sistem-krizi-adimlar

SİSTEM KRİZİ – A. Baki Aytemiz

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, daha o zamandan ortaya çıkacağı apaçık belli olan sistem krizini konuşuyoruz. Ki, tam da o dönemde Kumandan’ın “Adımlar” kitabını okuyoruz ki, malûm olduğu üzere Özal Cumhurbaşkanı olduktan sonra bugünküne benzer bir durum o gün de yaşanmıştı ki, Kumandan Mirzabeyoğlu, orada “sistem krizi”ne dikkat çekiyordu.

Nedir sistem krizi?

Adımlar Maraş büromuzda bu suâlin gündeme gelmesi üzerine, şöyle tarif etmiştik:

Bir esnaf düşünün, bir de babası olsun. Baba emekliye ayrılmış olmasına mukabil oğlunun dükkânından ayrılmıyor. Ayrılmadığı gibi işlere de burnunu sokuyor. Personeli istediği gibi tasarruf etmek istiyor, alacak-vereceğe karışıyor vs. Bu durumda o dükkân yürümez. Hem çalışanlar çift başlılıktan dolayı işlerini yapamaz hâle gelir, hem de iş yapacak olanlar, bu çift başlılıktan dolayı iş yapmaya yanaşmaz. Zira babanın verdiği sözü oğul tepelemekte, oğul babanınkini… Çalışanlar da kimin sözünü tutmaları gerektiğini şaşırmış haldeyse, o dükkân fazla sürmez, iflâs eder.

Mevcut hâldeki durumda, ancak ideal birliği sistem krizinin yaşanmamasının teminatı olabilir ki, daha dün kendi liderlerini satan ve gömlek değiştirmekle övünen kimseler arasında böyle bir şeyin mümkün olmadığı bedahet. Ve iktidar, bu açıdan bakıldığında, devri kabili mümkün olmayan bir şey ki, sistem krizinin derinleşmesi kaçınılmaz.

Ki, söylendiğine göre, Davutoğlu, Babacan ve diğerleri, borç almak zorunda oldukları Batıdaki finansçılara, “Siz Erdoğan’a bakmayın, asıl biz ne dersek o olur!” diye kendilerince teminat vermektelermiş.

Tabi Erdoğan’ın Merkez Bankası konusunda geri adım attığına da şahit olduk. Üzerindeki baskı karşısında ilk günkü gibi Merkez Bankasına saldırmak yerine, “hadi çözebilecekse çözsün bakalım, bunu çözmek onun görevi!” demeye başladı ki, bu, kendi açtığı mevzii terk etmek zorunda kaldığına, bu konudaki eleştiriler karşısında yalnız kaldığına delil olmakta… Erdoğan’ın benzer psikolojiyi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın milletvekili olabilmek için istifası sürecinde de yansıttığına şahit olduk. Beyanatlarında, yalnız kaldığını, terk edildiğini, ihanete uğradığını aksettiren Erdoğan, tek başına da kalsa mücadelesine devam edeceğini vurgulamak ihtiyacını hissetmekteydi.

Sistem krizini aşabilmek için ortaya atılan teklif Başkanlık Sistemi. Veya insan şunu da sormadan edemiyor, “acaba Başkanlık Sistemine geçmeyi zorunlu kılabilmek için mi, sistem krizi özellikle çıkartıldı?”…

Soruyu öyle de alsak, böyle de alsak, neticede asıl hesabı verilmesi gereken dava şu; Başkanlık Sistemi de diğer bütün sistemler gibi ruha nisbetle ceset, zamana nisbetle mekân hüviyetinde ve daha üst sistemin bir alt organizasyonu olarak ele alınabilecek bir keyfiyeti haizken, hâlihazırda bir ruh ve anlayış, bir zaman ve tarih şuuru ortaya koyamamış olan ve 13 yıl geçen iktidarları nihayetinde ülkede ruh ve ahlâk çöküntüsü ortadayken, Başkanlık Sistemi’ne geçseler ne olur, geçmeseler ne olur?

“Alet”, tabi olduğu ruh ve anlayışın ifade vasıtasıdır ki, AKP’nin 13 yıllık iktidarında hiçbir ruh ve ahlâk şahlanışına yataklık ettiğini bilen, duyan veya gören olmadığına göre, Başkanlık Sistemi’ne geçmeyi istemek, mevcut iflâs tablosunun üzerine biraz daha zaman kazanma girişiminden başka bir şey değil.

Mesele Başkanlık Sistemi’nden önce, hangi ruh ve ahlâkın hayata hâkim kılınacağı, yani “rejim” değişimi meselesi. Ortada böyle bir hedef ve gaye yok, sadece, Erdoğan’ın daha çok yetki kullanabilmek maksadıyla Başkan olabilme talebi var. Hadi Başkan oldun diyelim, ruh ve ahlâk inkılâbı yolunda ne teklif ediyorsun? Bu inkılâp, “ben Başkanım, hadi gerçekleş!” demekle olacak iş değil ki. İnsan, kendisinde olmadığı şeyi, başkasına veremez. Bundan dolayıdır ki, kendisinde bir şey olmayanlar, o şeyi, yetki kullanarak, “ol” diyerek, oldurabileceklerini zanneder, hâşâ ilâhlık iddiacısı hâline gelmeye başlarlar. İşte bunun için de daha çok yetki, daha yüksek makam ve saltanatlarını ifade edecek daha çok görkem ve şaşaa peşinde koşmaya başlarlar.

Başkan olup da ne olacak?

Daha çok otoyol, daha çok bina, daha çok havaalanı, daha çok, daha çok, daha çok…

Şimdiye kadar, ruh ve ahlâk imarı davasına dair, gerçekte ne gibi bir projesi vardı da gerçekleştiremedi? Böyle bir projesi olarak iktidara gelen bir parti, her Millî Eğitim Bakanı değiştirdiğinde, eğitim sistemini de değiştirir mi? İmam Hatipler ve başörtüsünün kısmî serbestiyeti gibi bir-iki şeklî değişiklikten başka temelde değişen ne oldu? Bütün ruh ve ahlâk davamız, sadece bu iki kalemdeki nisbî ve şeklî serbestiyete bağlanacak kadar ucuz ve bütün o çileler bunun için mi çekilmişti?

Şurasının altını bir kez daha kesin olarak çizelim ki, AKP iktidarı, sebep değil, neticedir. Kendisine gelinceye kadar olan İslâmcı mücadelenin neticesidir ve İslâmcı mücadelenin gerçek hedef ve gayesi de aslıyla AKP iktidar olsun diye değildir. Şimdi AKP bizim vermiş olduğumuz kan ve can pahası mücadelenin parsasını yiyor. Şehidlerin, gazilerin mücadelesinin gayesi AKP iktidarı olmadığı gibi, bilakis, bizzat kendileri, o günlerde bizlere, “siz yanlış yapıyorsunuz!” diye, bizi mücadeleden alıkoymak için ellerinden geleni yapmaktaydılar. Nihayetinde bizim haklı, kendilerinin yanlış olduğunu, Abdullah Gül’ün, Kumandan Mirzabeyoğlu’na hitaben, “siz olmasaydınız, bunlar 28 Şubat’ta Müslümanları katledecekti, teşekkür ederiz!” mealindeki özet cümlesi ortaya koymaya yeter.

Evet, dün biz haklıydık, bugün yine haklıyız!

Bize lâzım olan Başkanlık Sistemi değil, Başyücelik Devleti:

Başkanlık Sistemi ile aranan hakikatlerin de tecelli ettiği, edeceği sistem Başyücelik! İnşallah sıra ona geldi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>