seyahat-notlari-4-son-endulus-duserken

Seyahat Notları 4 (Son) -Endülüs Düşerken!- / Suat KURSAT

“O sıralar sultan olan Ebu’l Hasan Ali gücünü dünyaya göstermek için iki günde bir, iki haftada bir askerlerine gösterişli yürüyüşler yaptırmaya karar vermişti; fakat tek güç Tanrı’dır ve Tanrı böbürlenen insanları sevmez…”

“Birden gökyüzünde kapkara bulutlar belirdi. Öylesine apansız gelmişlerdi ki güneşin ışığı bir cinin üfleyip söndürdüğü lamba gibi kararı vermişti. Gün ortasında gece olmuştu. Sultan buyruk vermeden oyun durdu, çünkü herkes evrenin ağırlığını omuzlarında duyuyordu.” (Amin Maalouf/Afrikalı Leo)

Endülüs düşerken El Hamra ve Granada’yı gözümde canlandıran satırlar zihnimde bir işkence aleti gibi ızdıraba neden olurken roman kahramanının annesi tarafından “uğursuz gün” olarak adlandırılan o şaşalı son gösteriyi bitiren azgın dalgaları gözümde canlandırdığım Karadeniz’in dalgaları ile ürperiyordum…

Bir yanda akan Sakarya, öbür yanda Melen, bir gece yarısı azgınlaşan dalgalarıyla fırtınaya tutulmuş Karadeniz, çakan şimşeğin aydınlığında ürkütücü heybeti ile. Dağların arasından ağır ağır akıp gelen Maden deresinin serinleten suyu ve başı dumanlı Çam Dağı… Uçsuz bucaksız arazilerde “ve yeryüzüne dağılıp rızkınızı arayın” ilahi buyruğunun tecellisi bereketli topraklar…

Bunca güzelliğin arasında beni bu güzellikleri seyretmekten alı koyan neydi? Yıldızları seyrederek tefekkür etmekten, acziyetimizi idrak edip Sonsuzluğun sahibinin eşsiz sanatını görmenin sevincinden alıkoyan neydi? Neydi bu ürpertinin kaynağı?

Bugün geldiğimiz noktada iklim değişikliği, ozon tabakası, sera gazı konuşur olduk. Yeryüzünü ifsad ettiğimiz yetmedi gökyüzünü de ifsad eder olduk bitmek tükenmek bilmeyen iştahımızla. Hollywood filmi sahnesine dönüşen doğal afetler ile mücadeleyi konuşur olduk. Yeryüzünü kan gölüne çeviren vampirler yaşasın diye harıl harıl toprağı yarıyor maden çıkarıyoruz, ağaçları kesiyor yok ediyoruz. İhtiyaçlarımız arttıkça betondan barajlar inşa ediyor doğal alanı yok ediyoruz. Önüne geçilmeyen kentleşme ile tarım ve hayvancılığı öldürüyor, küresel şirketlerin işçileri hâline geliyoruz.

Bir zamanlar tahıl ambarı olan Anadolu bugün buğday, mısır ithal ediyor. Fındık üretiyor, üretici düşük fiyatlar ve yüksek maliyetler altında ezilip nefes alamaz hale getiriliyor. Küresel şirketler milyonlarca “dolar” kazanıyor markalaşıp. Hayvancılık yüksek yem ve bakım giderleri altında can çekişiyor. Birçok hâne sofrasına et koyamıyor, insanımızın doğasını alt üst eden ucuz market ürünleri ile beslen(em)iyor. Ucuzluk adı altında bir sünger gibi parayı emen market zincirlerinin barbar ve hayâsız saldırıları karşısında tarumar olan küçük esnaf soluğu bir küresel şirketin fabrikasında işçi olarak alıyor. İbadetlere dahi pisliğini bulaştırmaya çalışan modern çağın tefecileri kredi adı altında insanımızı; memuru, işçiyi, köylüyü, çiftçiyi sömürüyor, köleleştiriliyor. Ev, araba kredi ile, kurban, hac kredi ile!

Simdi beni bu güzelliklere dalıp tefekkürden alıkoyan manzara karşısında, büyük zaferin (Malazgirt zaferinin) yıl dönümünde şunu sormayı elzem görüyorum: düşman bu toprakları işgâl etseydi bundan farklı ne yapardı?

Bu toprakları “işgâl ordularının yapamayacağı bir cinayetle” hem ruh plânında hem de maddî plânda köleleştiren ve efendilerinin büyük bir iştâhla oturduğu sofraya sunan ve beton yığınları ile kibirlenip eteğini yere sürüye sürüye gezenler doğa ile savaşılmayacağını anlamıyorlar. Endülüs düşerken hamaset yapanlara ne kadar da benziyorsunuz!

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/seyahat-notlari-4-son-endulus-duserken/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>