tarik-bugra-ve-ibisin-ruyasindan-kalanlar

TARIK BUĞRA VE “İBİŞ’İN RÜYASI”NDAN KALANLAR – Hakan YAMAN

1994 senesinin hiç bitmeyecek sandığım o uzun ve uğursuz kışı nihayet vedaya hazırlanıyordu. Ancak henüz erimeyen son karlar, kasabanın güney ufuklarını çevreleyen dağların tepe noktasında bulut kümelerini andırır bir görüntüyle gökyüzünün donuk mavisine karışıyordu. Camına alnımı dayadığım pencerenin doğu yakasında ise mevsim yorgunu yoksul ağaçlarıyla sıralanmış elma bahçelerine düşen akşam güneşinin son ışıkları su birikintileri üstünde türlü renklerle oynadığından, çıplak dallar pembe bir aydınlıkla süslenmiş gibiydi.

Odamın büyük penceresine pastoral bir tablo gibi asılmış bu manzara niçin hiç aklımdan çıkmadı? Çünkü o sırada okuduğum bir roman beni bambaşka bir mevsim ve iklimle yüzleştirmişti. Tarık Buğra’nın Yağmur Beklerken’i 1930’lu yılların Serbest Fırka tecrübesini yaşayan Türkiye’sinde bir İç Anadolu kasabasında yaşanan amansız sıcaklar ve kuraklık etrafında, tepeden inme demokrasi tecrübesinin Türk cemiyetine ektiği fitne ve nifak tohumlarına tutulmuş bir aynaydı. Bir yandan aylardır süren soğuklardan kalma billur kırağılar içime yuva yapmış gibi üşürken, roman sayfalarında ise toz toprak içinde susuz bir yazda kaybolmuş terliyor, yaşadığım kasabaya benzeyen o insanlarla beraber bende yağmur duasına avuç açıyordum.

Dün gibi aklımdadır, “bazı romanları bazı mevsimlerde okumak gerekir” diye düşünüp başımı camdan kaldırdım, sobaya iki odun attım, televizyonu açıp uzandım, birazdan TRT spikerinin o duygusuz ve kayıtsız sesi haberi verdi: “Ünlü romancı Tarık Buğra, uzun süredir tedavi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Bugün saat bilmem kaçtı. Merhuma rahmet, sevenlerine başsağlığı, kalanlarına filan…

Artık uzayıp giden cümlelerin gerisini duymuyordum. Dışarıda kış yeniden başlamış gibi hissettim. Karlar sonsuz bir sessizliği yeryüzüne taşır gibi gittikçe kalınlaşarak yağıyor; beride uzandığım kanepenin başucundaki komodinin üstünde Anadolu’nun bütün kuraklığını içinde taşıyan Yağmur Beklerken romanı kızgın bakıyordu.

Uzun tasvirlerle yazıyı büsbütün boğmak istemediğimden kısa keseyim. Haytalıktan arda kalan zamanlarını romanların dünyasında geçiren bir delikanlının yeni keşfettiği bir yazar, üstelik onun romanını okuduğu saatlerde hayatını kaybetmiş ve bütün bunlar yetmez gibi tam da kitaba dair düşüncelere daldığı bir dakika bu haberi alıyor. Şaka gibiydi. Aradan onlarca sene geçmesine rağmen o günün içimde bütün canlılığı ile yaşaması bundandır ve Buğra’nın her daim “kıyamadığım” özel bir yazar olmasında ihtimaldir ki, kaderin bu şakaya benzer tarafının bir nebze payı var.

Antalya Devlet Tiyatrosu’nun 2016-17 Sezonunu Tarık Buğra’nın İbiş’in Rüyası oyunuyla açıyor olduğunu öğrenince bu geçmiş zaman siluetlerinin bütün tonlarıyla aydınlanıvermesi tesadüf değil. Perdenin böyle dost bir sesle açılması, birileri burunlarını tiyatro salonlarına bile soktuğu için bu sezon herhangi bir temsile gitmeyi düşünmeyen bana “dakika bir gol bir” türünde yeni bir şakaydı.

Yine de defalarca sahnelenen oyunun son temsiline kadar kendi içimdeki söze sadık kalıp gitmedim. Ama iradenin ancak erteleme ve telafi imkânı olduğu noktalarda karşı koyabildiği bazı tutkular vardır. Bir saniye daha geçtiğinde istesen bile geri dönüşün olmayacağı o en nazik an… Son vapur demir alırken soluk soluğa koşar ve bir şekilde güvertede olursun. Öyle oldu.

Yıllar sonra ilk defa bir oyunu arka sıralardan izleyecektim ve üstelik yazarı Tarık Buğra’ydı. Antalya Devlet Tiyatrosu senelerdir seyirci sıkıntısı çekmez; kökleşmiş bir takipçi kitlesi vardır, en kötü gününde salonun yarısı dolu olur. Son temsil kapalı gişe oynuyordu ve biraz daha geciksem bu yeri de bulamayacağımı fark ettim.

Şu gereksiz, budalaca küçük inatlar hayatı bize kendi elimizle zorlaştırmak dışında ne işe yarar; senelerdir ne cevabını bilirim, ne de bizi biz yapan onlardan vazgeçerim. Tavşan küseceği bir dağ, en olmadı ufak bir tepe illâ bulacak. Baudelaire, bir şiirinde “besliyoruz sevimlipişmanlıklarımızı” diyordu. Pişmanlığı bilmem ama bizler çoğunluk “sevimli inatlarımızı” besliyoruz.

Antalya Devlet Tiyatrosu Tarık Buğra’nın oyunlarını ilk defa repertuarına almış değildi. Bundan üç sene evvel onun en ünlü ve en sevilen tiyatro eseri Ayakta Durmak İstiyorum çok başarılı bir temsille sahnelendi. Bazı piyesler kâğıtta şahane dururken sahnede sırıtır; bazıları ise kâğıtta beklenen tadı vermez iken sahnede vurup geçer. Bir okuyucu sıfatıyla Buğra’nın tiyatro eserlerini roman ve hikâyeleri kadar benimseyemeyen birisi olarak üç sene önce Ayakta Durmak İstiyorum’u seyrettiğimde onun oyunlarının sahnede çok daha diri olduğunu, hareketleri kafasında bir yönetmen gibi canlandırdığını hissetmiştim. Macaristan’ın Soyvetler tarafından işgalinden ve bu işgale karşı ayaklanan gençlikten ilhamla yazılan, bağımsızlık ve istiklâl duygusunu hamasete kaçmadan, nutuk atmadan, kafa ütülemeden, ayran kabartmadan, her ferdin kendi varoluşu içinde aşk gibi yaşadığı bir kutsal olarak anlatan Ayakta Durmak İstiyorum ayarında başka bir sahne eserimiz var mıdır; sanmam. Bağımsızlık ve istiklâli HAKİKİ anlamıyla karakter edinen herkesin izlemesini isterdim.

Bizim tiyatromuza egemen olan zihniyetten, özellikle kaleme alındığı 1960’lı yıllarda gerekli ilgi ve saygıyı görmemiş, tepkiler almış bir eserdir. Çünkü sanat değeri objektifliği ile bakmalarından vazgeçtim; olayı vatan sevgisi ve bağımsızlık duygusunun kuvvetinden ziyade Soyvetler’e karşı bir tavır olarak değerlendirmişler ve bundan gocunmuşlardır. Buna rağmen o yıllarda da sahnelenip epey gürültü kopardığını biliyoruz. (*)

Tarık Buğra işlediği bir konuyu bazen edebiyatın diğer şubelerinde yeniden kullanır. İlk tiyatro eseri Akümülatörlü Radyo ile daha sonra kaleme alınmış fakat genel romancılık kalitesinin altında kalan Yalnızlar aynı mevzunun iki farklı edebî türde işlenmesidir. İbiş’in Rüyası ise Türk edebiyatına önce roman olarak armağan edilmiş, ilerleyen senelerde tiyatro kalıplarına akıtılmıştır.

Bizim sahne edebiyatımızda da tesiri büyük olan geçtiğimiz yüzyılın ünlü İtalyan muharriri Pirandello, onu şöhrete kavuşturan birçok piyesinin konusunu gençliğinde hiç beğenilmeyen hikâyelerinden alır ve onları farklı bir kalıpta yeniden canlandırırmış. (**) İbiş’in Rüyası’nın kahramanı Nahit oyunun başlarında bir zamanlar Pirandello’ya olan ilgisini ifade edince, iki yazar arasında böyle bir benzerlik olduğunu belirtmeden geçmek olmazdı. Şu farkla; Tarık Buğra daha öğrenciyken yazdığı ilk hikâyeleriyle edebiyat çevrelerinin hayranlığını kazanır ve sonrasında Küçük Ağa ve Gençliğim Eyvah gibi bence Türk edebiyatının en güzel 10 romanına gözü kapalı yazılacak iki eser başta olmak kaydıyla, romancı yönüyle öne çıkarken, Pirandello ise tiyatro eserleri dışında neredeyse başarısız bir yazardır.

İbiş’in Rüyası’nı yirmi sene evvel roman biçimiyle okumuş, tiyatroya aktarılmış metni nedense görme ihtiyacı hissetmemiştim. Oysa şimdi sahnede izleyince düpedüz yanıldığımı anladım. Kurgu, kelimeler, hatta ana fikir bile başka bir renk almıştı. Keşke roman ile tiyatro aynı adla yayınlanmasa ve Akümülatörlü Radyo ile Yalnızlar’da olduğu gibi farklı isimler tercih edilseydi…

Eserin başkahramanı Adile Naşit’in de babası olan ünlü tuluat ustası Naşit Özcan’dan ilhamla inşa edilen Nahit’tir. Ama bu ilham, hayatın gitti geldi kronolojisiyle değil, karakter çizgileri noktasındadır. Naşit Bey’in hayat ve sanat karşısındaki duruşu ve kişiliğidir Nahit’i besleyen. Yoksa eserde geçen hikâye onun biyografisi değildir. Nitekim kadın kahraman Hatice tamamen hayal ürünü olarak Tarık Buğra tarafından kurgulanmıştır.

Nahit, Nuran Tiyatrosunun sahibidir ve canlandırdığı İbiş karakteri ile bütün İstanbul’u kırıp geçirmektedir. Sahnede canlandırdığı tipleme ne kadar komikse, perde kapandıktan sonraki yalnızlık ve karamsarlığı bir o kadar koyudur. Romanda bu tek başınalık psikolojisi çok daha kuvvetliyken sahne formatında İbiş oldukça öne çıkmış. İki metin arasındaki en belirgin fark, romanda olmayan bu orta oyunu tuluatlarıdır. Öyle ki seyirci kimi zaman İbiş’ten sıyrılıp Nahit’in dramıyla yüzleşmekte geç kalıyor. Tiyatro içinde ayrı bir tiyatro var ve bir yandan artık örneği kalmayan tarihi orta oyunlarımızdan çok güzel bir kesit izlerken, diğer yandan eşi tarafından terk edilmiş bir şöhretin yalnızlık ve kaprisleriyle yüzleşiyoruz.

Derken bir gün iş arayan bir kadın Nuran Tiyatrosunun kapısını çalar ve ilk avansı kapar. Onun geldiği gün Nahit’in en kötü zamanlarıdır; eşinden bir hiç uğruna ayrıldığını öğrenmiş ve eski acıları yeniden dirilmiştir. Hatice o kadar yeteneklidir ki, sahneye yeni bir soluk olmuş, Semra Seha takma ismiyle bir anda şöhreti yakalamıştır. Ona gerçek adıyla sadece Nahit seslenebilir, Nahit dışında da kimseye gülümsemez. Beklenen olur ve tutkulu bir aşk başlar.

Bizim edebiyatımızda çoğunlukla aşk karşılık bulduğunda eser biter veya karşılık bulamayan, kavuşamayan âşıkların trajedisi ile noktalanır. Oysa aslında insanın trajedisi, imtihanı, çilesi, -buraya nasıl bir kelime koyarsanız gider- aşkına karşılık bulduktan sonra başlar. Gerçek ve içinden çıkılmaz problemlerin esas merkezi duygularına karşılık almak için savaştığı o “tatlı” acıların kalp çarpıntıları değil; iki kalbin birlikte atmaya başladığı zamandır. Seyirci İbiş’in komikliklerinden başını kaldırmaya zaman bulup Nahit’e dikkatlice yoğunlaşabilirse bana hak verecektir.

Çünkü o “karşılıktan” sonra, ilk tanıştığın günlerin şu veya bu sebeple atılmış “masum” yalanları -tıpkı Hatice’nin söyledikleri gibi- açığa çıkmaya başlar ve bunlar erkek tarafından çok farklı yorumlanır. Yalanları türlü kompleksler tetikler. Hatice kısırdır. Bu sebeple kocası onu boşamış ve ortada bırakmıştır. Özellikle bir kadının hiç çocuk sahibi olamayacağını kabullenmesi çok zordur. İlk yalanı da bunun ezikliği ile atmış, Nahit’e küçük bir çocuğu olduğunu, kocasına kendisiyle ilgilenmediği için dava açtığını ve onu boşamak istediğini söylemiştir.

Yeni birisiyle tanışıldığında bazen kendini cilalamak için ufak tefek süslemeler yapılır. Her gün değişik insanlarla karşılaşırız ve ilerleyen süreçte bu temasın ne şekil alacağını hiçbirimiz bilemeyeceği için “farklı” şeyler söylenir. Ama iş ciddileşip o “karşılık bulma” noktasına geldiğinde film geriye sarar ve belki çok masum ve umarsızca söylenen o basit yalanlar aşkın en büyük imtihanı olur. Hele her kıskançlık ve şüpheden sonra geçmişteki o “yalanlar” akla gelmeye başladıysa ve tartışmanın ortasında “sen zaten yalancının birisin” çığlıkları yankılanıyorsa o ilişki bir daha iflah olmaz. Çünkü sevdiğinin yalanına şahit olanın bu travmayı atlatması hiç kolay değildir.

Okumak veya seyretmek isteyenlerin merak duygusunu yok etmek istemediğimden hadiseler zinciri hakkında bilgi vermek istemiyorum. Romanın psikolojik muhtevası hâliyle çok daha çeşitli ve zengin… Merhum Buğra meseleyi tiyatro diline dökerken ana fikir olarak neyi öne çıkarmak istedi bilmiyorum; ama perde kapanırken bende kalan esas duygu şuydu: Bir ilişkiye başlamaya niyetlendiğinizde en masum, hatta “onun” iyiliği için olan yalanlardan bile uzak durun. Bedeli ağır olur. Bunun yükünü karşılık bulmuş “aşk” bile taşıyamaz.

Hakan YAMAN – 13.11.2016
ADIMLAR Dergisi

 

Açıklamalar:

(*)  SSCB’nin 1956 yılında Macaristan’ı işgali ve milliyetçi Macar gençliğinin ezilmek pahasına tankların önüne oturup direnmesi bütün dünyada yankı uyandırmış ve etrafında çeşitli tahliller yapılmıştır. Salih Mirzabeyoğlu’nun Tarihten Bir Yaprak isimli eseri de aynı konu etrafındadır.

Fransa’da Sartre’ın komünist partisinden istifa sebebi de Macaristan’ın işgalidir.

(**) Bu İtalyan yazarın özellikle Altı Kişi Bir Yazarını Arıyor adlı piyesini gerçekliğin izafî tarafını göstermekteki ustalığı yönünden ayrıca tavsiye ederim. Hükümet ikinci bir emre kadar yabancı oyunlara sahne yasağı getirdiği için belki özel tiyatrolardan birisinde karşınıza çıkar. En garantisi ise matbu basımından okumak… Mitos Yayınları Toplu Oyunlar 1 adıyla yayınladığı kitaba bu oyunu da almış. İlgilenenlere…

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/tarik-bugra-ve-ibisin-ruyasindan-kalanlar/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>