suleyman-naziften-kalanlar-hakan-yaman

SÜLEYMAN NAZİF’TEN KALANLAR – HAKAN YAMAN

Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde Türk yazı hayatının hangi köşesine el atsanız ona dair bir şeyler duyar ve okursunuz. Açık ve gizli tesiri büyüktü. Muhtemelen beni olduğu gibi kendi devrindekileri de, şiirlerinden daha fazla, her bir kelimesi mermi çekirdeği gibi muarızlarının kalbine saplanan nesriyle büyülemişti.

Ortası yoktu. Gönül almaya çalışmazdı. Vurduğu yerden kan akmalıydı. Türk nesri Namık Kemal’den beri kalemi kılıç yapabilen böylesine usta bir nasir tanımamıştı. Övdüğünü aydan indirir, yıldızlara bindirir; yedi kat göklerde gök kuşağı ile dolaştırırdı. Ama bir defa olsun düşmanlığını kazanmayın; ağzınızla kuş tutsanız, o kuşun her bir tüyünü tek tek burnunuzdan getirirdi. Ne yapıp eder lafı size getirmenin bir bahanesini bulur ve keskin bir hançer gibi yonttuğu kelimeleri sırtınıza değil; gözlerinizin içine bakarak kalbinize saplayıverirdi. Onun nesrine divan şiirimizden bir karşılık arasam Nef’î’den daha iyi bir misâl bulamam herhalde. Fahriyeleri kadar öfkeleri de baş döndürürdü.

Belâgat kaidelerine verdiği önem sebebiyle pek çok kişi tarafından modası geçmiş telakki edilir ve Türk nesrine kazandırdığı yenilikler gözden kaçar. Oysa en yakın dostlarının bile sandığının aksine o sadece bir münşi değil; modern üslup tekniklerine de vakıf bir ustadır. Nesrimize kazandırdığı en büyük yeniliklerden birisi, aynı kalıptan dökülme teşbihleri aynı cümlede kullanmayışıdır. Mesela“güneş gibi parlak ve yaz gibi sıcak” terkibi onun kaleminde yer bulmaz; “parlak yaz güneşi gibi sıcak” demeyi tercih ederdi. Divan edebiyatının münşilerinden başlıca farkı, ahengi ses benzeşmesinde değil; ifade değişikliğinde aramasıydı. İki cümleyi aynı örnekle sonlandırdığı görülmemiştir.

İfadeye o kadar önem verirdi ki, bir şeyi yanlış söylüyorsan, ne söylediğine pek dönüp bakmazdı. Ona göre dili düzgün olmayanın fikri de düzgün değildir. Filozof değildi, teorisyen hiç olmadı. Zevk ve seziş planında bunları yazarken; aynı çağ, muhtemelen aynı sene ve hatta aynı günlerde, bir başka Akdeniz ülkesinde Benedetto Croce adlı bir adam ifade bilimi üzerine estetik felsefesini temellendiriyor; “bildiğin anlatabildiğin kadardır” demeye getiren izahlarla yarım asırdan daha ileri bir zamanda yazılacak Şiir ve Sanat Hikemiyatı’na kaynak olacak kitaplardan birisini yazıyordu. Oysa birbirlerinden haberleri yoktu.

Süleyman Nazif’ten bahsediyoruz. Yüz sene geç doğup bugünleri görseydi, yazı dünyamızda artık sıradanlaşan dil bilgisi cinayetleriyle beraber, haber spikerleri dahi onun çıldırmasına yeterdi. 37 televizyon kanalı birden “başbakan konuşma yaptı” dediği dakika büyük ihtimal şöyle kükreyecektir: Niye geldi veya gitti yerine, gelme yaptı, gitme yaptı demiyorsunuz da; konuştu yerine konuşma yaptı diyorsunuz? Başbakan konuştu demek dururken, bu yapmak fiili nereden çıktı?”

Sevdiklerine iltifatta cömertti. Mehmed Akif Ersoy’un sağlığında ona dair yazılan tek kitap Nazif’in kaleminden çıkmıştır. Abdülhak Hamid için kullandığı “şair-i azam” tabiri havada kapılmış, Necip Fazıl’ın tabiriyle“kuyruğuna teneke gibi takılmıştır.”

Ömrü boyunca ne havraya yaranabildi, ne kiliseye. Bu sözünü esirgemez adam gün geldi; en yakın bildikleriyle aykırı düştü, düşman gösterildi. Kalemi keskindi, dili kaleminden daha sivri. Tarihin en hazır cevap zekalarından birisi olduğuna şüphe yok. Şiiri zaten hatırlanmıyor; heybetli nesri dahi tozlu raflarda kayboldu; lakin o ezber bozan, sahteyle halisi bir çırpıda ayıran eşsiz nükteleri unutulmaz. Öyle ki, Babıali başta olmak üzere bazı esprileri bizzat Üstad tarafından çeşitli eserlerde kullanılmıştır. Bunlardan başlıcası dönemin Türkçülerine dair söylediği, “ekmekçi ekmek, boyacı boya demek değilse; Türkçüde Türk değildir” mealindeki nüktesidir.

Oysa Süleyman Nazif büyük bir vatanperverdi. İstanbul’un işgali üzerine yazdığı Kara Bir Gün yazısı aradan yüz sene geçmesine rağmen halen efsanedir. Bu yazıdan sonra bulunduğu yerde kurşuna dizilmesi emredildi; son anda Malta sürgünüyle paçayı kurtardı. Malta onun ruhunda derin yaralar açtı; hasret ve ümitsizlik terennüm eden Malta Geceleri şiirlerinde bu parçalanmışlığı hüzünle seyredebilirsiniz. Yakın dostu Mehmed Akif onun bu karamsar halini kabullenemedi ve Safahat’ta bizzat ismiyle ona seslenerek güzel bir şiir yazdı.

İmparatorluğu savaşa soktukları için İttihatçılardan nefret ediyordu. Bir şiirinde; “Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, / Neler yapmış bu millet, en yakın tarihe sor bir bak! / Eğer yıldızla ay sönseydi de kalsaydı gök Türksüz / Kalırdı bence yıldızlar ve aylar kimsesiz, öksüz” diyecek kadar milliyetperver olmasına mukabil Hamdullah Suphi başta olmak üzere Türkçüleri zerre kadar sevmiyor ve memlekete büyük zarar verdiklerini düşünüyordu.

Enver Paşa’nın babası, Nazif’le birlikte Malta sürgünüdür. Bir gün ona der ki:

-Paşa hazretleri siz şurada bir İngiliz kızıyla evlensenize!

-Allah Allah! Bu nereden çıktı Nazif Bey?

-Paşa hazretleri, vaktiyle bir Türk hanımla evlendiniz. Enver adlı bir mahdumunuz oldu; koca Osmanlı devletini batırdı. Belki bu İngiliz’den doğacak oğlunuz da, İngiliz İmparatorluğunu batırır.

Batıcılığın ve köksüzlüğün sembol ismi Abdullah Cevdet ise onun sivri dilinden en fazla çekenlerin başında gelir. Hatta Üstad Necip Fazıl sanırım Babıali’de anlatıyordu. Bu iflah olmaz Allahsızın İçtihad dergisinde bir şiiri “Ben bu milletin öksüzüyüm” yerine yanlışlıkla “Ben bu milletin öküzüyüm diye dizilmiş.“Hata-i mürettib olmuş efendim” diye dert yanan Abdullah Cevdet’e Nazif cevabı yapıştırıverir: “Ne hatası efendim; sevab-ı mürettib olmuş; sevab-ı mürettib.”

En ilgisiz meselelerde bile lafı hedefindeki kişi ve kurumlara getirme hususundaki müthiş polemikçi mizacına örnek, bir gün ona sordukları “din iyi bir şey midir; kötü mü” sorusuna verdiği cevaptır:

-Din kötü bir şey olsa hiç Abdullah Cevdet dinsiz olur muydu?

Eleştirirken ne kadar acımasız olduğunun kendisi de farkındaydı. Bir gün şöyle bağırır:

– Eyvah, beni hemen kuduz hastanesine kaldırın, aşı yapılsın!

-Ne oldu üstat?

-Ne olacak; dilimi ısırdım!

Bu sözünü esirgemez, kıvırtma bilmez adam gittikçe yalnızlaşıyordu. Cumhuriyet’in ilanından sonra büsbütün uzaklaştılar etrafından. İnkılaplarla arasında mesafe vardı. Yeni Türkiye’de böyle dobra insanların öne çıkması tercihe şayan değildi.

Ve nihayet günün birisinde Müslümanları da incitti. Sebebini halen anlayamadığım biçimde şapka kanunu karşısında takındığı tavır ve yazdıkları ona hiç yakışmayan şeylerdi. İslam coğrafyasının işgal faaliyetleri karşısında “Hazret-i İsa’ya Açık Mektup” yazarak Hristiyan dünyasının iki yüzlülüğünü teşhir eden, tahrif edilmiş İncil’in bir irşad kitabı olarak değil, işgal planlarına koltuk değneği vazifesi gördüğünün altını çizen, bugün dahi mevzuu eskimemiş satırlara imza atan bu parlak zeka günün birisinde belki ömrü boyunca bir defa bile kafasına geçirmediği şapkanın müdafii oldu.

Buna rağmen yeni rejim onun yüzüne yine bakmadı. 04 Şubat 1927’de zatürreeden öldüğünde fakr ü zaruret içinde ve yapayalnızdı. Cenazesini belediye kaldırdı. 4 yıl boyunca mezarına taş dikilmedi.

***

Düğün değil, bayram değil; Nazif’i nereden hatırladık? Bir yazısında der ki: “Gelecek günlerde, kılıç, fikir, kalem kahramanı yetiştirmek için, geçmiş kahramanlar daima hatırlanmalı ve daima yükseltilmelidir. Nankörlük fertlerden ziyade milletlerin hayat sayfalarını kirletir. Unutmak ise nankörlüklerin en büyüğüdür.”

Oysa bizim hatırlama sebebimiz böyle bir ahde vefa olmadı maalesef. Bir dostumuz yandaş medyada yayınlanan bazı yazıları gösterdi ve “nasıl bunları yazabiliyorlar; hiç mi utanma yok bunlarda” diye sordu. İşte o an aklıma Süleyman Nazif’in eşsiz nüktelerinden birisi geldi ve “kafiye arıyorlar” dedim. Onun “nasıl yani” merakının birkaç saniyeden daha uzun sürmesine müsaade etmeden de, hemen hikayeyi anlattım:

Süleyman Nazif’in peşine genç bir şair taslağı takılmıştır ve yakasını bir türlü bırakmaz. Her fırsatta Nazif’e şiirlerini göstermekte ve ondan bir iltifat koparabilmek için adeta yalvaran gözlerle beklemektedir. Nazif bu genç hayranını bir türlü etrafından uzaklaştıramaz. Bir gün devrin ünlü şairlerinin olduğu bir sohbette yine Nazif’in yanına oturan bu genç muhabbetin heyecanıyla bir an kendisini unutuverir ve herkesin duyacağı kadar gürültülü bir yel çıkartır bağırsaklarından. Eyvah, şuaranın yüzüne nasıl bakacak? Artık kimseye şiirlerini gösterip iltifat dilenemez. An kadar kısa bir duraklamadan sonra vaziyeti kurtarmak için oturduğu sandalyeyi hareket ettirmeye başlar ve biraz önce bağırsaklarından çıkan sesin beton zemine sürtülen sandalyeden geldiği vehmini uyandırmak ister. Süleyman Nazif kor parçası gözleriyle yan yan bakar ve lafı yapıştırır:

-Ne iştir evlat; yoksa birinci mısraa kafiye mi arıyorsun?

***

İşte, 17 Aralık’tan bugüne yandaş basında görüp okuduklarımızın hepsi beyefendiden sadır olan mısraa kafiye aramaktır. Öyle bir yelledi ki, sanırsın gök gürledi. Tek başına kafiye bulmaya belâgati yetmez. Montajla dublajla örtülecek ses değil. Çok gürültülü çıktı; çoook… Şimdi kelli felli ilahiyatçılar, onlarca senelik dava adamı geçmişi olanlar, gazetecisi, yazar çizeri, bilim adamı el ele verdiler; hepsi bir yanından ses uyduruyor.

En kötü kafiye teklifi “Bize Nasıl Kıydınız” yazarından geldi. “Zenginlerin yoksullara dağıtılması için başbakana teslim ettiği zekat parasıdır onlar” dedi. O kadar acemice bir kafiyeydi ki, duyanı şiir yazmaktan utandırır. Recep “bey” bile büyük ihtimal “git işine be kadın” demiştir. Yeni Şafak gazetesi “balkan üniversitesi için toplanan bağış paraları” dese de, bu defa vezin bozuk çıktı. Bağış parasının ayakkabı kutusunda saklanması ne aruz kalıplarına sığıyor, ne heceye uyuyor.

Paralel kelimesi de bu süreçte icat oldu. Şimdilik en çok yaklaştırdıkları ses bu. Bağırsaktan boşalan gürültünün karşılığı değil ama Üstad Necip Fazıl’ın tabiriyle –mealen- “sivrisinek sesine mikrofon bağlayarak bizim feryatlarımızı bastırıyorlar.”

Aslında Türk siyasetinin son 10 senesi olduğu gibi Recep beyin gazına kafiye bulma sürecidir. O bir ses çıkartır; mesela Avrupa Birliği der ve cümbür cemaat toplanıp, bunun hikmetini çözmeye çalışır. Gün olur, devran döner; “Avrupa sen bizim iç işlerimize karışamazsın” der; bu defa mehteran sesleri kulaklarımızı sağır eder. “Açılım” der; destan yazılır; baktı olmuyor, BDP’li vekillerin dokunulmazlığını kaldırmaktan söz eder; hamasetin en kralı yapılır.

Ondan malûm ses çıktığı zaman Esat’ın adı bir gecede Esed’e dönüşüverir. Ne kafiyeler döner ama… “Libya’da NATO’nun ne işi var” derse, evet, ne işi vardır; “NATO müdahale için ne bekliyor” sesi gelirse, “NATO bekleme, sabrımızı taşırma” moduna gireriz. Onun Rabia işareti yaptığı yerde Rabia’lar yayılır; onun sustuğu yerde herkes susar. Çünkü sükuta sükuttan başka kafiye uymaz.

Onun canı Fetullah’a sövmek isterse birinci vazifen buna en uygun kafiyeleri arayıp bulmaktır; yok, eğer Ergenekon savcısı olmak istiyorsa dahili ve harici bütün imkanlarınla şiiri değiştirmen gerekir. “Yahu dün ne diyorduk, bugün ne yazıyoruz” diye sormaya zaman bulamazsın; çünkü malûm gazın birisi bitmeden diğeri zuhur eder ve senin işin her birisine kafiye aramaktır. Varsın en ters kelimeler düşsün kısmetine.

Süleyman Nazif bugün yaşasaydı bu kafiye arayıcılarına bakar ve bana sorarsanız aynen şöyle derdi:

-Kırık dökük kafiye buluyorsunuz bulmasına ama bu kokuyu ne yapacak, nerede saklayacaksınız? Sayenizde atmosferde ayrı bir gaz tabakası oluştu!

 

ADIMLAR Dergisi, Sayı: 1

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>