sehid-dost-gazeteci-dava-adami-unsal-zor

Şehid, Dost, Gazeteci, Dava Adamı Ünsal Zor – Harun YÜKSEL

“Ünsal” Zor dediğimizde…

“İyi insanlar iyi atlara binip gitti”kten sonra kötülere kalan bir dünyayı…

Kötülüğün ülke ülke, şehir şehir, mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev kuşattığı bir dünyayı…

İnsanların bu dünyada yaşamak, nefes almak, karnını doyurmak, barınmak, gibi en temel ihtiyaçları için bile, kötülüğe boyun eğerek, kötülere mahkûm, mecbur, esir ve köle olmak zorunda kaldığı bir dünyayı…

Yeniden iyi insanların…

İnançlarından, namuslarından, şeref ve haysiyetlerinden taviz vermeden gönül ve vicdan huzuru içinde yaşayabilecekleri bir iyilik mekânı haline dönüştürecek “Büyük zuhur” öncesi ve bu “zuhurun” yolunu açmak üzere geri dönen “İyilik savaşçıları”nın “ilklerinden”, yiğit bir akıncıdan…

45 yıllık ömrünün yaklaşık dörtte birini işkencehanelerde, hücrelerde, cezaevlerinde, direnişlerde, açlık grevlerinde, sokaklarda, meydanlarda protestolarda, basın açıklamalarında geçirmiş…

İşkence görmüş, tutuklanmış, yargılanmış, cop yemiş, dipçik yemiş, mermi yemiş, gaz yemiş ama asla boyun eğmemiş, sinmemiş, sindirilememiş, devşirilememiş, teslim olmamış, teslim alınamamış, şerefli bir insandan bahsediyoruz…

Kötülüğe “eliyle, diliyle ve kalbiyle” karşı çıkan

Bir iyilik erinden…

Bir akıncıdan…

Bir dava adamından..

Bir gazeteciden…

Bir yazardan söz ediyoruz…

Bir dosttan…

Bir kardeşten…

Ve…

Şimdilik çok nadir bulunan bir insan türünden bahsediyoruz…

Onun davası, kavgası ve mücadeledeki azim ve kararı anlaşıldıkça çığ gibi büyüyecek bir iyilik savaşçıları neslinin öncülerinin birinden bahsediyoruz…

-Bütün dertleri para pul, makam, mevki, lüks, israf ve şatafat hırsından ibaret kötüler dünyasının…

İnsana sadece sureten benzeyen AVM kemirgenlerinin…

Rezidans zararlılarının…

Lüks mekân parazitlerinin…

Beton aşıklarının…

Yeşil rengi sadece ABD dolarının üzerinde seven kazmaların…

Ölümcül bir hastalık olan ve bu hastalığı durmadan yayan, sayısız Batıcı hayat tarzı çukurlarından herhangi birinde kan ve irinle, alkol ve uyuşturucuyla beslenen ve hayatı da bundan ibaret sanan, kötülük kurbanlarının asla anlayamayacakları iyi bir insandan, bir iyilik savaşçısından bahsediyoruz…

İnsan olmakla, bir şeylere malik olmak arasındaki derin anlam uçurumunu bile farkedemeden…

Kapitalizmin model, marka, fiyat tuzağında debelenmeyi yaşamak zannederek…

Yiyen, içen, gülen, oynayan, yatan, kalkan, osuran, sıçan, hoplayan, zıplayan, bunlardan daha fazlasını yapanları gördükçe kıskançlık krizleri geçiren, başkasının elindekileri kapmak için kumpaslar kuran, denk getirdiğine kazık atan, kazık yediğinde deliye dönen…

Hiç ölmeyecekmiş gibi ölçüsüz endazesiz sefil bir hayat yaşamayı özgürlük kabul eden…

Hazlarına esir düşmüş insan suretindeki neoliberal tüketim canavarlarına hiç benzemeyen birinden söz ediyoruz..

“Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi” yaşayan birinden…

Ünsal Zor…

Bu kötülüğe boğulmuş dünyanın unuttuğu bir insan türünün ilklerinden…

Hani merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ömrünün son demlerinde Salih Mirzabeyoğlu’nu tanıdıktan sonra “Geliyorlar…”:

“Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalpleri ceylân, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edaları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar .”

Diyerek müjdesini verdiği…

İyilik savaşçıları neslinin ilk habercilerinin birinden bahsediyoruz…

Ben onun avukatıydım…

Tanıdıkça onun ne kadar güvenilir ve iyi bir insan, bir dost, bir arkadaş olduğunu anladım…

Aramızda bir dostluk oluştu…

Zamanla bu, bir ağabey kardeş ilişkisine dönüştü…

Sırtınızı döndüğünüzde arkanızdan hançerlemeye, tökezlediğinizde ilk tekmeyi sallamaya, yüzünüze gülüp arkanızdan kuyunuzu kazmaya hazır soysuz çıkarcılar tarafından kuşatılmış bir dünyada bunun, ne büyük bir nimet olduğunu bilenler bilir…

20 yıla yakın tanışıklığımız içinde ne bir kabalık etti, ne saygıda bir kusur…

Satmadı…

Kazık atmadı…

İftira etmedi…

Dedikodumu yaptığını hiç işitmedim…

Yardıma ihtiyacım olduğunda elini uzattı…

Verdiği sözü tuttu…

Emanete ihanet etmedi…

Yalanına, dolanına hiç şahit olmadım…

Yani “münafıklık” alemetininin hiçbiri onda yoktu…

Fedakârlık ahlâkının canlı bir numunesi gibiydi…

İnsan bir dostundan daha ne bekleyebilir ki?

Ve…

Bugünün dünyasında böyle bir insanla dost, arkadaş, kardeş olma şansı kaç kişiye nasip oluyor ki…

Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum…

Allah, belki de ona bu iyi vasıfları taşıdığı için şehitliği nasip etti…

İnsanoğlu’nun Allah katında kazanabileceği en büyük iki rütbeden biri olan şehitliği…

Onu “ölüp de ölmeyen” şanslı insanlar kervanına kattı…

Allah’ın sayısız nimetleri şehitlere daha ilk damla kanı toprağa düşmeden verilmeye başlanıyor ya…

Belkide ilk sürpriz, eşi şehit Nuray Zor hanımefendiye kavuşmakla başlamıştır…

Artık o, kabir suali, kabir azabı, ölüm, acı, yokluk, sıkıntı, keder, hastalık, ayrılık hüznü, rızk endişesi, hesap derdi, Sırat Köprüsü sıkıntısı olmayan bir hayat içinde mahşere kadar yaşayacak…

Güneşin bir mızrak boyu aşağı ineceği o çetin mahşer günü, diğer şehitler ve salih insanlarla birlikte o sıkıntılı günü hiçbir sıkıntı çekmeden atlatacak…

Bir de…

Şehitlerin bazı gazalara iştirak ettiklerine dair keşif ve müşahade rivayetleri var ki…

Öyleyse…

Onu katleden kahpeler ondan kurtulalım derken başlarına nasıl bir dert sardıklarını asıl o zaman görürler…

45 yaşında şehit düştü…

Babadan kalma bir gecekondudan ve ikinci el satın aldığı (Habertürk’ün haberine göre o motosikleti alırken de kazık yemiş, plakası sahte mi neymiş) başka hiçbir malı mülkü olmadı…

Şehit düştüğünde cebinde üç beş paket sigara parasından fazla bir parası olduğunu da sanmıyorum…

Bankada hesabı, borsada kağıdı, yastık altında dövizi, küpte altını da yoktu..

Harama tenezzül etmedi…

Aç gözlü değildi…

Çok iftiralar attılar…

Çok dedikodusunu yaptılar…

Yani bol bol günahını aldılar…

Daha ne diyeyim…

Kaç tane böyle iyi insan tanıyoruz ki?

Allah’ın O’nu bu dünyada şehitlik nimetiyle mükafatlandırması bile onun iyiliğine tek başına yeterli bir delil iken…

“Bunca lâfı niye ettin” derseniz…

İyi insan olmaya niyet edenlerin somut örneklere, rol modellere ihtiyacı var…

Kötülüğün hakim olduğu bir dünya da “elimizle, dilimizle ve kalbimizle” kötülüğe karşı çıkmanın formülünün, Ünsal Zor gibi yiğit bir ”iyilik savaşçısı” olmaktan geçtiğini göstermek için…

Yani…

Böyle bir dünyada “İyi insan” olmak için sadece niyet yetmiyor; o niyetin arkasına canımızı, malımızı, sevdiklerimizi, rahatımızı kaybetme riskini de koymak gerekiyor…

Şehitlik nimetine nail olduğu için, O’nun adına çok seviniyor olsam da, böyle bir dosttan ayrılmanın hüznüne de engel olamıyorum…

Böyle güzel bir insana hangi kahpeler kıydıysa, onları yakalayıp adalet huzuruna çıkarmak için maaş alan her düzeyde görevlilere sesleniyorum: Bu katilleri hemen bulun…

Katillere dair teşhisi saldırıda yaralanan Adımlar dergisi genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor, o yaralı haliyle yaptı:

“Ortalığı bulandırmak için aslı olmayan haberlere lütfen itibar edilmesin! Bizce saldırıyı gerçeklestirenlerin adresi bellidir: Bomba, CIA veya MOSSAD işi!”

CIA veya MOSSAD’a gücünüzün yetmeyeceğini biliyoruz…

Hiç olmazsa…

CIA veya MOSSAD bu saldırı için kimi veya kimleri tetikçi olarak kiraladıysa bari o şerefsizleri bulun…

Ünsal Zor`un Cenaze merasimine katılan Ulusal Parti Genel Başkanı ve Türksolu Dergisi Başyazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun bu konudaki görüşleri de önemli:

“Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin biran önce aydınlatılması lazım. Adımlar dergisi. Kürtçülüğe, PKK`ya, Barzani çizgisine, Büyük Ortadoğu Projesine kökten karşı çıkan bir yayın organıydı. Bunun arkasındaki güçlerin aydınlatılması lazım ”

Çulhaoğlu’nun bu tespitleri de Paris’te bir karikatür dergisi basıldığında “Hepimiz Carlie Hebdo`yuz” diye sokağa dökülen…

Ama…

İstanbul’un göbeğinde ve İstanbul Adliyesininin hemen yanında bir dergi havaya uçurulunca…

Ortalıkta hiç görünmeyen“ Basın özgürlüğü” aşıklarına kapak olsun…

“Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin bir an önce aydınlatılması lazım” diyen Fırat Çulha oğlu’nun onurlu sesinden başka…

“Hepimiz Ünsal Zor’uz” diyen ne bir yazı, ne bir slogan, ne bir gösteri, ne ses ne de seda var…

Niye ki?

Dergisiyse dergi…

Saldırıysa saldırı…

Cinayetse cinayet…

Gazeteciyse gazeteci…

“Basın özgürlüğü”, saldırı yalnızca Paris’te olursa mı tehlikeye giriyor?

Son olarak…

Sırlar kitabı Tilki Günlüğü’nün (*) 2. cildinin ilk sayfası “Son gününe yetişen” başlığı altında “Levha 17 Ekim 1989 Ünsal Zor… ‘Ünsal’ın kelime mânâsı, ‘silahlanmış adam’ demekmiş… ‘Şöhretlenmek’ ile ‘silahlanma’ arasındaki alâkayı enteresan buluyorum!..” diye başlıyor…

Artık ne demekse?

Bilenler anlatırsa biz de öğreniriz…

Harun YÜKSEL

* Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, cilt 2, Sayfa: 9, Nisan1992, İbda Yayınevi, İstanbul.

(Kaynak:Entellektüel forum-Millibirlik ruhu blog)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>