderliğin ortaya koyacağı ideolojinin karpuz gibi ikiye ayrılmış her iki taraftan da çıkmayacağı apaçık ortadayken, bu ihtiyaca kim cevap verecek? Mevcut siyasî aktörler içinden böyle bir keyfiyetin çıkmayacağına dair ümitsiz olmak için yeteri kadar sebep mevcutken, ümidin mevcut rejim dışına yönelmesi gerektiği gayet açık.

(Dikkat ediliyorsa, mevcut iktidarın ortaya koyması muhtemel  “UZLAŞMA”  tavrı ile, teklif ettiği SİSTEM içinde birleşme ve bütünleşmeye yönelik davetteki “UZLAŞTIRICI MİZACI” aynı anlamda kullanmıyoruz. )

Bu ihtiyaca cevap verilemediği müddet içinde çatışma hep liste başı olarak masada dururken çapı, derinliği ve şiddeti de potansiyel olarak her geçen gün artacak.

Güç kaybının en büyük sebebi olan “parçalanmışlık” ve “bölünmüşlük” toplumun en alt kademelerine kadar yayılmışken, ihtiyaç duyulan “millî bütünleşme” parçalanmışlığın müsebbiplerinden nasıl beklenebilir? Böyle bir beklenti içine girmek ayrıca güç kaybını arttıran başka bir unsur olmaz mı? Ve yahut, parçalanmışlığın müsebbibi olan tarafların “millî bütünleşme” çağrısı gerçek bir “millî bütünleşme” için zaruri olan İRADEYİ ve SAMİMİYETİ yansıtır mı?

Tüm bu ve benzeri sorulara bizim vereceğimiz cevap şudur;

“Doğruyu Allah bilir” kaydıyla söyleyebiliriz ki,16 Nisan’la birlikte mevcut tüm aktörler toplum nezdindeki kredilerini sıfırlamış, miadlarını doldurmuşlardır.  Bundan sonra önlerindeki seçenekler ya bırakıp gitmek, ya gönderilmek, ve yahut da din-vatan-millet faydasına yapılması gereken hamlelere, hamle sahiplerine tâbi olarak yardımcı olmak. Son ihtimal aslında tüm bu aktörlerin son çıkış kapısı olarak da değerlendirilebilir.

(“Adalet” yürüyüşüyle CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu meydana çıkmış olsa da, kitlelere ilham verecek seviyede cesurca “hedeflendirilmemiş” bu hamle “gerçek muhalefetin” hissiyatına tercüman olmadığından ve süreklilik arz edeceğine dair her hangi bir ümit barındırmadığından, onun kredisini orta ve uzun vadede çok da  arttırmayacak. Ayrıca iktidara karşı oluşmuş tepkiyi bu şekilde, yani “hedefsiz” olarak toprağa karışan bir sel gibi sokağa saldığını iddia edenler bu eleştirilerinde çok da haksız sayılmazlar. “Adalet” iddiasıyla önemli bir siyasî eylem olan “yürüyüş” şeklinde ortaya konulan  bu tepkiyle hedef ya “Adaletin yeniden TESİSİ”, ve yahut da “Adaletsizliği” yaptığı iddia edilen  “Zulüm merkezinin” ortadan kaldırılması olmalıydı. Böyle bir eylemde “hedefsizlik” her zaman şüphe doğurur. Buradan eylemin “lüzumsuz” veya “faydasız” olduğu sonucu çıkmaz. Bizim ifade etmeye çalıştığımız husus çok daha temel bir meseleye ait.) 

“Millî Birlik” ve “Millî Bütünleşme” den bahsedilirken bu “birlik ve bütünleşme”nin kime ve neye karşı olacağını da ortaya koymak gerekir.

Bu açıkça ifade edilmediğinde AYRIŞMANIN, BÖLÜNMENİN VE SAHTE KUTUPLAŞMANIN müsebbipleri, sanki bu suçları işleyenler kendileri değillermiş gibi, havada bir “millî birlik” yalanıyla toplumun  tekrar gözünü boyayıp ülkeye güç kaybettirmeye devam edebilirler.

İhtiyaç duyduğumuz “millî bütünleşme” herkesin ilk önce HAKİKAT olarak kabul edeceği, daha sonra da kabul ettiği bu HAKİKATE  nisbetle kendisini ifade edebileceği FİKİR ve AHLAK sistemi bünyesinde gerçekleşirken, hedefi ise, her türlü adaletsizlik, sömürü,bozgunculuk, bölücülük, ihânet ve ahlâksızlığın, MERKEZLERİYLE BİRLİKTE, ortadan kaldırılması olacak…  “Millî Bütünleşme”nin belki de ana şartı, toplumun istisnasız tüm kesimlerinin şikâyetçi olduğu bu hususların üzerine gidilmesine bağlı. “ADALETİN tesisi sürecinde” atılması gereken ilk adım olarak görülmesi gereken bu durumu  da ancak, her kesimin nazarında, üzerinde maddi-manevi en küçük bir kara leke bile barındırmayan, fikir ve o fikrin mimarı liderlik gerçekleştirebilir. Beştepe merkezli bölünen toplumun ayrışmış taraflarına baktığımızda bu keyfiyette bir liderliği, bu liderliğin ortaya koyduğu ideolojik ve siyasî bir anlayışı ve bu anlayışa bağlı bir hareketi görmediğimizi söylememiz gerekir.

Bugüne kadar süre gelen tutum ve davranışlar üzerinde bir değişiklik olmazsa “uzlaşma” mümkün değil. “Dış müdahale” açısından müsait bir duruma gelmiş ülkeyi güvenli bir limana ancak bütünleştirici fikrin mimarı ve her kesim tarafından kabul edilebilecek karizmatik  bir liderlik çekebilir.

Suni düşman üretip “sahte kutuplaşmayı” körükleyerek  ne “millî birlik ve bütünleşme” sağlanabilir ne de ülke idare edilebilir.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>