safak-vaktinin-ilk-isiklari

ŞAFAK VAKTİNİN İLK IŞIKLARI – Hakan YAMAN

İngiliz tarihçi Thomas Carlyle meşhur eserinde “insanlık tarihi büyük adamların (kahramanların) hayat hikayelerinden ibarettir” tezini ortaya atmıştı. Ona göre “yeryüzünde başarılmış olan her şey, meydana getirilmiş bütün eserler, dünyamıza gönderilmiş olan büyük adamlardaki fikirlerin maddî sonuçlarından, gerçeklik ve varlık kazanmasından ibarettir. Hiç tereddütsüz diyebiliriz ki, bütün dünya tarihinin ruhu onların tarihidir.” Thomas Carlyle, Kahramanlar, Beyaz Balina Yayınları, İstanbul 2000, Sayfa: 13)

Peki büyük adamı, yani bilindik ifadesiyle “kahramanı” nasıl tanırız? Ünlü tarihçi hemen başında bunun ipucunu verir: “büyük adamların, kendilerine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, birlikte bulunmakla yararlanacağımız kişiler olmalarıdır. Bir büyük adamla ne kadar üstünkörü ilgilensek de mutlaka ondan birşeyler kazanırız. O canlı bir ışık pınarıdır. Onun yanında bulunmak daima yararlı ve güzeldir. Dünyanın karanlıklarını aydınlatan, aydınlatmış olan bir ışık.” (a.g.e. syf: 14)

Ama büyük adamın, hakiki kahramanın en ayırıcı ve temel vasfı samimiyetidir. Carlyle yazıyor: “Samimiyet; derin, büyük, katıksız bir samimiyet herhangi bir şekilde kahraman olan kişilerin başlıca özelliğidir.” (a.g.e. Syf: 64)

Fakat hakiki kahramanın samimiyetinde de şöyle bir ayırıcı vasıf vardır: “büyük adam samimiyetiyle övünmez, hatta belki de böyle olup olmadığını kendi kendine bile sormaz. Şunu söyleyebilirim ki, onun samimiyeti ona bağlı olan bir şey değildir. Zira o samimi davranmaktan kendini alamaz! Varoluş gerçeği onun için yücedir.” (a.g.e. Syf: 65)

29 Kasım 2014 tarihinde Haliç Kongre Merkezinde İBDA Mimarı Salih MİRZABEYOĞLU’nun verdiği konferans, dünyanın “beş yüz yıldır beklediği” fikir ve aksiyon kahramanının fikirlerinin, Carlyle’ın ifâdesiyle “gerçeklik ve varlık kazandığı” safhaların en önemlilerinden birisi olarak daha ilk günden dünya tarihinde yerini aldı. Malûm, dünya tarihinin ruhu böyle kahramanların hayat hikayesinden ibarettir.

“Adalet Mutlak’a – Yaşanmaya Değer Hayat İçin” spotuyla günler öncesinden ilan edilen ve “Salih Mirzabeyoğlu Sevenleriyle Buluşuyor” adı verilen konferansın temsil ettiği mânâ ve ehemmiyetin büyüklüğü zamanın kesiksiz akışında yeni tecellilerle kendisini her daim hatırlatacak ve mücadele tarihinin en önemli milatlarından birisi olarak akıllara kazınacaktır.

Anadolu kahramanını bekliyordu. İslâm dünyası kurtarıcısını bekliyordu. İnsanlık yeni bir ruh, yeni bir nizâm bekliyordu. Aslında beklenen çoktan müjdelenmişti. Kurtuluş gemisi seneler evvelinden Kaptan’ını tayin etmiş ve sefer gongu çalmıştı. Fakat Stefan Zweig’ın dünya tarihinin kırılma noktalarını roman tadında bir üslupla tasvir ettiği “Yıldızın Parladığı Anlar” kitabında pek yerinde olarak altını çizdiği gibi: “İnsanların, kendi çağdaşları bir insanın yahut bir eserin büyüklüğünü ilk bakışta kavradıkları pek seyrek görülmüştür.” (Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 5. Baskı, Mart 1997, syf: 92)

Ama bu seyrek görülme hadisesi ruhları büsbütün inkısara sürüklemesin. Çünkü Zweig “yıldızın parladığı anlar” adını verdiği eşik noktalarına bakıp, bunun büsbütün bu şekilde sürüp gitmeyeceğine de emindir: “bir eserin yaradılışındaki güç, hiçbir zaman sürgit gizlenip kalmaz. Bir sanat eseri zamanı tarafından unutulabilir, yasak edilip ortadan kaldırılabilir, fakat asıl olan cevher, ölümlülüğü yenmesini her zaman için bilmiştir.” (a.g.e. Syf:94)

Üstad Necip Fazıl’ın “mütefekkir yetiştiren mütefekkir” vasfıyla ruh hamurunu yoğurduğu en büyük eseri olan Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, yine Üstad’ın tabiriyle “üstüne milyonlarca ton sükût külü dökülmüş” olarak nafile bir çabayla ademe mahkûm edilmeye çalışılmış, öyle olduğu zannedilmişti. Allah Resûlünün “mümin beş türlü şiddet arasındadır” diye saydığı beş bela ve musîbetin her birini nefsinde ayrı ayrı tadan fikir ve aksiyon kahramanı Kumandan, 22 Temmuz 2014 tarihindeki tahliyesinden sonra kendisini sevenlerle buluştuğu ilk konferansında “asıl olan cevherin” sükût külüyle yok edilemeyeceğini ve “zamanı gelmiş bir fikri engelleyecek hiçbir gücün” olmadığını dosta düşmana göstermiştir.

Kâinatın topografyasını çıkarma” cehdiyle yazdığı ruhî romanına dahil ettiği 25 sene öncesine ait 29 Kasım 1989 tarihli günlüğüne düştüğü not: “Bekliyorum, hiç kimsenin benim kadar beklemediği bir şafak vaktini!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, Cilt:2, İbda Yay. Sayfa: 346) Haliç Kongre Merkezine ülkenin ve dünyanın dört bir yanından akın akın gelen binlerce insan 29 Kasım 1989 tarihinde şafak vaktinin ufukta beliren ilk ışıklarının şahidi olmuştur.

İnsanoğluna fanilik dırıltısı içinde böcek yaşantısını dayatan batıcı düzen kuyrukçuları tarafından “üç beş kişiden ibaret marjinal bir yapı” yalanıyla tesiri örtülmeye çalışılan kurtarıcı fikrin mânadan maddeye sirayet seyrinde hangi noktalara geldiğine şahit olunan gündür 29 Kasım. Ve bu tesirin Haliç Kongre Merkezinde görünen tezahürü, bilerek veya bilmeyerek kahramanını arayan, kurtarıcısını bekleyen dünyada aysbergin görünen kısmından ufak bir kesittir.

Konferansın başlamasına bir saatten fazla bir zaman vardı ki, salon hıcahınç dolmuş, merdiven boşluklarına oturan ve ayakta bekleyenlerle birlikte mekân kapasitesinin üç katına yakın bir izdiham oluşmuştu. Aynı şekilde üstte yer alan balkon kısmı da görevliler tarafından “yoğun kalabalık nedeniyle çökebilir” ikazı verilecek kadar dolmuş ve kapılar erkenden kapatılmıştı. Kumandan’ını, kurtarıcı fikrin Mimar’ını görmek için gelen ve salonun dolması sebebiyle içine giremeyenler için dış bölüme kurulan üç büyük ekrandan da binlerce kişi yine canlı olarak konferansı takip etti. Bunun yanında Mirzabeyoğlu’nu görmek ve dinlemek için o gün Haliç Kongre Merkezi’ne gelip, içeri giremeyeceğini anlayınca dönen ve hevesini bir başka buluşmaya saklayan binlerce kişi de cabası…Salih Mirzabeyoğlu’nun gelişiyle birlikte salondaki heyecan tavan yaptı ve binlerce kişi tek bir ağızdan salonu inletti ve ona olan sevgi ve bağlılığını ifade etti. İBDA Mimarı’nı dinlerken, İngiliz tarihçi Carlyle’ın yukarıda alıntıladığımız “büyük adamların, kendilerine nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, birlikte bulunmakla yararlanacağımız kişiler olmalarıdır. Bir büyük adamla ne kadar üstünkörü ilgilensek de mutlaka ondan birşeyler kazanırız” sözünü hatırlamadan edemezdik. Onun meseleden meseleye sarkıcı ve her meselenin iç içeliğini gösterici konuşmasını anlayabilen kendi çapında anlıyor, anlayamayan da pür dikkat dinliyor ve “kelimenin üstünde, cümlelerin altında saklı” meselenin hakikâtini zevken idrâk yoluyla sezmeye çabalıyordu. Yorulup yavaşladığı yerlerde tamamen doğaçlama kopan alkış fırtınaları da bunun işaretiydi. Onun kelimeleriyle ilk defa karşılaşanlar ve “anlayamadığını” söyleyenler bile o hiç susmasın istiyordu. Zaten “anlamak yok, anlar gibi olmak var” inceliğinin altını çizen bu fikir değil miydi?

Kumandan bizzat konuşmasında “kitaplarını arz piyasası oluşturmak için yazdığını, hiçbir zaman talep piyasasını hedeflemediğinin” altını çizdi. Dolayısıyla, onun tavır ve eserlerini yakından takip etmeyenlerin tahminlerinin aksine bu konferansın da talep piyasası kriterlerine göre değil, arz piyasası oluşturmak için saf fikri esas alıcı bir noktadan yapılacağı en baştan belliydi.

Konferans metni yayınlandıktan sonra konuşmanın muhtevasına dair daha çok yazılar kaleme alınacaktır. Biz kendi payımıza şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, bu konferans aslında bir “kongre” olmuştur. Kumandan bütün ideolojilere kendi içlerinde olmaları gereken yolu göstermiş, dışındaki kesimlerin de hal izahını yapmıştır. “Silahlar sustuktan sonra söyleyecek neyin var” meâlindeki ifadesiyle her dünya görüşünü, insan ve toplum meselelerini kâinat çapında izaha davet edici noktadır. Bizbirinizin yanlışını göstermeniz ve zıttınızı imha etmeniz sizin hak olduğunuzu göstermez; bütün insanlığa teklif ettiğin bir şey yoksa ve bütün kâinatı tezatsız izah cehdi gütmüyorsan ideoloji olamazsın mesajını en üst perdeden vermiştir.

Böylesine yoğun bir izdihama rağmen, tıklım tıklım dolan salon ve bir o kadar kişinin dışarıda kaldığı şartlarda birkaç ufak ses dışında kayda değer tek bir olumsuz hadisenin yaşanmaması Tertip Komitenin verdiği görevle organizasyonun güvenliği ve salon içi düzeni üstlenen Adımlar kadrosu adına sevindiricidir. Nizâmı yerine göre bizzat fikrin kendisi kabul eden Mirzabeyoğlu’nun konferansında da başka türlüsü düşünülemezdi. Adımlar kadrosu, kendi bünyesinden çıkardığı yaka kartlı 150 görevliyle salonun mevcut izdiham şartlarına rağmen kendisine verilen görevden alnının akıyla çıkmak için elinden gelen çabayı göstermiştir. Bu tarihi konferansta emeği geçen bütün gönüldaşlarımızın hizmetini Takdir Sahibi ve Konferansa gelen misafirleri takdir edecektir…

Son ânda haberdar olduğumuz bir gelişmeyi de kaydetmeliyim; Tertip Komitesi Başkanı sayın Hasan Ölçer, “İbda Mimarı ile yaptığımız görüşmede, konferans için söylediği ifadelerin özeti” şeklinde şu notu paylaştı:

Şahsında, tertip heyetinde görev alan arkadaşları tebrik ediyorum. Özellikle tebrik diyorum ve teşekkür kelimesini bilerek kullanmıyorum. Çünkü kim ne yapıyorsa ve yapmıyorsa kendisi için ve son tahlilde Allah rızası içindir, bu bakımdan da teşekkür lafzı uygun düşmez. Öte yandan fevkalade güzel ve muhteşem bir organizasyona imza attınız, her şey çok güzeldi, Allah emekleriniz zayi etmesin ve tekrar tebrik ediyorum…

Hakan YAMAN
ADIMLAR

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>