selim-gurselgil-ile-sohbet-roportaj

SELİM GÜRSELGİL İLE SOHBET – RÖPORTAJ

1990′lı yılların başından itibaren, İbda Cephesi şemsiyesi altında yayınlanan dergilerin hemen hepsinde, birçok tür ve mevzuda, çeşitli müstear imzalarla yazılar kaleme alan ve son bir senedir de ADIMLAR Platformu yazar kadrosuna dâhil olup, birbirinden kıymetli çalışmalarını adimlardergisi.com adresinde yayınlayan gönüldaşımız Selim GÜRSELGİL ile ADIMLAR AVRUPA okuyucuları için gerçekleştirdiğimiz sohbeti, büyük bir keyifle takdim ediyoruz.

***

1. Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için ADIMLAR AVRUPA olarak teşekkür ederiz. Biz sizi yakından tanıyoruz. Ancak yeni okurlarımızın da olabileceği varsayımı ile soralım… Selim Gürselgil kimdir? Ana hatlarıyla ve bilinmesini istediğiniz kadarıyla “kafa kâğıdınız…”

Estağfirullah, benim için gönüldaşlarımın davetine icabet etmek bir tercih değil, bir görevdir. Asıl söyleşi yapmaya değer gördüğünüz için ben teşekkür ederim.

Tabii özgeçmiş olarak sorulduğunda şu tarihte şu dergide yazdım, şu tarihte bu dergide yazdım, falanca yıllarda filanca hapishanelerde yattım diye anlatabiliyorum. Başka, düşündüğüm zaman öyle kayda değer bir söyleyeceğim yok.

Böyle alırsanız, ben kimim? Ben bir İbdacıyım. Pek genç yaşından beri Büyük Doğu – İBDA davasına gönül vermiş ve varoluşunu bu yolda aramış biriyim. Başkaları beni ne sanırsa sansın, ben kendime baktığım zaman bunun dışında söyleyebileceğim bir özelliğim yok.

2. Anlayışınıza sığınarak, işi biraz magazinselleştirelim… İbdacı olmadan önce bir futbolcu geçmişiniz var. Hatta Fenerbahçeli olmanıza karşın, Galatasaray altyapısında oldukça önemli bir yıldız adayı olduğunuz söyleniyor… Sizinle aynı kadroda bulunanlar arasında, sonradan uluslararası bir kariyer edinen bazı isimler de var. Hayat bu istikamette akıp giderken, birden İBDA fikriyatı ile tanışıyor, bir anda şatafatlı bir gelecek ihtimalini elinizin tersiyle itip, hayatınıza bambaşka bir yön çiziyorsunuz. Hikâyeyi sizden alabilir miyiz? Nasıl oldu? İbdacı olma serüveniniz, vesileler ve vesileler…

Evet, öyle bir geçmişim var. İbdacı olmadan önce benim için dünya toptan ibaretti. Ortaokul, lise yıllarımda diyeyim. Yani öyle de taşkın bir mizacım vardı ki, zaten haftanın 5 günü, 6 günü sahadayım, boş zamanlarımda da tribüncülük yapıyordum. Hatırladıkça ilginç gelir bana, belki mevzunun kendi mantığı içinde baktığınızda bir gariptir de: Sırtımdan Galatasaray formasını çıkarıp Fener bayrağına dolanıp yollara vuruyordum.

Hep büyük bir futbolcu olacağımı düşünüyordum. Beni engelleyebilecek tek hastalık ise tribüncülüktü. İşte lise çağında müzik ilgileri vardı, gönül işleri vardı, okumaya vesaire ilgileri vardı arkadaşların; oysa top benim için öyle bir itminandı ki, onun alternatifi, antitezi yine toptu.

Fakat öyle olmadı. Lise son sınıfta, yayınlanmış İbdacı dergileri ve onlar vesilesiyle İBDA Mimarı’nın eserlerini görünce, futbolun bütün büyüsü bende bir anda gitti. Tam da 18 yaşıma doğru gidiyordum, profesyonel olacaktım. Çok ani oldu her şey. Sert bir karar aldım. Tabii çok üstüme geldiler; ailem, kulüp, akrabalar, mahalleliler, tanıdık tanımadık herkes. Kolay olmadı kararımın arkasında durmak. Hele benimle beraber oynayan arkadaşların birer ikişer ünlü olmaya başlaması, hatta benden daha kötü olanların bile ciddi paralar kazanması duyuldukça…

Ben sadece İbdacı olmak istiyordum. Sonradan bunun altını da doldurmam gerektiğini hissettim: İbdacı olmak ama ne? Felsefe okumaya yönelik dayanılmaz bir şevk geldi içime. Bir sene aradan sonra imtihana girdim, kazandım ve artık üniversiteye adımımı attığım andan itibaren kendimi gönül verdiğim dava ile, İBDA ile tamamen içiçe hissetmeye başladım.

Bilmiyorum çok mu uzattım ama böyle oldu kısaca.

3. İlk olarak Ak-Doğuş’ta görünmenize karşın, Selim Gürselgil yazılarının patlama yaptığı süreç, esasen Taraf Dergisi yılları… Bu aynı zamanda İbda Cephelerinin de en hareketli dönemi… Taraf yıllarına ait söylemek istediğiniz, bilmemizde mücadele adına yarar gördüğünüz neler anlatmak istersiniz? Tabii, bu süreci Körfez Krizi ve Amerika’nın 1991 saldırısından itibaren ele alabilirsiniz…

İlk olarak Ak-Zuhur’da başladım ama bu çok kısa ömürlüydü. Doğrusu benim için Taraf, bütün yazarlık ve dava hayatımı tutan bir temel, bir okul oldu. Taraf’ta yazmaya başladığımda 19 yaşındaydım ve bir anda çok büyük ilgi çektim. Çok yazıyordum ve yazdıklarım beğeniliyordu da.

İlk hapse girdiğimde 20 yaşındaydım, henüz 21 bile değildim. Benzetmemi mazur görün, gönüldaşlar hapiste beni bir tür “harika çocuk” gibi görüyorlardı. Bana çalışmam için bir masa temin etmek için hapishane idaresine karşı isyan tehdidi savurdular. Sonuçta koğuşta bir tek benim çalışma masam vardı ve adeta koğuştaki diğer herkes ayrı, benim bir masada çalışmam için üstüme titriyorlardı. Beni el bebek gül bebek büyütüyorlardı diyebilirim. Ali Osman Bey’in çok hakkı vardır üzerimizde. Metris’i bizler için bir yuva, düşmanlar için bir korku kalesi yapan oydu. Yeri gelince tafsilatıyla ve şükranla anlatacağım.

Haftalık Taraf çıkınca bu sefer bütün koğuş bir gazete bürosuna dönüştü. Rahmetli Ünsal Zor ile ben, 16-17 masadan oluşan bir çalışma ekibi kurduk. Her masa belli bir mevzuda dosya tutuyor, fikri takip yapıyor ve rapor hazırlıyordu. Bu raporlar benden geçerek son şeklini alıyor ve dergiye gidiyordu. Haftalık Taraf’ı uzun süre böyle yoğun ama son derece disiplinli ve profesyonel bir anlayışla yürüttük.

Bugün halen dergilerde o dönemde yaptığımız bu organizasyon ve disiplini görmem. Haftalık Taraf, Meclis’te soru önergelerine konu olmuşsa, basında büyük bir yer işgal etmiş ve adeta yeri yerinden oynatmışsa, onda bu tür bir çalışmanın payı vardır. Şehid Ünsal Zor’un aslan payı vardır. Onu imkân bulursam uzun uzun anlatmak isterim. Onunla çalışmak gerçekten dünyanın en keyifli işlerinden biriydi.

Taraf başka bir şeydi. Hem benim için, hem de ülke için. Gördünüz sonradan; üslubunu, tarzını, şeklini, hatta ismini bile taklide kalktılar. Ama bu bir ruh işidir. Ruh dışarıdan alınmaz, içten gelir.

4. Hemen her konu ve türde yazdınız. Ve çok yazdınız… Yazı hayatınız boyunca da, çok yazmanın tabii zorunluluğu olarak pek çok müstear imza kullandınız. Şimdi eski dergilere baktığımız zaman hangi yazının kime ait olduğu zaman zaman muğlakta kalıyor. Bizim hatırladığımız, Feyyaz Aksakal imzasıyla felsefe yazıları, Hasan Avcıoğlu olarak hikâyeler, Remzi Vatansever adıyla Kayan Yıldız Sırrına Şerh Denemesi yazdınız. Tabii daha pek çok imza kullandığınızı da biliyoruz. Hepsini hatırlıyor musunuz? Bugüne kadar kaç müstear kullandınız; listelemek hiç aklınıza geldi mi? Eski dergilere baktığınız zaman, size ait yazıları tanımakta zorlandığınız oluyor mu?

Evet, hemen her konu ve türde yazdım. Sayısını hatırlamadığım kadar çok müstear isim de kullandım, isimsiz de yazdım. Şimdi geriye baktığım zaman onları toparlayamıyorum. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi, bazılarını ben mi yazdım başkası mı şüpheye düşüyorum.

Neden öyle oldu, tam bilemiyorum. O dönemde düzenli yazan arkadaşların sayısı çok fazla değildi. Bana çok iş düşüyordu. Bugün artık öyle değil. Birçok alanda yetişmiş veya yetişme yoluna girmiş kalem erbabı arkadaşlarımız var. Bana pek de iş düşmüyor. Zaten düşecek olduğunda da eski enerjiyi ve zamanı bulamıyorum.

Çok yazmak o kadar da övünülecek bir şey değil. Belki belli bir alanda yoğunlaşsaydım daha iyi olurdu; en azından o alanda yetkinleşirdim. Her alanda çalıştığım için hiçbir alanda belli bir seviyeden öteye geçmem mümkün olmadı. Yani kemmiyet, bir yerden sonra keyfiyetin aleyhine işliyor.

Bugün hayattaki en önemli hedeflerimden biri eski yazılarımı toplayabilmek. Oysa dediğim gibi buna zamanım ve enerjim yok. Diyelim, bir şekilde toplamayı başardım; bu sefer de ne onların yayıncısı var, ne okuyucusu. Belki bir gün zamanı gelir diye kâh ümitlendiğim oluyorsa da, o gün hiç yakın görünmüyor ve sağlığımıza yetişmeyebilir.

Ama toplanmalı tabii ki. Onlar ne de olsa çok genç yaşımızın ve fazla fazla heyecanlarımızın ürünleri. Bugünden baktığınız haliyle bir işe yaramaktan uzak; benim “Aklıselimin İcapları”nda bir nebze başardığım gibi, mutlaka bugünkü şuurumuzun süzgecinden geçmeleri ve bu şekliyle harp sahasına sürülmeleri gerek.

5. Yayınlanmış kitaplarınızın bir listesini alsak… Taa en başından… Buna karşın, tamamlanıp, yayınlanmamış kitap bütünlüğünde eserler de var mı?

Titreme ve Oluşum isimli iki romanım var. Bunların birincisinin mevcudu kalmamış olabilir. Büyü ve Dua ile Bir Peri Masalı adında iki şiirimsi çalışmam var; bunlardan birincisi yeterince olgunlaşmadan yayınlandı, biraz aceleye geldi ve zayıf kaldı. Fikrin F’si, Aklıselimin İcapları, Altüst Oluşun Sebepleri, İbda Külliyatı adında fikri çalışmalarım var; bunların da birincisinin pek mevcudu bulunmuyor. Yani ne yapmış, 8 tane mi?

Yayınlanmamış daha çok tabii. Bunlarda birazı yayına hazırsa da, bir espri yapayım, yayınlanması için objektif şartların tahlili iyi netice vermiyor. Yayına hazır olmayan, hatta daha fazlası hapiste bitirildiği haliyle halen el yazısıyla duran birçok çalışmam da var. Onların akıbeti ne olacak hiç bilmiyorum.

6. Yarım kalan Kayan Yıldız Sırrına Şerh denemesi ne durumda? Okuyucu onları bir daha görebilecek mi? ADIMLAR için güncellemeyi düşündüğünüz yazılar arasında o da var mı? Veya kitaplaşacak mı?

Kayan Yıldız Sırrı için Şerh Denemesi ile bir dönem internette yayınlanan Tiyatro Bitti. Bunlar ilk sırada ele almak istediğim çalışmalar. Ancak bu durumu yukarıda söylediklerimle değerlendirin. Yakın zamanda bu çalışmaların yapılabilmesi imkânsız, uzun vadede ise ne olacağı belirsiz.

7. Selim Gürselgil’i bulmuşken eski Yunan’dan ve mitolojiden söz açmamak olmaz. Siz bir dönem bu konuları ısrarla yazdınız. İslâm tasavvufu ekseninde Yunan mitolojisini örnekleriyle izaha çalıştınız. Seneler sonra İBDA Mimarı Salih MİRZABEYOĞLU bu hususta dünyada örneği görülmedik nevi şahsına münhasır bir eser kaleme aldı: ESATİR ve MİTOLOJİ. Bu eserin özellikle size çok şey söylediği düşüncesiyle soruyoruz… Yunan mitolojisinde ne arıyordunuz veya onunla neyin kavgasını veriyordunuz? Esatir ve Mitoloji ışığında bu eski çalışmalarınızın değerlendirmesini yaptınız mı? Bu genel çerçeve içinde mevzuya dair neler söylemek istersiniz?

Şimdi bu mitoloji konusu açılınca benim aklıma hep sevgili Hakan Yaman gelir. Çünkü ben mitolojiyi onda keşfettim. 97 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, onda bir hafta misafir kaldım. Gündüzleri o ve eşi Hülya Hanım işe gidiyorlardı ve ev bana kalıyordu. Hakan Yaman’ın kütüphanesi de çok zengindir. Orada ismini hep duyduğum ama bir türlü ele geçiremediğim Halikarnas Balıkçısı’nın bir eserine başladım. Kitap beni o kadar sardı ki, İstanbul’a döndüğümde kendimi bir mitoloji tutukunu buldum. Hemen bir sürü kitap edinip mevzuya vargücümle daldım.

Mitolojide, Peygamberler Tarihinin salkım saçak bir görüntüsünü bulursunuz. Her ne kadar bazı şeyler asıl kaynaktan gelirken, bazı şeyler sonradan üretilmiş olsa da… Bunları tamamiyle ayırd etmek çok zordur; adeta uçsuz bir ummanda yüzerken, aynı zamanda çıplak elle balık avlamak gibi… Ben böyle bir sezgiyle mitoloji çalışmalarına başlamıştım. Sonra Metris’te Kumandan ile konuşurken, bu mevzunun da ısrarla üzerinde durdu ve hatta orada bir etüd yaptırdı. Orada bana öyle bazı ipuçları verdi ki, bunlar sezgilerimin çok ciddi tezler haline getirilmesi noktasında beni yüreklendirdi.

Nihayet Esatir ve Mitoloji çıktı. Ben de sizin tahmin ettiğiniz gibi tahmin ediyorum: Benden daha çok hiç kimseyi sevindirmiş olamaz. Muazzam bir eser. Ben üç dört yıl önce bir internet sitesinde İBDA Külliyatı’nı dilim döndüğünce tanıtırken en çok Esatir ve Mitoloji’yi elimden bırakamadım ve en çok onu anlattım.

İyi hatırlattınız, Adımlar’da bundan sonraki yazı dizisi bu olabilir. Esatir ve Mitoloji…  

8. Bu güzel sohbet için teşekkürlerimizi sunarken, son olarak, ADIMLAR AVRUPA okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Şöyle diyelim, genel olsun biraz temenni niteliğindeki mesajım:

Öncelikle Büyük Doğu – İBDA’nın ana fikirleri, temel kültürü, gayesi, davası, dost ve düşman kutupları, estetiği, diyalektiği, dili Büyük Doğu – İBDA’nın kendisinden tahsil edilmelidir. Günlük politik itiş kakışlar içinde hapsolup kalmadan, fikir, gelmekte olan Fikir Çağı – İbda Çağının muhatabından beklediği keyfiyet ve vazife şuuruyla okunmalı, düşünülmeli, tartışılmalıdır. İnsanlar fikri eğlencelik olarak görüyorlar, çoğunluk hiç görmek bile istemiyor: Siz fikri size yapma mükellefiyeti yükleyen, sözgelimi ışığı gelince uyanmak ve kalkmak gereken bir sabah aydınlığı olarak görünüz.

Bununla beraber; Adımlar kadrosunun kıymetini biliniz. Ben içinde olsam, olmasam, bir şey değişmez. Buradaki arkadaşlar, bu davanın içinde yetişmiş, yıllar yılı bu dava uğruna binbir ateşin çemberinden geçmiş, yapmış, yapılana şahit olmuş, yapılanlar ve yapılması gerekenler üzerine düşünmüş, her vesileyle de düşünen, tartışan, araştıran, kollayan çok değerli arkadaşlardır. Katıldığınız, katılmadığınız, hoşunuza giden, gitmeyen şeyler olabilir; ama onlar hakkında düşmanların iğvasına kapılmadan değerlendiriniz. En iyisi, siz de onlardan biri veya onların destekçisi olunuz.

 

Nihan Öztürk

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>