istanbul-sehir

“RUHUNU PARAYA SATAN ŞEHİR!” – Cem TÜRKBİNER

Tayyip Erdoğan‘ın geçtiğimiz günlerde “İstanbul’a ihanet ettik” açıklamasına binaen daha önce sayın Cem TÜRKBİNER’in 18 Nisan 2014 de “RUHUNU PARAYA SATAN ŞEHİR!” başlıklı yayınladığımız yazısını siz okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz. Adımlar

Dünyanın sanat çevrelerinde epeydir yankılanan bu söz, İstanbul’a dâir… Pera’dan bakıldığında Süleymaniye minarelerinin arasında arz-ı endam eden gökdelenler, Haliç’in üzerine yapılan demir yığını köprü ve nihayet üçüncü boğaz köprüsü uğruna girişilen onca çevre katliamı…

Cengiz Han’ın, işgâl ettiği şehirlerde taş üstünde taş bırakmamasının, basit bir vahşilikten değil, insanın her zaman tabiâtla iç içe yaşaması gerektiğini ikaz eden bir dünya görüşünden kaynaklandığını söyler Turgut Cansever. Katılınsın veya katılınmasın, kabul etmek gerekir ki insan ruhuna bir uygunluk arayışıdır söz konusu olan. Bu şehre edilenin ise bir izâhı yok!

Cumhuriyet tarihinin ödüllü binası; yeniçeri ocaklarının merkez koğuşları yıkılarak açılan arsada yükselen, Saraçhane’deki Büyükşehir Belediye Başkanlığı binasıdır. Sol ve halkçı olduğu iddia edilen anlayışın bir marifetidir. Sağ ve muhafazakâr olduğunu iddia eden anlayışın plânı ise belediye işlerini oradan alıp, binayı alışveriş merkezine çevirmektir. Peki, selim akıl ve bedi’ zevk gözünde, yürek burkan bir rezaletten başka bir şey olmayan o çirkinlik âbidesini yerle bir edecek anlayış kimdedir?

Kimsesiz bir adada, kurtlarla geyiklerin büyüttüğü bir âdem evladında bile, fıtraten bir estetik anlayışının varolagelmesi umulur. Bu iptidaîlik seviyesinde olsun, herhangi bir estetik anlayışa sahip olmayana ne isim vermelidir?

Şu demokrasi dedikleri..

Arap Baharı, Gezi Parkı ve iktidar-cemaat kavgası diye isimlendirilen hadiseler üzerinden bir kere daha tartışılan demokrasi ve onun sağladığı iddia edilen kazanımları konuşurken başa alınması gereken hüküm: “Demokrasi, İngilizce konuşan toplumların idare şeklidir!”(*)… İslâm coğrafyasını bir kenara bırakarak; gerçekten batının diğer toplumları için demokrasi rejimi ne kadar uygulanabilirdir?.. Demokrasi, sandıktan ibaret bir sistem değildir. Bir toplumda yöneticilerin iş başına seçimle geliyor olması, o sistemin demokrasi olduğunun, tek başına kanıtı olamaz. Sandık, dünyanın hemen hemen %90’ında varolan bir durumdur. Hâlbuki, demokrasi anlayışının böyle büyük bir kitle tarafından temsil edilmediği aşikar…

Bir mefhumun “olmazsa olmaz” hâlde bulunması onu, tek başına bütün meseleyi hâlleden kılmıyor. Demokrasi, yöneten ile yönetilen arasında bir nevi kontrata dayalı bir teamüller rejimidir. Demokrasi rejiminin demokrat insanı, kendini her şeyden mesûl hisseder, en basit sokak düzenlemesinden en mühim devlet işlerine kadar, ferdî veya örgütlü, ama mutlaka etkin bir şekilde her meseleye müdahil olur. Ne efsane lider olur demokrasilerde, ne kişi karizmasından bahsedilebilir. Misâl, İngiltere’de bir teamül vardır. 300 yıldır hükümet kurma yetkisi, seçimi kazanan parti liderine taht tarafından verilir. Demokrasi, “verilmezse ne olur?” sorusunun ve bu sorunun cevabının varolmadığı bir sistemdir. Bedahete bu derece bir saldırının olduğu, yâni bu sorunun sorulduğu yerde, sistemin verecek cevabı olmadığı için ferdî inisiyatif devreye girer. O ândan itibaren de demokrasiden bahsedilemez.

Demokrasinin, “insan hakları”, “inanç özgürlüğü” gibi iddialı hediyeleri var. İmparatorluklar çağına en fazla yüklenilen yer de burası, renklilik… Meselâ, gözümüzü 16. yüzyıl İstanbul’una çevirelim. O dönem İstanbul’unda birçok toplum mevcut. Bu unsurlar genelde mahalle ve semt olarak birbirlerinden ayrılmış durumdalar. Onları bir araya getiren tek ilişki, alışveriş. Onun dışında; dilleri, kültürleri, yemekleri, kıyafetleri, kahvehaneleri, evlilikleri, eğlenceleri, cenazeleri hep kendi aralarındadır. Fakat dikkat edilmeli, her bir unsur kendi rengini koruyarak bu şehirde yaşamaktadır.

Demokrasinin idealleştirdiği kozmopolitizmin ise bir paradoksu mevcut: Bugün Londra’da bir kafeye gidildiğinde, 72 buçuk millete mensup insanlarla bir arada oturulabilir lâkin bu 72 buçuk millet, aynı dili konuşup, aynı kıyafetleri giyip, aynı müzikleri dinleyerek aynı yemekleri yemektedirler. Hatta, şekilli harfleriyle yazılmış tabelaları olmasa, Tokyo sokaklarında olunduğu da bilinemez. Bu unsurlar, kendi evlerinde bile kendi renklerine sahip değildir artık…

Renklilik bunun neresindedir?..

Renkliliği savunmak aslında, en azından “dar bölge milliyetçiliği” adı verilen psikolojiyi desteklemeyi gerektirmektedir ki, bugün demokrasinin en fazla saldırdığı da budur, içinde bulunduğu paradoks da. Demek ki demokrasinin nihâî gâyesi, renklerin kendi kültürlerini koruyarak bir arada olması değil, bütün renklerin kendi rengi altında birleşmesidir. Sandık da bu oyunun süsüdür… İdare edilenlerin böylece dönüştürüldüğü toplumlar, demokrasi gereği olarak idare edenler de idare edilenlerin arasından seçildiğinden, demokrasi aldatmacasına ve dolayısıyla Batı sistemine köle olmaya hazırdır. İdarecilerin, halkın rızası ile geldiği bahsine dönersek, buna, “halkın iğfal edilmesi yoluyla gerçekleştirilen bir idare” denmelidir.

“Ehven-i şer”rin şerri..

Demokrasinin, İslâm coğrafyasındaki hâl-i pür melâli ise tam bir toplu şizofreni vakıâsıdır. Şurası açık ki demokrasi, İslâm toplumları için güya bir ehven-i şer keyfiyeti ifâde ediyor. En azından, öyle olması beklenir. Ama bu, kötülerden bir kötü beğenme işi bir süreklilik ve dolayısıyla alışkanlık hâline varınca, bugünkü zillet anlaşılır. 15 asırlık İslâm tarihinin son bir asrına kadar, hep bir devlet ve dönem dönem nisbî de olsa bir izzet sürekliliği üzere bir yaşamışlığı var İslâm toplumlarının, başka sistemler altında yaşamanın pratiğine sahip değiller.

Bir adım daha atarsak; başka bir nizam mantığı üzere oluşturulmuş düzende (dar’ül harb) yaşamanın hukuku bile yoktur İslâm’da. En temel ve en basit insanî davranışlara kadar düzenlemesi mevcut bulunan bir hukuk sistemi, bu konuda bir nizam oluşturmamış, ancak belirli mecburiyetlerden dolayı bulunulduğunda nasıl davranmak gerektiğini çizmiştir. Zira özel bir durum olarak görülür, buna dâir hükümler de son derece kısıtlı ve derhal bu hâlden kurtulmayı vaz’edicidir. Ama iş çığırından çıkıp başka düzende yaşamak, bir yerleşik nizam potasında erime durumuna gelince de bahsedilen kısıtlı hükümler, Müslüman için, emirleri yapmamanın ve yasakları çiğnemenin mazereti hâline geliyor. Şu ân Türkiye’deki durum da budur; sürülüyor halkın önüne bir sandık, tombala çeker gibi içlerinden birini çektiriyorlar. Tekrar torbaya girenler de yine onlar, bir daha ki nasibine kadar…

Bu seçimlerde de; akıllara, ruhlara, kalplere, mücerretlere, müşahhaslara, hakikatlere, bedahetlere, sanata, ilme ve ahlâka tecavüz etme sırası belirlenmektedir. Ve bu halkın kaderi de, dine saldıranlar ile güya dindarlar arasındaki ahmakların arasında gider gelir. Ahmaklık bâkîdir, paydadır, temeldir; pay değişir.

Bütün hayatı boyunca, kötülerden bir kötü seçmek zorunda olan bir insan, erkek kalamaz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>