selim_gurselgil_murat_bardakci_tarihin_arka_odasi_2-630x325

Selim GÜRSELGİL Yazdı: MURAT BARDAKÇI: BİR HAFIZA VEYA ŞAHSİYET SORUNU

31 Ağustos günü bir gönüldaşım bir mesaj attı. “Murat Bardakçı, bugün Habertürk’teki yazısında senden bahsediyor galiba” diyor. Hayırdır inşallah dedim, Murat Bardakçı benden niye bahsetsin? Ne gibi bir ortak noktamız olabilir?

Merakla açtım, baktım. Murat Bardakçı yazısına şöyle bir başlık koymuş:

İşte meydan burada! Bu palavraların bana ait olduğunu ispat edin!

Bir göz gezdirdim, benle ilgili bir şey yok. Fakat yazının “BUNLARI GÜYA BEN DEMİŞİM!” ara başlıklı son bölümüne gelince neyin sözkonusu edildiğini görmem zor olmadı. Şu:

Bundan birkaç sene önce çıkmış bir kitabın tanıtım yazısında da ismimin âlet edildiği bir başka yalandan, geçenlerde bir okuyucumun gönderdiği e-mail sayesinde haberdar oldum…

“Kitap” olduğu iddia edilen garabetin reklâmını yapmamak için yayının ismini vermiyorum ve bir tarafından bana atfen bir şeyler uyduran kişinin okur-yazarlığı ile ilmî seviyesinin nasıl yerlerde süründüğünü görebilmeniz için de tuhaf imlâsı ile üslûbuna dokunmadan, aynen naklediyorum:

Adam “Aktüel tarihçi Murat Bardakçı, bir televizyon proğramında, Mustafa Kemal ile Vahîdüddin arasında haberleşmenin İzmir’in kurtuluşuna kadar hiç kesilmediğini, bu haberleşmeye dair evrakların bir devlet kurumu tarafından saklandığını ve halka açıklanmadığını, o devlet kurumunun Genelkurmay Arşivi olmadığını, sözkonusu evrakı kendisinin gördüğünü açıklamıştır. Demek ki, milletçe henüz “Logos-Fikir Çağı”mız gelmemiş, “Mitos -Masal Çağı”nı idrak etmekteyiz; adına “idrak” mi, “idrakin iğdiş edilmesi” mi denir, bilemediğimiz…” diyor!

Tekrar olacak ama, söylemem gerekiyor: Bu sözler bana ait değildir, hiçbir televizyon programında böyle birşey söylemedim, üstelik bunları ortaya atanlar kadar cahil olmadığım için söylemem de imkân haricinde!

Böyle bir tuhaflığı benim ağzımdan ortaya atıp varakpâresinin reklâmında kullanan kişi şayet azıcık hayâ hissine sahip ise bu saçmalıkları hangi kanalda ve ne zaman ettiğimi bulur, görüntüsünü yayınlar ve beni utandırır!

Tepemden aşağıya kaynar sular döküldü. Yazarın bahsettiği, benim “Altüst Oluşun Sebepleri / Milli Mücadele Tarihine Giriş, 1908 – 1923” isimli kitabımın önsözünden iki paragraftı. Kitap, hazırlığına 3 yılımı verdiğim, akademik seviyede dahi ilgi gören ciddi bir çalışmanın ürünüydü. Kitap tam yayın aşamasına geldiğinde, Murat Bardakçı’nın televizyondaki bir programına denk gelmiş, orada ettiği enteresan bir iki sözü, kitabın önsözünde kullanmıştım. Şöyle:

Efsane ve hurafelerden arındırılmış bir Millî Mücadele Tarihi, bugüne kadar pek çok defa yazılmak istenmişse de, bizce bütün bunlar yetersiz, yerli yerine oturmamış ve bir “Millî Tarih Şuuru”na bağlanamamıştır. Acıdır, fakat itiraf etmek zorundayız ki, bugüne kadar tarihçilerimiz, tarihimizin bu en hassas döneminin gerçek tarihini yazamamışlardır.

Bunun birkaç sebebi vardır. Birinci sebeb; kuşkusuz, efsane ve hurafelerin, tarihte benzeri görülmemiş şekilde, Millî Mücadele Tarihimiz üzerinde kanlı bir saltanat kurmuş ve onlara inanmayacak olanlara söz hakkı bırakmamış olmalarıdır. İkinci bir sebebse; bugüne kadar sözkonusu devremize dair yabancı kaynaklardan ve arşivlerden istenilen şekilde yararlanılamamış olmasıdır. Zirâ, bu devre dair en önemli yabancı arşivler hâlen açılmamış, açılanlar ve yazılanlar da, ekseriyâ efsane ve hurafelere inananlar tarafından ve sansürlenerek tercüme edilmiştir.

Sansür, efsane ve hurafeye inananların en vazgeçilmez silâhıdır. Bu silahı düşünen dimağlar üzerinde kullanmadıkları takdirde, efsane ve hurafelerinin saltanatının sarsılacağını vehmederler. Meselâ, Latife Hanım gibi en masum birinin yazdıklarından bir kısmı bile, hâlen efsane bekçileri tarafından zincirlenmiş ve kilitlenmiş vaziyette olup, gün ışığına çıkacağından ölüm korkusu duyulmaktadır. Geri kalanına revâ görülen muameleyi, tahmin bile edemezsiniz!

Aktüel tarihçi Murat Bardakçı, bir televizyon proğramında, Mustafa Kemal ile Vahîdüddin arasında haberleşmenin İzmir’in kurtuluşuna kadar hiç kesilmediğini, bu haberleşmeye dair evrakların bir devlet kurumu tarafından saklandığını ve halka açıklanmadığını, o devlet kurumunun Genelkurmay Arşivi olmadığını, sözkonusu evrakı kendisinin gördüğünü açıklamıştır.

Demek ki, milletçe henüz “Logos – Fikir Çağı”mız gelmemiş, “Mitos – Masal Çağı”nı idrak etmekteyiz; adına “idrak” mi, “idrakin iğdiş edilmesi” mi denir, bilemediğimiz…

Murat Bardakçı bu on iki paragrafı alarak, ben öyle sözler etmedim, bunlar palavra, hadi ispatlayın ettiysem havasında bana öyle bir yükleniyor ki, tepemden aşağıya kaynar sular dökülmesinin asıl sebebi de bu. Neyini ispatlayayım? Üzerinden yıllar geçmiş, senesi bile meçhul bir yayın. Onlarca bölüm var ortada ve herbiri 4’er saat uzunluğunda; bunları tek tek tarayıp nereden bulacağım o sözü?

Murata Bardakçı’ya twitter’dan ilk verdiğim tepkide bu duygu altındaydım ve yüzlerce “Tarihin Arka Odası” programını tek tek taramaya hiç niyetim yoktu. Bu yüzden, onun üslubuna uygun olarak, “ben sizi utandırmayayım da sizin gibi birinden alıntı yaptığım için kendim utanmakla kalayım” tadında cevap verdim.

Çevremin ısrarıyla, yaklaşık bir tarih tesbit edip, karşıma çıkan ilk videoyu dinlemeye başladım. İlk gün 1.30 saat kadar dinledim ve hiçbir şey bulamadım. Dinlerken bu programı neden hiçbir aman oturup da izleyemediğimi tekrar hatırladım. Bir sürü ıvır zıvır, curcuna arasında dişe dokunur bir iki söz bekle dur!

Bu arada Murat Bardakçı, öylesine bir inatla ve bir sürü hakaret eşliğinde beni yalanlıyordu ki, doğrusu, işittiklerimi yanlış anlayıp anlamadığımdan ben de şüphe etmeye başlamıştım ve acaba aradığım şey karşıma çıkarsa beni mi yoksa Murat Bardakçı’yı mı yalanlayacak diye şüpheye düştüğüm de oluyordu.

Neyse, Allah yardım etti, imkansız gibi görünen bu işi başardım. 27 Kasım 2010 tarihinde yayınlanan “Tarihin Arka Odası” programının 2 sa. 18. dk’sından itibaren Murat Bardakçı şöyle konuşuyordu:

“Şimdi seyircilerimiz çok soruyorlar… Ee… Vereyim cevabını efendim… Atatürk’le Vahdettin’in yazışması var mıdır? Sultan Vahdettin’in… Kurtuluş Savaşı yılları boyunca yazışmışlardır. O yazışmalar yalın yayınlanmadı. Yazıştılar. Sadece tek bir yazışmayı ben yayınlamıştım.”

Sonra Atatürk ile Vahdettin’in Almanya fotoğrafını ekrana getiriyor; bunun üzerine Erhan Afyoncu ve Pelin Batu ile laflamaları oluyor.

Ardından, yayınladığını ama keserek yayınladığını söylediği Atatürk’ün Vahdettin’i Ankara’daki Meclis açılışına davet eden 26 Ocak 1920 tarihli mektubunu gösteriyor; bunun üzerine laflamalar yapıyorlar.

Ve videonun 2 sa. 20 dk’sından itibaren Murat Bardakçı yeniden şu sözleri söylüyor:

“Fakat İstiklal Harbi boyunca, büyük taarruzun, daha doğrusu İzmir’in kurtuluşuna kadar devamlı haberleşme olmuştur. Bu mektuplar yayınlanmadı. Bir devlet kuruluşunda muhafaza ediliyor. Çok soru gelecek. Peşinen söyleyeyim. O devlet kuruluşu Genelkurmay Başkanlığı falan değildir. (Gülüşmeler) Böyle hepsi muhafaza ediliyor.”

Şimdi benim Altüst Oluşun Sebepleri’nn önsözünde yazdıklarımı tane tane hatırlayalım:

Aktüel tarihçi Murat Bardakçı, bir televizyon proğramında,

Mustafa Kemal ile Vahîdüddin arasında haberleşmenin İzmir’in kurtuluşuna kadar hiç kesilmediğini,

bu haberleşmeye dair evrakların bir devlet kurumu tarafından saklandığını ve halka açıklanmadığını,

o devlet kurumunun Genelkurmay Arşivi olmadığını,

sözkonusu evrakı kendisinin gördüğünü açıklamıştır.

Altalta koyarak bir daha bakın: Sözlerimin içinde bir “yalan” var mı?

Üstelik kulağımla işittiğim ve aylar sonra yazdığım bir sözü, en ufak mikyasta tahrif etmiş miyim?

Mahut şahsa bir iftira atmış, onun sözlerini çarpıtmış veya özce zedelemiş miyim?

Herhalde az çok insafı olan herkes bu soruların üçüne de “asla!” diye cevap vereceklerdir.

Pekala, Murat Bardakçı neden tam tersini söylüyor? Neden “ben bunları söylemedim, hodri meydan” diye hörelenip bir de üstüne türlü hakaretler ediyor.

Bakın, benim kitabıma istediğiniz hakareti edebilirsiniz. Beğenmeyebilir, karşı çıkabilir, yerden yere vurabilirsiniz. Elimden geldiği kadar ciddi bir eser ortaya koymaya çalıştım. Buna “yalan, iftira, palavra” demek, o bambaşka bir şey! O, doğrudan doğruya şahsiyete bir saldırıdır!

Ben “aktüel tarihçi” değilim, “magazinel tarihçi” hiç değilim. Hatta bir tarihçi de değilim. Tarihe bir fikrin takibi ve bir şuurun izdüşümü olarak bakan bir “fikir işçisi”yim. Büyük Doğu – İBDA tarih tezinin yakın tarih üzerine bir denemesiyim. Şu halde ki, bu tür bir saldırı ve hakaret için yanlış hedef seçilmiş diyebilirim:

Sütte hile olur bizde olmaz!

Murat Bardakçı bu gürültüyü neden yapmış olabilir? Veya yazısının diğer kısımlarında ne kadar haklı olduğunu bilmiyorum; beni bu hezeyana neden katmış olabilir?

İki ihtimal var: Ya hafızası, kendi söylediği sözleri hatırlamayacak kadar zayıf; ki bu takdirde çalıştığı gazetenin bu yazıyı bir ihbar kabul edip yazarın bir hekime göstermesinde fayda var… Yahut, bir şahsiyet sorunu, bir ego sorunu olabilir; ki benim korktuğum da asıl bu ihtimal.

Zira bahsettiğim programında daha başlarında buna benzer bir durumla daha karşılaşıyoruz. Pelin Batu, Bardakçı’ya, “kitabınızda şöyle bir söz ediyorsunuz” diye bir şeyler söylemek istiyor. Murat Bardakçı anında yalanlıyor, “Ben öyle bir söz söylemedim” diyor. Pelin Batu, “sayfa numarası verebilirim” diye ısrar edecek oluyor. Bardakçı onu bastırıyor ve susturuyor.

Bunu görünce anladım: Bu bir hafıza sorunu değil, şahsiyet sorunu! Birisi bir söz ediyor ve iki adım sonra onu yalanlama ihtiyacı hissediyorsa ve bunu sık sık yapıyorsa ve çocuk da değilse, kusura bakmayın ama bundan en çok utanması gereken, ondan “tarih” konuşmasını isteyenler ve onu “tarih” konuşuyor diye dinleyenlerdir.

Daha kendi söylediklerini hatırlamayan adamdan tarih mi dinlenir?

Selim GÜRSELGİL

Murat Bardakçı’nın “söylemedim” dediği sözlerinin video kaydı:

http://www.adimlardergisi.com/selim-gurselgil-yazdi-murat-bardakci-bir-hafiza-veya-sahsiyet-sorunu/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>