siyaset-felsefesi-satyagraha-henry-david-thoreau-curzio-malaparte-sagduyu

SİYASET FELSEFESİ; SATYAGRAHA, HENRY DAVİD THOREAU, CURZIO MALAPARTE, SAĞDUYU – Selim GÜRSELGİL

Fikrî Kavramlar Üstüne Denemeler: 3 

SİYASET FELSEFESİ

Eski zamanlarda iyi ve başarılı sultanların, bütün alimleri ve mütefekkirleri başına toplaması, gerektiğinde onları uzak ülkelerden getirtmesi, onların öğütleri ve eleştirilerini dinlemesi, ihtişamının bir icabıydı. İskender ile Aristo, Alp Arslan ile Nizamülmülk, Fatih ile Akşemseddin bu tür bir ilişki içindeydiler.

Siyaset felsefesi, mütefekkir-sultan ilişkisi içinde, belki de felsefenin en eski, en köklü branşıydı.

Günümüzde ise genellikle ondan en çok siyasetçiler hoşlanmıyor. Bazen ayna gibi görünüyor onlara siyaset felsefesi, bazen kuyu gibi: Onların ilcaîliklerini, popülizmlerini, eyyamgüderliklerini yüzlerine çarpıyor; çoğu zamansa onu karanlık, korkunç ve anlaşılmaz buluyorlar.

Tabii ki her siyasetçinin aynı zamanda felsefeci olması gerekmiyor; ama eğer her şey gibi siyaset kavramının da yerli yerine oturması gereğinden söz edilecekse, o zaman her siyasetçinin fikirden hoşlanması iktiza ediyor. Hattâ daha fazlası; ona tabi olması.

Menderes ile ahbaplığı sırasında bu tecrübeden geçen Büyük Doğu Mimarı, Menderes’e yazdığı politik şiirinde şöyle der:

Fikir erkektir bizce
Politika müennes
Şehveti var, aşkı yok
Kaba kuvvete metres

Siyaset eğer kaba kuvvete metres ve popülizme odalık olmayacaksa, ona aşkını, idealini öğretecek olan fikrin ayak izlerini takip etmek, takip etmeye çalışmak zorundadır. Yoksa sonu, artist olmak için evden kaçan genç kızların hüsranı olur.

14 Haziran 2012

SATYAGRAHA

Satyagraha, “Sivil itaatsizlik” veya “pasif direniş” karşılığında kullanılan Hintçe kavram… 19. yy’da Henry Thoreau, “birey devlete kafa tutabilir mi?” sorusuna yakışıklı bir “evet!” cevabı verdikten sonra, Ghandi bu düsturu Hindû geleneği ile bağdaştırmış, sosyalleştirmiş, millîleştirmiş, İngiliz işgâli altındaki ülkesine uygulamış ve ona `Satyagraha`  adını vermişti.

Satyagraha`, başka dillere kolay tercüme edilemeyen bir kavram. Ruh kuvveti diyorlar, sevginin gücü diyorlar, doğrulukta sebat diyorlar… Söylenen bir çok şeyden anladığımız kadarıyla, yaklaşık olarak şu:

– Lâtif kuvvet, letafetin gücü; şiddetle değil letafetle direniş!

Ghandi bu yolla sivil itaatsizliği kitleleştirmiş, “silahsız savaş”ın şaheserini yazmıştır. Bu savaş sürekli, ısrarlı, yaygın, bütün zorluklara göğüs geren, icabında mermilere gövdesini siper eden, hapishanelere ve işkencelere aldırış etmeyen, tavizsiz bir direnişi öngörüyordu. Lâtif olması, ruhî olması, manevî olması bundandı. Özünde ne silah gücüne, ne kaba kuvvete, sadece maneviyat kuvvetine dayanıyordu.  

Herhalde bu yüzden olacak (maddiyata dayansaydı, durum değişirdi tabii!) bugünün müslümanlarının çoğunda yoktur bu anlayış. Kesin bir itaat altında mırın kırın ederler yalnız. 28 Şubat Süreci‘ni oldukça içinden yaşayanlardan biri olarak hatırladıkça, kitleye “darbeye direnç” yerine “otoriteye itaat” öğütleyen liderleri düşündükçe, hayıflanırım hep:

– Ah, biriniz, hiç olmazsa bir Ghandi maneviyatı taşıyaydınız, bu işler böyle m’olurdu şimdi?

Olmazdı, katiyen olmazdı. İman –olsaydı-, tankları ve uçakları yenerdi.

9 Mart 2012

HENRY DAVİD THOREAU

“Haksız Yönetime Karşı” adıyla Türkçeleştirilen ve “sivil itaatsizlik – pasif direniş”in şaheseri kabul edilen eserinde şunları söylüyor:

* Doğruya oy vermek, doğru için bir şey yapmak değildir. Bu sadece doğrunun üstün gelmesi yolundaki irademizi insanlara az buçuk duyurmaktır. Akıllı bir insan, doğruyu ne rastlantıya bırakır, ne de onun çoğunluk kanalıyla üstün gelmesini ister. Yığınların davranışlarında pek az fazilet vardır. Çoğunluk, nihayet köleliğin kaldırılması için oy verirse, ya köleliğe karşı ilgisiz olduğu için verir veya kendi oyuyla ortadan kaldırılacak pek az kölelik kaldığı için. O zaman da asıl kendisi köle olmuş olur.

* Senin verdiğin oy, parayla satın alınan bir ahlaksızın veya kiralık bir şerefsizin oyundan daha değerli değildir. Ah, nerede o gerçek insan; o boyun eğmez, o beli bükülmez adam?…

* En geniş ve en yaygın hata, desteklenmek için en çıkarsız fazilete ihtiyaç duyar. Bir hükümetin icraatını ve tedbirlerini tatminkâr bulmadıkları halde ona sadık kalan ve onu destekleyenler, hiç şüpheniz olmasın, gidişatın en şuurlu dayanaklarıdırlar (sorumluları); ve çoğu zaman yeniliklere de en çok onlar karşı çıkarlar.

* İnsanı haksız yere hapse atan bir yönetim altında dürüst bir insanın asıl yeri hapishanedir. Bugün devletin hür ve yılgın olmayan insanlara sağladığı biricik yer, hapishanedir. Böylece devlet bu insanları kendi içinden atmış olur ki, onlar zaten prensipleri dolayısiyle kendilerini safdışı bırakmışlardı. Burada bu insanların etkisiz kaldığını, seslerinin devleti artık pek etkilemediğini, o duvarlar arasında artık devletin düşmanı olmaktan çıktığını sananlar, doğrunun eğriden ne kadar güçlü olduğunu, haksızlığı az buçuk tatmış bir insanın haksızlığa karşı ne kadar büyük bir kuvvet ve etkiyle savaşabileceğini bilmiyorlar demektir.

* Bir azınlık çoğunluğa uyduğu sürece güçsüzdür; azınlık bile değildir. Ama bütün ağırlığıyla diretti mi, işte o zaman önüne geçilmez bir kuvvet olur.

* (Beyler), eğer sahiden bir şey yapmak istiyorsanız, istifa edin! Bir devletin vatandaşı onunla ilişkisini keser, memuru da işinden el çekerse, ihtilal başarılmış demektir. Ama isterse kan gövdeyi götürsün… İnsanın vicdanı zedelendi mi, kan gövdeyi götürmüş olmaz mı zaten? Bu vicdan yarasından, insanın asıl insanlığı ve ölmezliği akıp gider, ebedî bir yok oluşa doğru akar kanı. Bu kan akıyor şimdi!

….

Sakat laflar etmiş Thoreau. Bir insanın tek başına bir devlete kafa tutabileceği fikrini ortaya atmış; bunun mümkün olduğunu, kendi pratiğiyle, bizzat yaşayarak göstermiş. Ve hemen Ghandi’den başlayarak kendisinden sonrakiler üzerinde müthiş etkili olmuş.

(Thoreau, tek kişinin sivil itaatsizlik yoluyla devlete kafa tutmasını örnekleştirirken, Ghandi bunu kitle ile yapıyor; yığınların gövdeleriyle mermilere karşı çıkıyor.)

10 Mart 2012

CURZIO MALAPARTE

Malaparte, asıl adı Kurt Erich Suckert olan, İtalyan – Alman melezi, İtalyan bir yazar. Uzun yıllar önce, uzun bir yolculuk esnâsında, onun “Technique du Coup d’Etat” (Hükümet Darbesi Tekniği) adlı muhteşem kitabını okumuştum. Kitap, ihtilâl tarihi ve ihtilâl teknikleri üzerine o kadar güzel bir incelemeydi ki, bazı ülkelerde yasaklanmış olmasına şaşırtıcı değildi.

Misâl: Sovyetler’de yasaklanmıştı bu kitap. Çünkü Lenin ve Troçki’nin, Çar’ın kuvvetlerini nasıl alt ettiğini anlatıyordu. Tabii, herkes kendi devrimini ister de, kendine karşı devrim istemez. “Ağanın kakasının üstüne kaka olmaz” hesabı, bunlar, başkaları tarafından da kullanılabilir, tehlikeli bilgilerdir.

Yazar, evvelâ faşist eğilimli olmasına rağmen, Hitler ve Mussolini’ye getirdiği eleştiriler dolayısiyle, faşistler tarafından da yasaklandı. Hitler üzerine yaptığı incelemeyi hatırlıyorum. Hitler’i, defalarca ihtilâl fırsatı eline geçtiği hâlde bunu yapamadığı, cesaret edemediği, ancak “armut piş ağzıma düş” yolundan gittiği için “kadın mizaçlı” olarak niteliyordu.

Curzio Malaparte, Joyce ve Proust hayranı olduğunu sonradan öğrendiğim, üslûbuna ve bakış açısına hayran kaldığım bir yazar. Bulursam tekrar okur muyum? Hem de bayıla bayıla…

11 Şubat 2013

SAĞDUYU

“Sağduyu”, güce vicdanla, silaha fikirle ve ümitsizliğe cesaretle karşı koymanın şaheseridir. Bu eser kaleme alındığı dönemde, Amerika’da yaşayanlar, henüz “istiklâl” ve “devlet” denebilecek bir saadetin yabancısıydılar.

“Thomas Paine, 37 yaşında Amerika’ya geldiği zaman hiçbir mantıklı insan onu parlak bir geleceğin beklediğini düşünemezdi. O güne kadarki bütün hayatı birbiri ardınca başarısızlıklar ve hayâl kırıklıklarıyla geçmişti. Sanki tutunduğu her dal elinde kalıyordu. Yeni Dünya’ya henüz ayak basmış olan bu adamın, birkaç yıl içinde İngiliz dilinin en usta risâle yazarı, Amerikan tarihinin en mutantan şahıslarından biri, adı bütün İngiliz kolonileri, İngiltere ve Batı Avrupa’da bilinen bir siyasî tedhişçi ve ihtilâlci olacağına kim ihtimal verebilirdi? Âdeta yaptığı okyanus yolculuğu onun şahsiyet ve tabiatında mucizevî bir inkılâb meydana getirmiş ve onu bir gecede vasat bir adamdan alıp bir dehaya kalbetmişti.”

Sözünü ettiğimiz adam, 1737’de İngiltere’de doğdu ve ilk fikir ve hayat tecrübelerine orada girişti. Oradaki başarısızlıklarının ardından, bir dostunun delâletiyle, “Yeni Dünya” dedikleri Amerika’ya yelken açtı. Hemen iki yıl sonra (1776) yeri yerinden oynatacak “Sağduyu” isimli meşhur eserini verecek ve Büyük Britanya İmparatorluğu’na en büyük hezimeti tattıran fikrin ateşleyicisi olacaktı.

Sağduyu” nisbeten yumuşak bir girizgâhla ve şöyle başlar:

-“Önümüzdeki sayfalarda karşılaşacağınız fikirler, belki de çoğunluğun sempatisini toplayacak kadar çevreyle uyumlu değildir. Uzun zamandır yanlış düşünmemek bahsinde bir çeşit meleke kazanmış biri, sonunda fikirlerini doğru görmeye de meleke kazanır; ve böylece “umumî efkâr”ı temsil edenlerden şiddetli tepki görür. Bu şiddet zamanla azalır. Zaman, kafaları değiştirmekte, akıl ve mantıktan daha fazla iş görücüdür!”

Sağduyu”, daha yayınlanmasının üçüncü ayında 12 bin aded satılmış, bütün satış hacmi yarım milyonu aşmış ve o devrin Amerika’sındaki 13 kolonide hemen hemen herkesin okumuş olduğu tahmin edilen 47 sahifelik bir risâleciktir. Bu derece sür’at ve şiddetle rağbet görmesinde, hiç şübhe yok ki, bütün toplumun müşterek ızdırabına dokunucu –hâdiselerin can evine yuva kurucu- ve insanları yeni bir dünyaya özendirici bir aşkla kaleme alınmış olması, başlıca saiktir.

Dünya kitab tarihinde derhal ve doğrudan tesiri bakımından “Sağduyu” ile kıyaslanabilecek bir eser göstermek zordur. “Sağduyu”, Amerikan kolonileri ahâlisine, kendi istiklâlleri uğruna –hiçbir taviz ve tereddüde yer vermeden- savaşmaları için açık bir davetti. Bu insanlara, Büyük Britanya İmparatorlığu ve III. George Cenabları ile olan ihtilâflarının çözümünde tek yolun ihtilâl olduğu söyleniyordu. “Savaştan başka hiçbir şey bu meseleyi halledemeyeceğine göre” diyordu Paine;

Allah aşkına, artık tamamen esaretten kurtulmaya ve savaşmaya karar verelim. Kanunların koyduğu yasakların bedelini çok ağır ödüyoruz. Eğer bütün mücadelemiz bunun içinse, işgâl kuvvetine vergi ödemek kadar hizmet etmek de saçmalıktır!

Adından da anlaşılacağı gibi “Sağduyu”, güce vicdanla, silaha fikirle ve ümidsizliğe cesaretle karşı koymanın şaheseridir. Bu eser kaleme alındığı dönemde, Amerika’da yaşayanlar, henüz “istiklâl” ve “devlet” denebilecek bir saadetin yabancısıydılar. Amansız Büyük Britanya işgâli altında can çekişiyorlar ve tıpkı bugün ABD karşısında dünyanın geri kalanının içinde bulunduğu gibi, bu zulüm geçmez, bu kâbus bitmez, bu vahşi durdurulmaz zannediyorlardı.

Thomas Paine, fikir yumruğunu, canavarın en dinç olduğu çağda alnına dayadı; boşluğa kurşun atarcasına, peşpeşe darbeler indirdi; bu darbeler, ötedenberi aynı rüyâyı görenler arasında bir “dayanışma ruhu” ve bir “müşterek şuur” oluşturdu; derken karanlığın içinden, canavarın, o dakikaya kadar hayâl bile edilemez bir böğürtüyle yıkıldığı işitildi.

O gün, Avrupa’dan ayrılmış bağımsız bir Amerika düşü kurmak, bugün aynı şeyi Türkiye için düşünmek kadar akla uzaktı. Ancak bu hayâlin, çok geçmeden bir hayâlet gibi çabuk adımlarla Amerika kıt’asında dolaşmaya başlaması, korkulduğu gibi, kıt’anın yalnızlıktan ve güçsüzlükten çökmesine yol açmadı. O günün korkunç hayâli, ertesi günün kaskatı gerçeği oldu ve bilindiği gibi, ABD bugünkü “süper güç” vaziyetini, Büyük Britanya pençesinden kurtulmaya, tek başına hareket etmeye ve hiç kimseye tek kuruş borçlu olmadan kendi öz gücüyle kalkınmaya dair o günkü sert kararına borçludur. Bu “karar”ın metnini, Thomas Paine’den okuyalım:

-“Vahşi ve menfur tabiatlı İngiliz firavunu’nu ebediyyen reddediyorum. ‘Cumhurun babası’ nâmını alıp da onlar kılıçtan geçirilirken hissiz kalan ve tebaasının kanları üzerinde deliksiz uyuyan bu adamı, lânetliyorum!

Şu gün, Türkiye’nin Batı kuyrukçuluğundan kurtulması ve yeniden “İslâm Birliği” özlemi duyması yolunda hiç kimsenin yanına bile yanaşmadığı bu sözler, o sıralar bir katliâm karşısında Büyük Britanya İmparatoruna ithafen söylenmiş, kısa sürede bir milletin müşterek hıncını ifâde eder bir hüviyete bürünmüş ve söyleyenine, tarih katında şu şeref pâyesini bahşetmiştir:

-“Amerikan Bağımsızlığının Mimarı” denmeye belki herkesten daha lâyık adam, işte buydu. “Amerika Birleşik Devletleri” tâbirini ilk o telâffuz etti – bu rüyâyı ilk o gördü. Amerika Birleşik Devletleri’nin, tarihte Büyük Britanya İmparatorluğu kadar mühim ve itibarlı bir yer tutacağını, ilk defa o sezdi. “Bizim dâvâmız, büyük ölçüde, insanlığın dâvâsıdır” görüşünü taşıyordu. Onun karakterini, Franklin’in bir sözüne verdiği karşılıktan daha güzel ifâde eden bir şey olamaz: Franklin, “Hürriyet neredeyse, benim vatanım orasıdır!” demişti. Paine ise “Hürriyet nerede yoksa, benim vatanım orasıdır!” sözünü söyledi. Ve hemen ardından Fransa’da kopan hürriyet kavgasına, Büyük Fransız İhtilâli saflarına koştu!..”

Bugünümüz ve yarınımızı, Amerika’nın dününden okumaya bir misâl! (*)

21 – 28 Mart 2003, Cuma dergisi

(*) Kapattığım şahsî bloğumda, yurt içi ve yurt dışından, açık ara en fazla okunan yazı buydu.

Selim GÜRSELGİL

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>