salih-mirzabeyoglu-ve-edebiyat

SALİH MİRZABEYOĞLU VE EDEBİYAT – Hakan YAMAN

Bundan seneler evvel, Ege’nin gözlerden ırak, ücra bir adasında askerlik vazifem sırasında, bazı kitapları art arda okumanın bir şans olduğunu fark etmiştim. Kitaba erişmek kadar, okumaya zaman ayırmanın da güç bela olduğu o günlerde, Stefan Zweig’in Yıldızın Parladığı Anlar adlı meşhur eseriyle, dünya tarihini büyük adamların hayat hikâyesinden ibaret gören ünlü İngiliz tarihçi Thomas Carlyle’ın Kahramanlar kitabını, irademin hiçbir dahli olmadan, her nasılsa art arda okumuş ve bu sayede “fikir adamı ve edebiyat” meselesine dair kafamı kurcalayan bir mesele kendiliğinden billurlaşıvermişti. Zweig, baş döndürücü cümlelerle edebiyattan fikre varmaya çalışırken, Carlyle böyle bir kaygı duymaksızın adımlarını bir tefekkür hamlesi olarak atıyor ve yazdıkları kendiliğinden bir sanat havasıyla besleniyordu.

Carlyle bir Protestan olmasına karşın, bu meşhur eserinde Peygamberimize de yer vermiş ve bütün Batı âlemine O’nun kahramanlığını ilân etmiştir. Ama şahsiyetine gösterdiği derin saygıyı ve samimiyetine duyduğu hayranlığı, bu samimiyet ve şahsiyetin beslendiği iman ve hakikat sistemine göstermez. Bir yandan Peygamberimizin kahramanlıklarını sıralarken, diğer taraftan İslâm ve Kur’ân’a burun kıvırır ve Müslüman ruhunu incitici ifadelerden kaçınmaz. Işığına hayran olup güneşi inkâr gibi bir şey…

Şüphesiz Batılı bir aydının böyle bir esere Peygamberimizi alması cesurca bir teşebbüstür ve belki “etraftan” gelebilecek menfi tepkileri yumuşatmak için bazı ifadelere yer vermiş olabilir. Ama bir hakikat daha var ki, O’nun kapısına aşkla sokulmayanlar, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir noktadan sonra kendisiyle çelişmeye mahkûm…

Peygamberimizle ilgili bölümün bizim açımızdan hususi kıymeti bir yana, kitabın çağrışımları bakımından en parlak kısmının, Dante ve Shakespeare’in değerlendirildiği yer olduğunu kendi payıma söyleyebilirim. Carlyle ömrünü daha ziyade tarih sayfalarında tüketmiş ve bu alanda otorite olmasına karşın, hele bu “Şair Kahramanlar” bölümünde “hayatı yaşayanlarla yaşayan” gerçek bir sanatkâr olduğunu abideleştirmiştir. Onu okurken kuru bir tarihçinin değil, edebi bir zevkle donatılmış fikrin sofrasındayız.

Buna şaşmamak gerekir; zira Peyami Safa’nın bir tespiti olarak belirteyim ki, “Kelimelerle düşündüğümüze göre, bir mütefekkir, o kelimelere sihrini veren edebiyatla sürekli temas hâlinde bulunmalıdır ki fikirlerini ölü mefhum cesetleri halinden kurtarsın ve ihtirasla doldurarak ayaklandırsın.”

Gerçekten de sadece Carlyle değil, sirayet gücüne sahip fikirlere imza atan bütün düşünce fatihleri “kelimelere sihrini veren edebiyatla sürekli temas hâlinde bulunmuş” olmalılar ki “fikirlerini ölü mefhum cesetleri hâlinden kurtarmış ve ihtirasla doldurarak ayaklandırmışlardır.” Blaise Pascal, Karl Marks, Henri Bergson, Salih Mirzabeyoğlu gibi çeşitli inanç ve görüşlerde birçok isim bu çerçevede değerlendirmek üzere sıralanabilir. Bunlar edebiyat kaygısı duymaksızın adımlarını bir tefekkür hamlesi olarak atan ve yazdıkları kendiliğinden bir sanat havasıyla, yani ruhun derinliklerinden gelen bir ifade şevk ve samimiyetle beslenenlerdir.

Karl Marks komünizmin iktisadi temellerini inşa eden bir teoriysen olmasına ve mevzuu gereği edebiyattan uzak durmanın mazeretine sahip bulunmasına rağmen ömrü boyunca edebiyatla haşır neşir olmuş, eserlerini de sanılanın aksine iktisat formülleri arasına sıkışmış silik bir edayla değil, yer yer orta sınıf edebiyatçıları kıskandıracak canlı bir ifade gücü ve hafızada iz bırakan parlak mecazlarla kaleme almıştır. Paul Lafargue isimli -sanırım damadı- bir muharrir, “Marks ve Edebiyat” başlıklı yazısında şunları yazar:

Heine’yle Goethe’yi ezbere bilir, konuşurken sık sık onlardan parçalar okurdu. Bütün Avrupa dillerinden yazarlar seçer, şairleri durmadan okurdu. Her yıl Aeskhilus’u Yunanca aslından bir daha okur, onu ve Shakespeare’i dünyanın en büyük iki dramatik dâhisi sayardı.”

Onun yakın arkadaşı ve aynı komünizmin “tarihî maddecilik” adıyla felsefesini temellendiren Engels’in de en az Marks kadar edebî bir zevke sahip olduğu, hatta Balzac’ın romanlarını yutarcasına okuduğu bilinmektedir.

Bunların yanında, fikirde tarihî maddeciliğe en büyük darbeyi vuran ruhçu filozof Hengri Bergson’u hatırlamamak olmaz. Bergson, her ne kadar bütün hâlinde felsefesine vâkıf olmak zor olsa da, okunması en kolay filozofların başındadır. Cümlelerin yelkenini edebiyatın hayat dolu rüzgârıyla şişiren üslûbunun dinamikliği hayranlık uyandırır.

Bütün bunların altını çizme ihtiyacımızın sebebi, Zweig ve Carlyle’ı art arda okumam vesilesiyle, o günlerde şekillendirdiğim bir tasniftir:

  1. a) Edebiyattan hareketle fikre yaklaşanlar…
    b) Bir fikir disiplini içinde edebiyata bakan ve ondan pay alanlar…

Bu tasnif bir matematik formülü gibi kesinlik ifade etmez ve büyük dehaların kategorilere sığmayacağı ayrı bir malûm… Fakat kimi önemli eser ve şahsiyetleri anlamak için bu tür tasavvura yol verici tasniflerden “aslı açıcı teferruat” olarak faydalanma lüzumunu inkâr edemeyiz. Nitekim çoğu düşünce ve sanat büyüğünün üslûp rengini bu iki usûlden birisi besler. Ama muhakkak üstün edebiyatçı fikrin lezzetini bir şekilde tadıp, orijinal bir kafa ve köklü bir kültürün mahsulü olan eserleriyle büyük meselelerin kapısını yumruklarken, gerçek fikir adamı da düşüncelerini sönük kelime ve takatsiz cümlelere ısmarlamak yerine, edebiyatın aydınlığı ile parıldayan heybetli bir ifadeyle şekillendirir.

Öyle veya böyle edebiyatla temas etmeyen ve onu mesele edinmeyen fikir adamı mevcut değildir ve buna şairleri devletinden kovmak isteyen Eflatun da dâhildir.

Eğer yazımızın başlığı “Aksiyon Adamı ve Edebiyat” olsaydı, hemen, Mısır seferinde Goethe’nin Werther’ini defalarca okuyan Napolyon’u ve Kazaklar romanı başta olmak üzere Tolstoy’u adeta ezberleyen Lenin’i misal gösterirdik.

Meselâ, Necip Fazıl yazı âlemine önce bir edebiyat adamı olarak çıkmış, yıllarca “Kaldırımlar Şairi” ünvanıyla, şiir, hikâye ve piyes neşretmiş, daha sonra her büyük sanatkâr gibi kâinat ve insan telâkkileri etrafında muhasebeye dalmış, fikir çilesinin en soylusunu yaşamış ve bunun neticesi “nasıl?” sorusuna cevap mahiyetinde yepyeni bir “ideolocya” örgüleştirmiş ve nihâyet bu dünya görüşünün ruhuna uygun olarak edebiyata yeni bir mânâ ve istikâmet vermiştir.

Salih Mirzabeyoğlu ise Gölge dergisinin “gong sesini” andıran ve sahte dengeleri “bir tekmede deviren” hurucundan sonra, evvela saf fikirde görünmüş, “bu iş edebiyatla olur!” tekerlemeciliğinin kafasını kırmak için ısrarla “Bütün Fikrin Gerekliliği”ni işaretlemiş, bunların nihayetinde ise bir fikir disiplini etrafında edebiyattan aldığı payı eserlerine yansıtmış, şiir, hikâye ve romanlara imza atmıştır.

Necib Fazıl,  edebiyatın havanında dövüp kanına karıştırdığı fikirleri “güzellik usûlüyle” ruhlara üflerken, üslûbunun büyüsüne takılıp kalan çoğu muhatabı tarafından muhteva plânında idrak edilememiştir. Fikir geleneğine yabancı bir toplumda bunu çok da yadırgamamak gerekir. (İbda’yı görmeden Büyük Doğu’culuğa yeltenenlerin hepsi bu sınıftandır.)

Salih Mirzabeyoğlu ise, Necip Fazıl’ın bu çilesinin şahidi sıfatıyla edebiyatı fikrin içinde eritmiş ve fikrinden lezzet almayanları eserinden de uzak tutucu bir tarz geliştirmiştir. İşte Tilki Günlüğü ve işte Kayan Yıldız Sırrı… Onun fikriyatına aşina olunduğu nispette bu eserler peçesini açar ve okuyucusunu edebiyatın hakiki çehresiyle ödüllendirir.

Gölgeler adlı romanını hatırlayalım. Kelimenin içerdiği mânânın ne olduğunu bilerek konuşuyorum… Bu eser, muhtevasından ayrı ve onu da içine katarak, kurgusal planda Türk Edebiyatının en DEVRİMCİ romanlarından birisidir. Kalıpları yıkmıştır.  Eğer bizde sihirli bir edebiyat atmosferi olsaydı, bir zamanlar batıda James Joyce’un Ulysses’sine nasıl bir değer biçildiyse, benzer muhakeme içinde Gölgeler’e de bir kıymet atfedilirdi. Öyle bir eser ki, kahramanları arasına Emil Zola‘dan, Stefan Zweig‘e kadar birçok başka romancının kahramanını da katıyor. Hani, yepyeni bir film düşünün ki, eski zamanların unutulmaz film karakterleri de o filmin içinde bir rol üstünde… Yönetmen, eski zaman yönetmenlerinin kahramanlarını da oyuna dâhil etmiş. Eserin merkezî karakteri Adem’in izdüşümleri olarak… Karanlığın belli noktalarına sırmalı bir çerçeve içinde tutulmuş kaleidoskop gibi…

“Zaman” ve “mekân” kavramlarının determinist çizginin sınırlarını alt üst ettiği, bir günde mi, bir asırda mı, hayalde mi, reelde mi yaşandığı belli olmayan, ama hep aynı merkeze gidiş ve gelişler… Belki de Ulysess ile arasındaki en mühim fark bu… Ruhî bütünlük… Zâhirdeki dağınıklığın ötesinde, bütün yolların Roma’ya değil de, Adem’in yoluna çıkması… Çünkü, zıddının da hakikatini arıyor. İntihar eylemcisinden tutun, nedendir bilmem, bana Oğuz Atay‘ın ironik ve kavruk zekâsını anımsatan, kafası cin gibi işleyen, sahteyi yakalamakta mahir alkolik Nadir Bey‘e kadar…

Bazen düşünürüm: “Romancı Mirzabeyoğlu” olarak tanınmak isteseydi, hele şu vakaların iç yüzünü tespitteki eşsiz hüneriyle, bunu çok kolay başarırdı. İsminin başına “Şair” kelimesini kondurmayı arzulasa, ki bence bu kelimenin en çok yakıştığı isimlerden, eleştirmenlerin gözdesi olurdu. Oysa ne derece doğrudur bilmiyorum; 1970’lerin sonunda dilden dile dolaşan, mitinglerde okunan Aydınlık Savaşçıları tefrikasını da, “baktım, Aydınlık Savaşçıları şairi olarak kalacağım, bırakıverdim yazmayı” diye sonlandıranın kendisi olduğu rivayet edilir. Sanırım hiçbir sıfatın, hiçbir vasıflandırmanın KUMANDAN ve FİKİR ADAMI kimliğinin önüne geçmesini istemiyor.  Diğer bütün hüviyetlerini de, bu ana merkezin unsuru olarak ve onu beslediği müddetçe benimsiyor.

Saf fikri edebiyatın içinde yedirmekle, edebiyatı fikrin ifade vasıtası olarak zapt etmek gibi iki ayrı yöntem, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nun bir paranın iki yüzünün birbirini tam etmesi gibi farklılıkları kadar bütünlüklerinin de ifadesidir.

Hakan YAMAN

ADIMLAR Dergisi – 15 Mayıs 2018

http://www.adimlardergisi.com/salih-mirzabeyoglu-ve-edebiyat/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>