salih-mirzabeyoglu-roportaj-1994-adimlar

Röportaj – Salih Mirzabeyoğlu (1994)

Misyonum ve Meseleler Etrafında (*)

DEDİ — Nasıl bir soru sorulmasını isterdiniz?.. Yâni ilk soru…

DEDİM — Konuşmacıya konuşma şevki vermek, onu konuşturabilmek bir marifet… İlk önce şunu söylemeliyim: İnsanoğlu tarih boyunca hayat karşısında şu soruyu sordu: Fazilete göre mi yaşamalı, yoksa hazza göre mi?.. Burada uzun uzun derinleşmek durumunda değilim… İslâm fazilete göre yaşamanın hakikatini, bunun ölçülerini temsil ediyor. Şimdi bu gözlükle manzaraya bakılsın…

DEDİ — Misâllendirirsek iyi olur zannediyorum…

DEDİM — Haklısınız… Öbür tarafta, fazilete göre yaşamanın hakikatine mensub olanların, “nefs murakabesi” diye bir melekeden mahrum olarak, hazcılığın türlerini temsil içinde yaşamaları… Eğer “olmak” diye bir ıstırabı duymuyorsak, dünyayı nakışlandırma marifetini buna nisbetle anlamıyorsak, bu düşünce olmadığı zaman kendimizi toprağa atılmış bir tırnak parçası olarak hissetmiyorsak, hissettireceğimiz birşey de yok demektir… Hani bazı ahmakların gaflet derecesini gösteren bir söz vardır: “Dünya’ya bir kere geldik!”… Hazcılığın dövizi bir söz!.. Oysa adam, dünya’ya bir kere gelmekten dolayı “zaman israfı” içinde olunmaması gerektiğini anlamaz!.. şey… Başta sorduğunuz?..

DEDİ — Nasıl bir soru sorulmasını istediğinizi sormuştum…

DEDİM — Tabiî ki rahmetli Üstadımız Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden muazzam mânânın hakikatinin ne olduğunu!.. Zaten hangi soru sorulursa sorulsun, onu anlatıyorum, ondan anlatıyorum, onun şahsında tecelli eden mânânın muhasebecisi sıfatýyla anlatıyorum!.. Biraz önce söylediklerim de, en önce sorulmasını istediğim soruyla ilgili… Sadece alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohçuları onun mânâsına bulaştırmama hassasiyeti değil, aynı zamanda alkol kokulu cenaze çelenklerini de defetmiş bir şuur önünde -biliyorsunuz herkes seyrederken o işi de biz yaptık-, Necip Fazıl’ın şahsında tecelli eden muazzam mânânın hakikati nedir?.. İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun “oluş” ıstırabını, İslâm’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam!.. Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte, içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan adam!.. Necip Fazıl budur… Eşya ve hâdiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrını İslâm’ın hakikatine göre gösteren, bunun diyalektik ve estetiğini mutlak “üst dil-üst mânâ”ya nisbetle gösteren adam… Fikir, sanat, aksiyon, bütün “oluş” hakikatiyle onu bu ifâdeler çerçevesinde tarif etmiş oluyoruz!..

DEDİ — Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin Üstadımıza, “sende iki şey ifrat hâlinde: Muhabbet ve zekâ!” deyişini, Üstadımızın da size “sende ifrat hâlinde tecrit var; benim bugüne kadar yokluğundan en fazla şikâyet ettiğim mücerret fikir istidadı çok fazla!” ifâdesini hatırlıyoruz…

DEDİM — Kendisindeki tecrit kumaşının gösterilmesini ısmarlayarak… Hemen belirtmeliyim. Ruhun eşya ve hâdiseler karşısındaki “nasıl” tavrına mukabil ben, Büyük Doğu’nun “niçin” buudunu heykelleştirmekle mükellefim!.. Altına bizzat sığınanların temin edeceği en umumî keyfiyet şemsiyesini, yâni İBDA’yı açmış bulunuyorum!..

DEDİ — İfâdenizi biraz daha açar mısınız?..

DEDİM — Şöyle… Büyük Doğu Mimarına “has ve hususi nisbet” içinde “doğrulayıcılık usûlü” ve “intikal mihrakı”nı temsil ediyorum… Erbabına, bir adım daha atarak söyleyeyim: Zât sevgisi ve bunun nisbeti… Zâttan zuhur eden dış-yüz menfiliğindeki engelleri aşıp, onlardaki el değmemiş hikmet incilerini devşiren “tek”!.. Ben bunu böylece öz hayatım olarak sergiledikten sonra bir kısmının sezdiği ve anladığı, dönme tabiatlı veya dönmelerin hiç anlamadığı incelik!..

DEDİ — Buna göre Üstadımız?..

DEDİM — Rahmetli Üstadımız, beni yetiştirme misyonunun her ân bitişikliği içinde ve mütefekkir yetiştiren mütefekkir çehresiyle, yapanı yaptırandadır… Atı koşturan süvârî!.. Fail olmak yerine münfail sıfatta… 500 senedir beklenen ve bugün dünyanın beklediği mütefekkirdir ki, onun kavgasını yaptığı mânânın olanca keyfiyetini delillendirecek… “Necip Fazıl’ın erişilmezliği bahsinde ne söyleyebilirim?” gibi, sümüklü çocuk ağzıyla ondan ve mânâsýndan habersiz adamların bahisleri ve onu kendi şahıslarında küçültmeleri bir yana, İslâm’a muhatab anlayışı yenileyen adam, ruhun “nasıl” tavrını temsil edici olarak, benim için misyonu kelimenin gerçek manâsıyla sürekli bir kaynak hükmündedir…

DEDİ — Sizin hakkınızdaki değer hükmü?..

DEDİM — Benim hakkımdaki değer hükmünden önce, “değer hükmü” hakkındaki değer hükmümü billûrlaştırmalıyım… Necip Fazıl’ın mânâsı ve misyonu anlaşılıyorsa, bir müslüman için “Nobel Ödülü” bile güneş yanında kibrit alevi kadar sönük kalır… Kıymeti sahibinden bilerek gayet açık söylüyorum!.. Bir misâl vereyim… Ölünün arkasından yapılan törenlerde saksı gibi dikiliyorlar; “manevî huzurunda!” filân diye… O dikilişin bir işe yaramadığını biliyorlar ama, “manevî olarak” diye… Yâni “mânâ ve mânevîlik”, orada bir hakikat değil, ne yapacağını bilememenin getirdiği köpücük bir espridir… Onların canı cehenneme ama, bir müslüman için “mânâ ve mânevîlik” böyle anlaşılırsa, bu seviyede anlaşılırsa?.. Biz, ruhî varoluşun en yüksek hakikatini hürriyette ve mânâyı en yüksek hakikat olarak bildiğimize, bunun mutlak ölçülerine sahib olduğumuza göre, “mânâ ve mânevîliği” dönmelerin şivesiyle telaffuzdan kaçınalım… Şimdi söyleyebilirim: Necip Fazıl tarafından “dünyanın beklediği mütefekkir namzedi” olarak karşılanma haysiyetimin hakkıyla söylüyorum ki, bana verilebilecek daha büyük dünyalık hiçbir ödül yoktur!.. Mânâda neseb bağının, ruh ve fikirde neseb bağının ne olduğunu hissettirebiliyor muyum?.. Veya, önümü açma ihlâsını yaşayacak yerde, ayaklarıma dolanma ve çelme atmaya davranma cinayetini işleyenleri…

DEDİ — Bu güzel sohbeti şimdi onun sanatı bahsine döndürsek…

DEDİM — Evvelâ şunu söyleyeyim: Necip Fazıl’ın üslûbunun dünya görüşüne ve misyonuna ait sırrını ilk defa ben işaretledim… Herşeye sahtesinin musallat olması gibi, “ah, ne üslûb, ne erişilmez!” gibi lâflar… “Falancaya benziyor ama, ondan da üstün!” filân… “Kültür Davamız” isimli eserimde, onun üslûbunun, fikre ait mânâsını işaretledim: “Derinliğin derinliğini ve anlatılamazın anlatılamazlığını hissettiren”… Önce şunu anlamak lâzım: Görme melekesinin görülecek şeyle anlaşılması gibi, hayâl bir melekedir… Tasavvuru, sureti idrak eder… Sembolün hakikati de budur; çoluk çocuk sembolü değil… Bunu hissederiz, sonra fikrederiz… Onun üslûbundaki sembol, mecaz, teşbih ve istiare gibi unsurlar, İslamcı bir estetik idrakının temelleri ve diyalektiği ile içice!.. Malûm veya olmalı… Bizim için, “doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur!”… Fikrin kendini değil de, düzenini ve tertibini ifâde eden “diyalektik” ne ise, doğru ve iyinin zarafet ambalajını gösteren estetik de “güzel’e nisbetle o… Doğrunun güzellik usûlüyle âlet özellikleri içinde temini… Fikrinde ve sanatında, telkin ve sindirmenin dili… Bu mânâda, rahmetli Üstadımızın nesri de şiir dilidir… “Mensur şiir” filân demiyorum… Üslûbu kelime tertibi açısından değil de kelimelerin arasına kıvrılmış bir his edâsı olarak anlarsak, onun üslûbunu dış yüzden birilerine benzetenlerden ayrılmış oluruz… Doğruyu güzellik usûlüyle veren adam…

DEDİ — Bunlar hep lif lif açılması ve anlaşılması geren mevzular… Sohbet yerimizin sınırını gözönünde tutarak, bir mevzuda yoğunlaşmayı değil de, çeşitli mevzulara teması istediğimizden, başka mevzuya geçmek istiyoruz… Siyaset mevzuunda…

DEDİM — Siyaset… İnsan organizmasının yaşama adına faaliyetleri, savunması, korunması, hayata uyum adına yaptığı topyekûn hareketleri neyse, bir ideolojiye göre mânâsı o… Şuurun muhtevasını ele veren…

DEDİ — Yâni “siyaset yapmayalım!” derken…

DEDİM — Elbette saçmalık… O da “siyaset yapmama” siyaseti!.. “Siyaset yapalım – yapmayalım!” demek… Bunlar birşey demek değil… Şimdi iki grub gelse, ikisine de karşıyım!.. Üstadımızın bir noktalaması var: “Ağız yolunu bilmez, kaşık çalar pilâva!” diye… Siyaset, hareket olarak, vasıta olarak, hedef ve gaye olarak, “olunması gereken”in tertibidir, âletidir, her basamakta ve her türlü görünüşü içinde, “ruh ve fikrin sindirileceği” vesiledir, maniveladır… “Olunması gereken”e ait en küçük bir imajın, “yapılması gereken”e ait en küçük bir fikrin olmadığı yerde, basit itiş kakış… “Olunması gereken”in temini ve hâkimiyeti sözkonusu olduğu yerde de, “yapmayalım!” demek, budalalık… “Siyaset yapmayalım!” derken, siyaset yaptığını bilmiyor!.. Malûm manâsıyla siyaset… Her siyasî olay bir sosyal olaydır ama, her sosyal olay siyasî bir olay değildir; olaya siyasîlik karakterini veren şuurdur… Hâdiseye yanaşan insan şuuru… “Olunması gereken”e ait bir fikir ve imajın olduğu yerde, “gerektiği yerde gerekeni yapmak” vardır… Gerektiği yerde gerekeni yapmak; yapmanın “nasıl” ve “niçin”ini bilen için… Kendisini ifâdelendiremeyen zıtlıkların dışında kalan idrak budur. Meselâ… Diyelim ki, “hareket olmadan kadro doğmaz, kadro olmadan da hareket olmaz”… Tekerlemeciler ve sahte akıl yürütücüler, bu türlü ikiliklerde her zaman gerekenin tesbitinde acizdirler; hain ve rizikodan kaçış vesaire gibi şeylerin üzerinde durmuyorum… Lider, liderin rolü vesaire gibi bir sürü husus… Olunması ve yapılması gerekenin “nasıl” ve “niçin”ini kestirene, burada “gerektiği yerde gerekenin yapılması” idrakı, “karar” keyfiyeti var… Karar; öz ilminin müntehasındaki marifet, sanat… Ne dersen, de; bunun şuuru var… Sahtesini defederek söyleyelim ki, önce ne olunmak gerektiğinin şuuru ve her davranış buna nisbetle…

DEDİ — İslâmî tefekkür bahsinde…

DEDİM — İslâmî tefekkürün hakikati, “has oda” sırrına giden yolun döşenmesidir… Olunması ve yaşanması gereken hayatşn yolu… Şimdi bir mesele: Adam ortaya çıkıyor, “tasarruf yapalım, kemer sıkalım, çok iyidir!” filân… Onun hayat anlayışına cevaben söylüyorum: İmkânım olduktan sonra niçin kemer sıkayım?.. İmkânım yoksa, niçin senin gibi kemer sıkma ihtiyacında olmayanlardan olmayayım ve bunu istemeyeyim?.. Senin de bir ömrün var, benim de… Benimki kemer sıkma ile geçecek ve sen zevk ve sefa içindeki idareci, üstelik sırtımdan muvaffak olmuş bir tip çizeceksin!..

DEDİ —Bahsi değiştirsek iyi olacak!..

DEDİM — Değiştirmek yerine bağlıyorum… İktisadî faaliyetler ruha bağlı bir zaruretin yerine getirilişidir ve bu mânâsıyla da ahlâka baglı bir alt sistem teşkil eder… Ahlâk; fail olmak yerine, münfail sıfat… Yapanı yaptıran… “Niçin şöyle yapayım, niçin böyle davranayım?” diye sorduğum zaman, enayi yerine konulmadan ruhî dayanaklarını isterim… “Zarurî ihtiyaçlar, refah ve mutluluk” gibi lâflar… Bunlar hakikatini hayat önünde duran anlayışa göre verir; ahlâkî sistem… Bir Alman için bira zarurî ihtiyaçtır, bir Avrupalı için tatil, tiyatro, sinema zarurî ihtiyaçtır… Ya bize göre?.. Bir misâl vereyim: Hazcı bir anlayışa göre programlı yaşayan Amerikalının savaşta bunlardan mahrum kalmasının ruhî deprasyonu, mahrum ve iktisaden geri veya “mistik” bir bünyeye sahib ülke askerinde olmuyor… Niçin?.. Bilmem anlatabiliyor muyum?.. Şunu yapın, bunu yapın, şöyle yapalım, böyle yapalım… Herşeyden önce neyiz biz?.. Neye göre ne yapalım, neye göre ne yapılması gerektiğini söyleme hakkını nereden buluyorsun kendinde?.. Meselâ bir Başbakan’ın, hazcı bir anlayışın bütün nimetlerini, lüks ve israfi sergilediği bir aile dekoru içinde fakir fukaraya “kemer sıkın!” demesi ayıp oluyor!.. İstersen sıkma; o da madalyonun diğer yüzü…

DEDİ — Yâni demek istiyorsunuz ki…

DEDİM — Bağlıyorum… Bütün insanlığın ve bizim tek meselemiz var… Meselelerin meselesi: Ruh ve anlayış… Hangi ruh ve anlayış?.. Vergisi de, algısı da, tasarruf ölçüsü de, herşey, herşey kendisine nisbetle yapılacak… Herşeyin mutlak manâsıyla ölçüsünü veren, herşeyin hakikatini kendine nisbet edeceğimiz “Mutlak Fikir-Mutlak Ahlâkî Sistem”… Ölçü bu olduktan sonra, sıkıntıya katlanmak da ne, seve seve ölünür!..

DEDİ — Rahmetli Üstadımızı anıyoruz…

DEDİM — Eğer hatırlamak, unutkanlıkta bir çakıntı olarak anlaşılıyorsa, uykusuna kadar onunla dolu bir adamı bu hizada mütalâa etmek yanlış olur!.. Ben, kelimenin gerçek manâsıyla bitişik yaşadığım bir şahsiyete nisbetle fikir serdedenim… Dolayısıyla, ne söylesem, söylenen odur, onun içindir, ona nisbetledir!..

DEDİ — Sevgili Üstadımıza Allah’tan rahmet diliyoruz!.. Bütün mümin ve müslümanlara! Bu sohbet için teşekkür ediyorum ve bu vesileyle “Kayan Yıldız Sırrı” isimli şiir kitabınızın 2. baskısının çıkışını da duyurmayı vazife biliyorum!..

DEDÝM — Teşekkür ederim Atillâ Bey!..

Röportaj – (1994)
(*) Salih Mirzabeyoğlu’nun ADIMLAR “1984’den 1986’ya” eserinden alıntı.

 

ADIMLAR Avrupa Dergisi

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>