turkiye-lider-ulke-olabilir-mi-2

TÜRKİYE LİDER ÜLKE OLABİLİR Mİ (2) – Av. Zafer ŞAHİN

TÜRKİYE LİDER ÜLKE OLABİLİR Mİ – (II)

Lider devlet olmak için evvela bu mevcut lozan sınırlarımız içinde ‘sağlıklı bir ülke’ haline gelmek gerekir. Bugün milletlerarası sahada ‘lider ülke’ söylemi dost ve kardeş halklar nezdinde psikolojik bir poztif tesir, şuurlara alternatif, emperyalist sömürü ve hegemonyaya karşı bir ümit vaadediyor olabilir. Nitekim bunun tarihi arkaplanı ve pratik-leri de mevcuttur. Bu ‘Büyük Devlet’ ‘Lider Ülke’ pratikleri ise bilindiği üzere Batıya karşı ‘Doğu’nun; yahudi, hristiyan, pagan medeniyetine karşı ‘islâm ruh ve medeniyetinin’ bayraktarlığıyla gerçekleşmiştir.

Türkiye’nin lider ülke, büyük devlet, ‘olamayış’ları ‘olamaz’ları ve ‘olabilir’leri hakkında birbiriyle irtibatlı siyasi ve hukuki süreç ve sebeplere değinerek konuyu irdelemeye çalışacağız.

OLMAK veya OLMAMAK

Ülkemiz bugün ‘mevcut durumu’ itibariyle büyük devlet, lider ülke olmadığı gibi mevcut hukuk düzeni, anayasal sistemi, mevcut zihniyeti, bakış-anlayış tarzı, ruhsuzluğu, mefkuresizliği, gayesizliği, fikir düşmanlığı itibariyle de, mevcut sistem değişmeden, daha bin yıl geçse yine lider ülke olamaz.

Bu hususun teorik (nazarî) ve pratik (amelî) her bakımdan tespitini delillendirmesini yapabiliriz. Üst ve kapsayıcı bir bakış temin etmesi imkanıyla teorik çerçevede hukukî-siyâsî sistem bakımından konuyu ele aldığımızda; sistemin (devletin kuruluş belgesi anayasada) tanımlanmış nitelikleri itibariyle ‘laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti’ olduğunu görürüz. Devletin tabi görevleri olan kanun koyma, hükümet icrası ve adliye faaliyetlerinin yasama yürütme yargı fonksiyonları halinde birbirinden bağımsız olarak düzenlendiği ‘demokratik parlamenter sistem’ adı verilen bu yapı, Fransız ihtilal-inkılabının vücuda gerdiği teşkilat yapısın tipik bir kopyasıdır. Bu süreç radikal tarzda 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (21 Anayasası) ile daha cumhuriyet ilan edilmeden başlamıştı. (Şu an ise 1980’de ülke yönetimini devralan askeri cuntanın bir anayasa komisyonuna ‘hazırlatıp’ halka ‘oylattığı’ 1982 tarihli anayasa yürürluktedir.) 1921 – 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunları ve 1921’den itibaren devam eden meclis çalışmaları ile ara değişiklikler, hararetli tartışmalar, radikal değişimler, denilebilir ki belli bir irade sevki altında 1789 büyük ihtilal meclisinin şevk ve heyecanıyla yürütülmüştür fakat ortada misak-ı millî ahalisinin bir ‘büyük fransız ihtilali hareketi’ yoktur! Yeni devletin normatif hukuki temeli (1945’ten sonra ‘anayasa’ ismini alacak) olan teşkilat-ı esasiye kanunu 1921’den 1928’e kadar ‘Türkiye Devltinin dîni, Dîn-i İslâmdır’ hükmünü taşır. Yâni yeni Türkiye esasen kendisini ‘İslâm Devleti’ olarak kurar ve tanımlar ama bu sadece sözdedir ve hakikat (öz) bambaşka olup, bu sözün tam zıddıdır.

Fransız ihtilal-inkılabının vücuda getirrdiği teşkilat yapısın tipik bir kopyası olarak başlayan ve devam eden süreçte, mevzuumuzla ilgili olduğundan bu ‘kopya’ meselesini açmak gerekir. 1789 büyük ihtilal-inkılabının hakikatı şartları ve oluşumu bir tarafa meydana getirdiği teşkilat prensipleri, sanki ihtilal ahaliyle birlikte burada Anadoluda yaşanııyormuşcasına ateşli nutuklar eşliğinde mecliste kanunlaştırılıp mer’i hale getirilirken, Fransız ihtilal patlaması pratiğinin oluş sebepleri dayandığı hayat tecrübeleri ve gerçeklikleri, yine aynı ‘kopya’ usûlü gereği ‘uydurulmaktan’ geri kalınmamıştır. Bu cümleden olarak Avrupa’da kralın mutlak, tartışılmaz, hesap sorulmaz, yargılanamaz kutsal otoritesinin zulmü altında hiçbir hakka ve şahsiyet alanına sahip bulunmayan halkın ve yine İsa Peygamber’in zamanında tebliğ ettiği hak dîni tahrif ederek kendini ilahlaştırırcasına her sözü kanun ve tartışılması aforoz ve ölüm cezasına sebep kilise ve papaz otoritesinin yüzyıllardır zulüm ve istibdatı altında bulunan aynı halkın bir benzerinin burada olması gerektiğinden hareketle İslâmiyetle Hristıyanlık, Avrupa despot-hukuksuz krallık rejimleriyle Devleti Aliyye, bugün ile geçmiş, arasında ‘şekil’ paralelliği kurulmuştur.

Tam bu noktada öyle bir ‘şey’ vardır ki bu ‘şey’ ne Anadolu ileri gelenlerinin Ankara’da toplanması, ne meclisin açılması, ne vatanın ve milletin işgalden kurtarılması değil; bunlar canla başla yapılırken bunlara angaje olmuş gizli sinsi ve daima pragmatik ve hedef şaşırtma taktiği dahil her yolla fakat ‘asıl hedefini’ çok iyi bilen ve aşama aşama bu hedefi tahakkuk ettiren bir ihanet şebekesidir. Gerek Mevzuumuzla gerek bugünümüzle, bugünün meseleleriyle, olabilirlerin veya olamazların nasılı ve niçinleriyle, hukuki, içtimai, ahlaki, siyasi yapımız ve ABD- BATI’ya ‘bağımlı’ esir ve mahkum her alanda müflis görüntümüzle ve kurtuluş imkan ve yollarıyla yakın ve birebir ilgisi dolayısıyla bu noktalara temas etmekteyiz.

Atlas okyanusu ile Lut gölünü aynı sayarak ‘o da göl bu da bir nevi göl’ hesabı Avrupa’nın, yüzlerce yıllık zulüm ve tasallutundan haklı olarak kurtulmaya kalkıştığı dokunulmaz sorgulanmaz otoritesi tartışılmaz mutlak monark ‘kral’ın yerine ‘padişah’, ‘kilise ve papaz’ın yerine ‘hilafet ve İslâmiyet’; silinip yok edilmesi gereken asıl düşman olarak hedefe konulmuştur. Halka rağmen halk ihtilalsiz ihtilalin, fransız büyük ihtilalinin 1789 ve sonrası aşamalarının tesadüfi ve tabi benzerliği değil bilinçli programlı bir şekilde taklidi süreci yaşanırken devlet teşkilatı ve idaresi usulünün tesis ve adaptasyonundaki tüm teferruatla birlikte temel itici faktörü bu düşman tanımlaması olmuş, psikolojik sosyolojik hukuki siyasi iktisadi v.s. her sahada yapılan hemen her şey bu ‘asıl düşman’ tanımlamasına nispetle gerçekleştirilmiştir.

Bu hedefin, yukarıda belirttiğimiz şekil ve biçimde açık adımlarının temel noktalarını maddeler halinde işaretlememiz gerekir.

Anadolu’nun her bölgesinden, bulunduğu yerin muteber ileri gelenlerinin yabancı düşman işgaline karşı vatan müdafası gayesiyle Ankara’da bir araya gelmesiyle 23.04.1920 tarihinde TBMM tek maddelik bir ‘Heyet-i Umumiye Kararıyla’ açılmıştır. Bilindiği gibi umumi heyet ekseriyetle masumdur. Devlet ve vatanın, namusun kurtarılması ortak ve tek gayesiyle toplanmışlardır. Zaten sonradan çoğu iftiraya, türlü eziyetlere, suikastlere uğrayacak veya istiklal mahkemelerinin darağaçlarında yok edilecektir.

Fransız ihtilalinin doğurduğu teşkilat ve prensiplerin muhteva ve ruhtan yoksun şeklen adi kopyaları halinde ve belirttiğimiz başlıca ‘asıl düşman’ hedefinde girişilen (bugüne kadar değişen aktörler eliyle gelen halen mevcut) hukuki-siyasi sistemin, rejimin tesisine dair başlıca hukuki düzenlemeleri inceleyelim:

1- 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ‘madde 7: Ahkâmı şer’iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi, ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkamı fıkhiye ve hukukiye ile adap ve muamelat esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilinin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tayin edilir.’

2- 30 Ekim 1922 tarihli, Osmanlı İmparatorluğu’nun İnkıraz Bulup TBMM Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Heyet-iUmumiye Kararı : ‘Osmanlı İmparatorluğunun münkariz olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-ı millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle hukuku hükümrani milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum ve tarihe müntakil bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir Hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisine ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümetinin hakkı meşruu olan Makamı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.’

3- 1-2 Kasım 1922 tarihli, ‘TBMM’nin Hukuki Hakimiyet ve Hükümraninin Mümessil-i Hakikisi Olduğuna Dair Heyet-i Umumiye Kararı’ madde 2: ‘Hilâfet, hanedan-ı âl-i Osman’a ait olup Halifeliğe TBMM tarafından bu hanedanın ilhem ve ahlâken erşet ve eslah olanı intihap olunur (seçilir). Türkiye Devleti makam-ı Hilâfetin istinadgâhıdır.’

4- 29-30 Ekim 1923 tarihli, ‘Teşlikat-ı Esasiye Kanunun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun’ madde 2: ‘Türkiye Devletinin Dîni, Dîn-i İslâmdır.’

5- 3 Mart 1924 tarihli, ‘Hilâfetin İlgasıne ve Hanedan-ı Osmaninin T.C. Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun’ madde 1: Halife hal’edilmiştir. Hilâfet hükümet ve cumhuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet makamı mülgadır.

6- 1924 Teşlikat-ı Esasiye Kanunu (anayasası) madde 2:

-1924 ilk hali: Türkiye Devletinin Dîni, Dîn-i İslâmdır; resmi dili Türkçedir; makamı Ankara şehridir.

-1928 tarihinde değiştirildiği hali : ‘Türkiye Devletinin resmi dili Türkçedir; makamı Ankara şehridir.’

– 1937 tarihinde değiştirildiği hali : ‘Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâik ve İnkılapçıdir…’

Esasında 1937’de tamamlanan İslâm’ın, fıkhın ve hukukun kaldırılması ile Fransız laisizminin kurulması fikri, sürecin enbaşından bellidir. ‘Devletin Dîni, İslâm dînidir’ hükmü başlangıçta, ihanet şebekesine gerekli olan destek ve zamanı kazandırmak için ortaya konulmuştur. Nitekim aynı, ecnebilerin elinden kurtarılacağına ‘ilâhı, namusu ve şerefi üzerine’ yemin ettikten bir yıl geçmeden oldu-bittiyle kaldırılan hilafet gibi. Diğer taraftan bu hüküm, hükmü ortaya koyan ve hükmü kabul edenler bakımından ayrı ayrı bir çok şey ifade etmektedir. Hükmün yazım ve ifade tarzı ‘asıl düşman’ını bilen halk ihtilasiz sahte ihtilalin kopya Robespiyer taklitçisi ihanet şebekesinin, yaptığı işte bilinçlilik haline, ciddiyetine ve ustalığına delalet ederken; mevzuudan bihaber ve fakat devlet ve vatanın işgalden kurtarılması ulvi gayesine matuf olarak bir araya gelen heyet-i umumiye üyelerinin ve müslüman ahalinin de İslâmın ruhunden, aşk vecd ve mânâsından ne kadar uzak kaldıklarına, lâfız ve kabuk ölçülere dahi nüfuz edemeyecek halde bulunduklarına delalet etmektedir. Zira bu hüküm esasında İslâmiyeti, yukarda belirttiğimiz gibi avrupalının kendi hristiyanlık (muharref) dinine bakışındaki din anlayışıyla eşitlemektedir. Ayrıca yine bu hüküm nazari bakımdan hukuk lâfzı olarak İslâmı ‘nesne’leştirmekte, ‘sınır’landırmakta ve bir ‘şey’ kabul etmektedir. Bu hükümde ‘Devlet’ temel ve özne, ‘İslâm’ ise parça ve nesnedir. Nitekim birkaçyıl sonra temel ve özne olan, parça ve nesne olanı kaldırır atar, yerine başka bir parça ve nesne olanı ‘fransız laisizmini’ getirir.

BİR PARANTEZ

Tam bu noktada şunu belirtmeliyiz ki hadiselere bakmaya çalışırken, cemiyetin en kalburüstü sayılan kesimlerinde dahi mevcut menfi bir kulüpçülük psikolojisinde olmadığımızı ve olunmaması gerektiğini düşünmekteyiz. Türkiye’nin-Anadolunun 1919 “var olmak – var oluş” iradesine “Abdulhakim Arvasi hazretlerinin müsbet rey izharı” ve bunun misilsizliği İBDA Diyalektiği (4. Basım-s:56-57) eserinde anlatılırken işaret edilen “Bu işin kuru bir ‘düşmanı kovduk’ işi olmadığı” nın yanında “Kuru bir ‘İslâm Devleti’ tabelasını asma işi de olmadığı” “T.C. yerine niyeti İslâm bir devlet kurulsa veya Osmanlı devam etse bile, onu ideale doğru şekillendirmek çetinliğini .. yaşayacaktık” ölçü ve anlayışının ‘Bütün Fikrin Gerekliliği’nden itibaren İBDA Fikriyatının, cemiyetimizin okuyan yazan düşünen ‘aydın’ çevresinde bilinmesi ve şuurlaştırılması gerekirdi. Fakat olmadı. Daima statiklik ve (karşı söylemlerde bile) statüko kutsandı. Hal böyle olunca, yâni fikir çevresi dünya çapı seviyesinin bir hayli altında olunca ve İBDA Mimarı da dünya çapında Mütefekkir olunca; aradaki büyük uçurum İBDA Fikriyatını ‘tanımlanamayan cisim’ İBDA Mimarı’nı da, tırnak içinde söylemek gerekirse ‘anlayamadık olsa olsa teröristtir’ kütüklüğüne mahkum bıraktı. Bu efsanevi misilsiz çaptaki çelişkinin, (hakikatten uzaklık mânâsında) zulmün izahını yapabilmekten uzağız.

Belirttiğimiz fikir ve fikirsizlik ‘uçurumu’ bugünkü şartlarda kapanabilir ve bir anda ruhi, fikri, ideal bir uyanış ve var oluş hamlesiyle mükemmel bir ‘rönesans’ a dönüşebilir. İBDA Fikir sistemi bütün bir külliyatıyla birlikte, İBDA Mimarının F Tipi Cezaevinde (ve Devletin (!) terörle mücadelesi cümlesinden olarak(!) halen maruz bulunduğu) Telegram işkencesi altında ve karşı olarak yazmakta olduğu ‘Esatir ve Mitoloji’ ‘Ölüm Odası B-7′ eserleri hakkında mevzular vesilesiyle söylediği bir husus mealen “Büyük Doğu İBDA olarak bu eser vesilesiyle, mevzulara bakış, ele alış ve ortaya koyduklarımız bir ‘rönesans altyapısıdır’ ve bunun dili, idraki oluştuğu andan itibaren gelişmesi çok kısa bir sürede olur” şeklindeydi.

‘Lider ülke’ ‘büyük devlet’ ‘bölgesel güç-aktör’ mevzu ve tarihi süreç hakkında konumuza devam ediyoruz. ‘Bugün’ şuurundan yoksun kronolojik dönem nesneleştirmesi, hakikati yok bir tabela etiketçiliği, kulüpçülüğü, tarafgirliği ile hareket etmediğimizi açıkladık. Yine, iki paragraf yukarıda bahsettiğimiz, ‘Dünya çapında fikir’ ile bu seviyenin bir hayli altında umumi ‘aydın’ çerçevemiz arasındaki uçurum; ve bunun karşısında dünyaya kendi yaşam fikri ve tarzıyla, kendi hâkimiyeti yâni vesayeti altında hâkimiyet kurma ve nizam verme aksiyonunda olan ABD-BATI’nın ‘faydasına’ olarak ürettiği ‘bize dair’ fikirler, konumuzla çok yakından ilgili olması hasebiyle yeri geldiğinde değineceğiz.

‘YENİ TÜRKİYE’ NE KADAR YENİ?

1921 – 1924 Teşkilat-ı esasiye kanunları (Anayasaları) gibi 1960 ve en son halen yürürlükte bulunan 1982 Anaysası da Fransız anayasaları ve laisizminin birer kopyalarıdır. Avrupada İngiltere Fransa gibi ortak dini, fikri ve kültürel paydaları bulunan devletler idare şekli hususunda birbirlerinden tabi olarak etkilenmekte, onları kopya eden Avrupa dışı ülkeler ve bu arada Türkiye de anayasa değişikliklerinde onları baz almakta, yâni hakikatı ve mânâsı olmayan ‘şekil’ kopyacılığı devam etmektedir. Onların teamülleri, örf âdet ve inançlarına bağlı ve zaman içerisinde karşılaştıkları yaşam şartlarına; sosyal, kültürel, iktisadi v.s. şartlara bağlı olarak teşekkül eden hukuk kuralları ve müesseseleri hâlen ve fikir-ruh mahrumluğundan mecburen takip edilmeye ve alınmaya devam ediliyor. 2001 yılında TBMM’de oylanarak yürürlüğe konulan ‘medeni kanun’ 1926 yılında İsviçrenin bir kantonundan tercüme ve iktibas edilen medeni kanunun ‘Türkçeleştirilmiş’(?) hali olmanın yanında, o günden bugüne kanunun İsviçrede geçirdiği tekamülü ve İsviçre Federal Mahkemesi içtihatları da dikkate alınarak bizim Medeni Hukuk Hocalarımız tarafından hazırlanmıştır. Kaç türlü rezalet, komiklik bir arada. 1926’da TBMM’de kabul edilip Türkiyede uygulanan kanun ‘Türkçeleştiriliyor’. (Burada Hukuktan daha da mühim dil meselsi gündeme geliyor) Diğer yandan 1926’dan bugüne bizim toplumun sosyal yapısı, içtihadları, ve hukukunun tekamülü değil, mehaz kanunun ve mehaz kanun ülkesinin içtihad ve hukukunun değişmeleri dikkate alınıyor. Bazı Milletvekillerimiz o tarihte Mecliste ’75 yıldır bir medeni kanun yapamadık’ diye hayıflanıyorlardı ve hayıflanmayla kalındı. Ne yapılabildiki? İşte bu ‘ne yapılabildiki’ nin cevabını da hâvi Büyük Doğu İBDA fikir sanat aksiyon nizâmının Mimârı da aynı yıl ‘anayasal düzeni yıkmak’tan(!) ‘idam cezası’ almıştı. Sayın Vekil, kendi hayıflanmasıyla bu hadise arasında ne kadar yakın bir irtibat olduğunu bilebilir miydi?!

Halihazırda mevcut hukuki rejimde ilk kez bir diktanın diktesi ile değil TBMM’nin ve tüm kesimlerin ortak çabasıyla bir anayasa yapılmak istenmekte ise de bunda başarılı olunamayacaktır. Çünkü bunun alt yapısı, teamülü, kültürü dolayısıyla hukuku yoktur. Ancak yine bir kolaycılıkla ‘zaten içinde bulunulan kara avrupası hukuk sisteminden’ mevcut ülkelerden, mehaz anayasa ülkesi Fransa, Almanya, İtalya veya Avusturya gibi ülkelerden veya bunların karmasından iktibas edilecek yeni model bir anayasa masaya getirilirse şaşırmamak gerekir. Fiili ihtilal halindeki nüfusu müslüman ülkelere model olarak gösterilen Lider ülke Türkiye, mesela halkta kelime olmaktan öte bir karşılığı bulunmayan ‘Fransız Laisizmi’ ilkesini Anayasından çıkaramaz.

Kanunları TBMM yapıyor ve yürürlüğe koyuyor olsa da ‘temel kanunlar’ denilen ‘Medeni kanun, Borçlar, Ticaret, Ceza kanunları ile Anayasa yapımı hususlarında ‘dışa bağımlılık’ söz konusudur. Aylık dergisi mayıs 2012 sayısında yer alan hukuk eğitimine dair yazımızda bir hukuk profesöründen şu iktibası yapmıştık:

“Bu topraklarda Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Roma hukuku tekrar önem kazanmıştır çünkü Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için yaptığı bir dizi inkılap hareketi çerçevesinde hukuk inkılabına da gitmiş, bu bağlamda fertler arasındaki ilişkileri düzenleyen medeni hukuk alanındaki devrimi İsviçre Medeni ve Borçlar Kanun’larını iktibas etmek, Türkiye’de yürürlüğe sokmakla gerçekleştirmiştir. Bu kanunla ‘HUKUK İÇİN TOPLUM’YARATILMAK İSTENMİŞTİR. Başka bir deyişle, çağdaş kültür ve hukuku temsil eden bir kanun benimsenmiş, TOPLUMU BU KANUNUN ESPRİSİ İÇİNDE EĞİTMEK, TOPLUMA BU HUKUKA GÖRE YÖN VERMEK ve YETİŞTİRMEK amaçlanmıştır. Hukukun diğer alanlarında iktibas edilen veya hazırlanan kanunlarda da aynı hedefe ulaşılmak istenmiştir. Zamanın Adliye Vekili Mahmut Esat, Medeni Kanun’un gerekçesinde ‘…muasır medeniyeti almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk milleti, muasır (çağdaş) medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne bahaya olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir…’ İsviçre Medeni ve Borçlar Kanun’larının iktibası ile Türkiye, Kara Avrupası denilen hukuk sisteminin içine girmiş olmaktadır. Bunun temelinde de esas itibariyle Roma Hukuku bulunmaktadır.”

Mevzumuz ‘lider ülke’ ‘büyük devlet’ tartışmaları olduğuna göre şu tespitte bulunabiliriz, hukuku dışa bağımlı olmak demek, en başta ahlâkı olmak üzere, kültürü, değerleri, inançları, işleri, özetle medeniyeti dışa bağımlı olmak demek; yâni bunlar ‘yok’ demektir. Zira hukuk ve hukukun tezahür eden norm cephesi bunlara istinad eder. Bunlar yoksa, devlet ve büyük devlet olunmaz. Baştan beri anlattığımız gibi, hukuki, siyasi normları kuralları kaideleri bu mefhumların tabii-kendinde tezahür ve tekamülleriyle değil, bu mefhumların heryerde genel-geçer kelime mânâlarına da aykırı olarak dış çevrede yabancı şartlarda ‘oluşan norm’ ‘teşekkül eden kural-müessese’ yi takip etmek usulü ve gayesi esasında norm-kuralları başkalaştırır, manasızlaştırır ve haksız zorbalık tahakkümü vasıtası kılar. Mesela İnek veya mandaların mukaddes olduğu bir ülkede ineklere saygısızlık mesela ineğe vurmak fiilleri normatif olarak çok ağır ceza yaptırımına bağlanmıştır ve dahası o toplumun sistematiği anayasal yapısı dahi birbirine bağlı olarak bu gerçekten hareketle oluşmuştur diyelim; bu halde mezkûr ülke ve toplumla alakasız tarım ve hayvancılığın da yaygın olduğu başka bir ülke, bu ülkenin kanunlarını aynen iktibas etse ne olur?

Diğer yandan ‘hukuki bağımlılık’; norm-kuralların bahsettiğimiz nitelikleri dolayısıyla bünye dışından geldiği ve dayatıldığı gibi, zaman içerisinde bünyeleşmemesi dolayısıyla da ‘hukuki bağımlılığın sürekliliği’ neticesini ortaya çıkarmaktadır.

Tüm bu izahlar yanında, pasifist bir milli içe kapanıklık ve hamasi bir psikolojik bencillik tarzı yaklaşımlardan uzak olduğumuzu da belirtelim. Tam tersi, iç oluş yolunda şuurlu olarak ilerleyen, ahengini belli bir ruh ve ideal (bizim için hakikatin hakikati halinde İslâm ruh ve ideali) ufkuna göre kurmaya bakan bir cemiyette, olması gereken olarak bizim cemiyetimizde, dünyanın her köşesindeki büyük-küçük sosyal-siyasi grupların, milletlerin, devletlerin sosyal, siyasi, hukuki fikir faaliyet ve teşkilat-yapılarını müşahade, muhasebe ve muhakeme edecek okulların, müesseselerin gerekliliğini ‘Başyücelik Devleti – İdeolocya Örgüsü’ ideal manzumesinden biliyor ve savunuyoruz.

Başta ‘bin yıl geçse bile mevcut haliyle lider ülke olamaz’ tespitimizin hukuki cepheden izahını ‘hukuki bağımlılığın sürekliliği’ bahsine kadar ve bu bahisle yapmaya çalıştık.

‘Başyücelik Devleti – İdeolocya Örgüsü’ manzumesi aynı zamanda baştan başa ‘Lider Ülke’ ‘Büyük Devlet’ ‘Bölgesel Güç’ olmanın da anahtarını vermekte, mânâsını taşımakta, nasılı ve niçiniyle bunun yoluna dair esasları düzenlemektedir.

Bugün İslâm âleminde Asya kıtasından, Afrika ve Atlas Okyanusuna kadar geniş bir coğrafyada halklar fiili olarak ihtilal halinde bulunmakta, yer yer çok kanlı çatışmalar yaşanmaktadır. Dünya çapında hegemonya kurmaya ve kontrol sağlamaya çalışan klasik emperyalist güçler ABD Liderliğindeki BATI tarafı ise boş durmamakta, mevcut durumu lehine çevirmeye bakmaktadır. Batı bugün gelişmiş teknoloji, silah ve maddi imkanlarına rağmen kıtalar üzerinde sömürge imparatorluğu kurduğu eski günlerini mumla aramakta fakat katliam ve zulüm dolu faaliyetlerine devam etmeye çalışmaktadır ve etmektedir de. Afganistan ve Irak’ta Müslüman halkın istiklal savaşları, müslüman ahalinin aleyhine aşırı maddi nispetsiz fakat ruh ve motivasyon üstünlüğünün müslümanlarda olduğu şartlarda tüm şiddetiyle devam etmekte. Libya halkı ayaklandı veya ayaklandırıldı, tamamına yakını yalan haberlerle 24 saat Libya seyredildi ve bugün Libya’nın zengin petrol kaynakları ABD ve Avrupa ‘akbaba sürüsünün’ petrol şirketleri tarafından ‘eşit’ bir şekilde ele geçirilip paylaşıldı. Bu son söylediğimiz husus Libya hakkında 24 saat yayın yapan medyada birkaç dakikalık olsun haber değeri taşımadı nedense. Afrika’da başka Somali başta olmak üzere kıta çapında İslami ihtilal hareketleri mevcut. Arap yarımadası, Orta ve kuzey Asya ile Doğu Türkistan’a kadar az veya çok durum aynı. Yeni bir kavramla tanıştık: ‘ihtilal hırsızlığı’! Emperyalist hegemonya güçleri, kuruculuk fikrine malik komite ve teşkilattan mahrum umumi halk ihtilallerini alenen ve resmen çalıyorlar. İhtilalin patladığı coğrafyaya derhal el altından özel kuvvet subaylarını ve kamufle olmuş çeşitli nitelikteki güç ve techizatlarını aktararak kontrol sağlamakta, kendi ajan ve işbirlikçilerinin iktidar mekanizmalarına geçmesini sağlamaktalar. Silahlı-silahsız askeri-sivil diplomasinin bütün unsurları ve enformasyon ağırlığıyla ihtilal bölgelerini rahat bırakmıyorlar. Halklar neredeyse kalkışma niyetleri olsa bile ABD, NATO ve Avrupa’nın müdahale ve işgaline uğramamak için ayaklanma ve ihtilalden vazgeçecekler. Çok garip süreçler yaşanıyor. 1999 ve 2001 senesinden sonra dünyanın ekseni kaydı, büyük bir kırılma yaşanıyor. ABD ve Batı halihazır kapitalist sistem, finans sistemi ve teknolojik askeri uzay otomotiv uçak sanayi üstünlüğüne rağmen derin ve sınırları bilinemeyen bir finans ve moral krizi içerisinde… Bütün bu hengamede Türkiye çok özel bir konum arzediyor. Hem Doğu-İslâm için hem ‘şark meselesi’ni ustaca çözmüş olmak rüyasından uyanmak üzere olan Batı için.

Bu noktada Türkiyede rejimin yukarılarda belirttiğimiz ‘asıl düşman’ tanımlamasında bir değişme, sistem içinde bir yumuşak geçiş sürecinin başlamasının önü açıldı. Gerçi bunun için hiçbir temel yapı değişikliğine gidilmedi ama zaten bu, ülke üzerinde nüfuz ve vesayetini kaybetmek istemeyen ABD-Batı için riskliydi. Esasında bu yeni durum da risklidir fakat onlar için başka yol yoktur. Batı için Dünyanın genelinde İşler zorlaşmaktadır. Denilebilir ki 1999’dan sonra rejimin asıl sahibi ve gizli işgalci güç açığa çıkmış, geri adım atmak ve müslüman anadolu halkı lehine taviz vermek, revizyona gitmek zorunda kalmıştır. 1919 süreci devam etmektedir.

Dünya genelinde ve Amerika’da 11 Eylülden sonra hiçbirşey eskisi gibi değildir. Askeri ve maddi olarak diğer ülkelerle nispetsiz aşırı ağırlığına rağmen, 2001 akabinde (Batı bütünlüğünden ayrı tek başına) giriştiği ve sonradan Avrupa’nın da desteğini aldığı saldırı ve işgallerde, kendi fikircilerinin ifadesiyle nihai başarı sağlayamaması, politik düzen kuramama, “sosyal mühendislik başarısızlığı” gibi menfi durumlara ve mağlubiyetlere dûçar olması da kendi içinde birçok soruya, çözüm ve çıkış yolu arayışlarına yol açmıştır. ABD’ de 1998-99, 2001, ve 2003 belirleyici tarihleri akabinde tedricen değişen niteliklerde çok yoğun ve kapsamlı zihni, fikri, entellektüel faaliyetler görülmekte; ‘tek kalan süper güç’ gerçekliği peşin kabulüyle ABD milli güvenliği ile dünya milli güvenliğini eş görmeye varan, ABD’nin çökmesi durumu, aksi durum, stratejik güvenlik, dünya barışı gibi bilinen en geniş çerçevede fikir, arayış, siyaset, istikrar, çözüm üretimi çabaları mevcuttur.

Burada dikkati çeken husus; kendilerinin yâni ABD’nin rakipsiz ‘tek süper güç olduğu’ dünyanın daha iyi bir yer ve barışın sağlanması için batılı demokrasi ve insani yüksek(!) değerlerin hegemonyasının yayılması-kurulması, yâni ABD’nin dünya hakimiyetinin ‘meşru’ ve ‘gerekli’ olduğu düşüncesinin, ortaya konulan bütün senaryolarda değişmeyen ‘ortak payda’ olması hususudur. Batı hegemonyası-fakat- nasıl? Bizzat hakimiyet mi? Diğerlerine güç intikaliyle oluşturulacak daha dengeli bir politik düzenin liderliği mi? Bunu tartışıyorlar!

Zbigniew Brzezinski, “Tercih; Küresel Hakimiyet mi? – Küresel Liderlik mi?” isimli kitabında.ABD Dış politikasını, BATI hâkimiyetini dünyada nasıl gerçekleştirebileceği zaviyesinden değenlendiriyor ve bu amacın teorisini belirliyor. Aynı zamanda ABD Dış Politikasını belirleyici çevrenin temsilcilerinden, görevlilerinden olan Brzezinski, ABD Eski Savunma Bakanı tarafından “Amerikan liderliğini korumak, ‘Küresel Balkanlar’ı istikrarlılaştırmak, medeniyetler çatışmasını önlemek ve Uzakdoğu’da istikrarı sağlamak için yol gösteren önemli bir kitap” olarak değerlendirilen kitabında şu tespitlerde bulunuyor:

“Nihai olarak İslamiyet’e inananların kendilerini şu anda dünyanın daha zengin ve İslami olmayan demokratik bölgelerindekiler gibi, ortaya çıkan küresel toplumun bir parçası olarak görmeleri Amerika’nın ulusal güvenliğinin çıkarınadır… Aşırı uçta yer alan Müslümanların ılımlı Müslümanlar tarafından izole edilmeleri de çok önemlidir. Daha barışçıl bir dünya, basit bir ifadeyle, dünya nüfusunun 1.2 milyarını oluşturan Müslümanların yapıcı katılımı olmaksızın imkansızdır. Müslüman farklılık gerçekliğine cevap olarak büyük oranda farklılaşan ABD politikası arzu edileni ve eğer hala belirsizse objektif olanı destekleyebilir

Ne var ki Türkiye’nin bölgesel rolü, kökünü kendi iç problemlerinden alan iki temel dengeleyici hususla sınırlanıyor. Birincisi Atatürk’ün mirasının hala belirsiz durumuyla ilgili: Türkiye, nüfusunun önemli bir kısmı Müslüman olmasına rağmen kendisini laik bir Avrupa devletine dönüştürmede başarılı olacak mı? Bu, Atatürk’ün reformlarını uygulamaya koyduğu l920’lerin başından beri Türkiye’nin amacıdır. Türkiye o günden beri önemli gelişmeler kaydetti ama bugüne kadar gelecekteki Avrupa Birliği’ne üyeliği (aktif olarak arıyor) muamma. Eğer AB kapılarını Türkiye’ye kapatmak zorunda olursa, İslami bir siyasi/dini diriltmeyi ve sonuç olarak Türkiye’nin kendisine yeniden dramatik (ve büyük ihtimalle karışık) bir uluslararası çevre araması ihtimalini küçümsememek gerekir

Avrupalılar büyük oranda Türkiye’nin siyasi gelişiminde ciddi bir gerilemeyi önlemek maksadıyla ülkenin AB’ye dahil olmasını gönülsüzce onaylıyorlar. Avrupalı liderler, Türkiye’nin Atatürk’ün öncülük ettiği Avrupa tipi toplum vizyonu devletinden giderek teokratik İslami devlete dönüşümünün Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyeceğinin farkındalar. Ne var ki bu düşünce Avrupa’nın oluşumunun kendi ortak Hıristiyan mirasına dayanması gerektiğine dair birçok Avrupalının paylaştığı bakış açısıyla tezat oluşturuyor. Bu yüzden Avrupa Birliği’nin, kapılarını Türkiye’ye açmak maksadıyla net bir taahhütte bulunana kadar bunu erteleyeceği muhtemel görünüyor. Ama yeri geldiğinde umut, Türkiye’nin Güneydoğu Asya için potansiyel kötü sonuçlar doğuracak gücenmiş bir İslami devlete dönüşebileceği riskini artırarak Türk kırgınlığını besleyecektir… Asli gerçekler ne olursa olsun, Kürt etnik problemi ve gerilimli İslam dini meselesi Türkiye’yi -bölgesel model olarak yapıcı rolüne rağmen- bölgenin temel ikilemlerinin çok önemli bir parçası haline getirmeye meyilli durumdadır

Yeni küresel düzensizlikle başa çıkmak için Soğuk Savaş’ta gereksinim duyulandan daha çok yönlü bir strateji ve 11 Eylül saldırılarından sonra yürütülen terörizme karşı savaştan daha geniş bir yaklaşım tarzı gerekmektedir. Terörizme karşı savaş Amerika’nın Avrasya’daki güvenlik politikasının veya genel manada dış politikasının merkezi yönlendirici prensibi olamaz. Bu çok dar bir odaklanmayı içeriyor. Düşman tarifi çok belirsiz ve en önemlisi de Avrasya’nın Avrupa ile Uzakdoğu arasındaki kritik dengesinde yaşanan yoğun politik kargaşaların nedenlerine cevap vermiyor. Yoğun bir Müslüman nüfusu bulunan Avrasya’nın bu alt bölgesine yeni “Küresel Balkanlar” diyebiliriz. Dünyanın tek süper devletinin ikilemi vardır: Bu da fiziki olarak güçsüz fakat fanatik motivasyon ile donatılmış düşman ile nasıl mücadele edileceğidir. Onları harekete geçiren güdüler ortadan kaldırılmadığı takdirde düşmanı engelleme ve yok etme çabaları zafere ulaşamayacaktır

Amerika, hegemonyasını sadece güç ve kuvvet ile devam ettiremez, çünkü Amerikan düşmanları ateşli, kendi hayatlarına çok daha az bağlı ve Amerika’nın demokratik prensiplerini vicdan azabı duymadan yıkmak için hazır beklemektedirler. Zor kullanma politikası yeni düşmanlar yaratır, ancak demokrasinin nimetlerini kullanarak içeriye girmelerini ve içeriden saldırmalarını engelleme konusunda yardımcı olmaz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri ülke içerisinde çok değer verdiği yaşamı ve özgürlüğü muhafaza etmek istiyorsa, ülke dışındaki etkinliğinin meşruluğunu korumak zorundadır.

Garnizon devlet mantığı tüm demokrasiler için çok zararlıdır. Bölgesel düşmanlık İsrail’e ne yapıyorsa, korku ile kışkırtılmış dünya çapında düşmanlık Amerika’ya onu yapabilir. Bu da gösteriyor ki, iç güvenliği sağlama öyle bir şekilde yapılmalıdır ki bu hem bağımsız Amerikan gücünü hem de bu gücün küresel meşruluğunu artırsın.”

ABD’nin dış politikası bu fikirler ekseninde gelişirken, Brzezinski Türkiye hakkında; ‘ABD ve AB arasındaki stratejik işbirliği Türkiye’nin bir ABD müttefiki olarak sadakati ile AB üyeliği umutları arasındaki zor bir tercihte bulunmasını önleyerek meseleleri kolaylaştırırdı’ düşüncesini ileri sürerken, aynı minvalde Abdulhamit Bilici, 14.01.2004 tarihli Zaman gazetesindeki ‘Friedman’la Gülen’i Buluşturan Tehlike’ başlıklı yazısında, ABD Dış politikasında AB’nin rolü hakkında Fuller ve Brzezinski’nin fikirlerini bu defa Friedman ve F. Gülen’den aktarıyor :

“New York Times’ın ünlü yazarı Thomas Friedman, İstanbul’daki bombalı saldırılarda zarar gören sinagogların açılışı vesilesiyle bulunduğu İstanbul’da ilginç bir yorum yazdı. Hahambaşı ile Müftünün el ele tutuştuğu törenden ve Türkiye’nin Doğu ile Batı arasındaki konumundan etkilenen yazar, İslam-Batı çatışmasının önlenmesi için AB’nin Türkiye’ye bu yıl sonunda ‘evet’ demesinin önemini vurguladı. Bunun için gerekirse ABD’nin AB’yi mali açıdan takviye etmesini önerdi.

Huntington’ın teorisini yazdığı ve 11 Eylül’le hız kazanan bu küresel kâbus yalnız Friedman’ı korkutmuyor. Tehlikeyi önlemek için diyalog çabalarına öncülük eden büyük din ve fikir adamı Fethullah Gülen de geçtiğimiz günlerde Akademi sayfasında yer alan görüşleriyle konuyu ne kadar önemsediğini ortaya koydu. Doğu’yla Batı’nın kendi değerlerini koruyarak ve birbirlerine saygı içinde birleştiği haberinin kendisine verilecek en büyük müjde olduğunu belirten Gülen, böyle bir müjde karşısında cennete girmekten bile vazgeçebileceğini ifade etti…”

Bütün bu entellektüel ve reel faaliyetlerde her türlü fikir, düşünce, görüş, doktrin, senaryo alternatifli olarak ele alınmakta, değerlendirilmekte, politika üretilmekte ve bunun klasik ingiliz-amerikan ‘faydacılığı’ ‘pragmatikliği’ yaklaşımıyla yapılmakta olduğu görülmektedir. Bu mevzudaki başlıca fayda, zor durumdaki ABD – Batının krizden çıkması ve Abd liderliğinde batı değerleri-yaşam tarzı merkezli dünya politik düzeni oluşturulmasını sağlamak. Bu amaçlar için bahsedilen ‘tercihlerin’ ise pragmatik fayda dışında hiçbir ölçü, değer ve kıymeti haiz olmadığı görülmektedir. Dünya ve insanlık için tam bir kara-ütopya manzarası!

Gelinen aşamada bu ruhsuz demir yığını medeniyeti her nasılsa birdenbire; Osmanlı devleti tarihe intikal ettikten sonra kurulan Türkiye ile birlikte cemiyetimizin ‘Kemalist Tarihsel (*)Lobotomy’ ye uğradığını ‘keşfetti’. ‘İdraklerin iğdiş edilmesi’ meselesini (maksat farkıyla) güzel sembolize eden bu‘Kemalist Tarihsel Lobotomy’ tespiti Graham Fuller’in ‘Yükselen Bölgesel Aktör – Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ Kitabında yer alır.

  1. Fuller’in bahsettiğimiz kitabına yazdığı takdimde Antropoloji ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof.Augustus Richard Norton’un şu tespiti de güzel bir mizah örneği : “Demokrasinin sadece altmış yaşında olduğu Türkiye’de, kendisini Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören ordu, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün şiar edindiği ideoloji olan Kemalizm’e yönelik tehditlere karşı koymak amac›yla, sisteme düzenli olarak müdahale etmiştir. Fransız laisizminden ilham alan Kemalizm, dinin devlet otoritesine teslimolması üzerinde ısrar ediyordu. Türkiye’nin demokratik deneyimi ancak 1950’de (Atatürk’ün ölümünden 12 yıl sonra) başlayabildi. Hatırlamakta yarar vardır ki, Cumhuriyet’in demokratik olarak seçilmiş ilk lideri olan Adnan Menderes 1961’de ordu tarafından idam edildi. O günden beri Kemalistler, periyodik olarak —herhangi bir ironi olmaksızın, ciddi ciddi— “demokrasiyi kurtarmak” amacıyla silahlı kuvvetlerin müdahalesini istemişlerdir.”

ABD’nin küresel hegemonya tesisi gayesine matuf dış politikasının muhtevasını, araç ve yöntemlerini, alt yapısını oluşturan belirttiğimiz entellektüel çaba ve ürünler aynı zamanda toplumlar- milletler üzerinde tatbik edilecek sosyal mühendislik projelerine, politik psikoloji uygulamalarına da kaynaklık etmektedir. ABD ve Batı’nın karşı karşıya bulunduğu problem ve zorluklara karşı ve özellikle İslâmi Yükselişe karşı yeni perspektif ve paradigma inşası çabaları cümlesinden olmak üzere milletçe maruz kaldığımız tarihi, siyasi, sosyal felaket ve travmaların bugün farkına varmış olmaları(!) dikkat çekici. Dahası Büyük Doğu İBDA Fikir mücadelesi tarihi bize zaten rejim tarihi boyunca yaşanmakta olan vakıa olarak bunu göstermektedir. gerek Tarih Muhasebesi gerek Terkibi Dava Şeması olarak İBDA Diyalektiği’nde herşey hakikatiyle tespitli ve kayıtlıdır. İdeolocya Örgüsü – Başyücelik Devleti eserlerinde ele alınmış mevzuların bazılarının, o seviyede olmasa da ve fikir ve ideal kaygısından uzak (anlattığımız amaçlarla) pragmatik tarzda düşman-rakip cephesinden ele alınışına tanık olmaktayız. Bunu gören güya bizim ülkemizin yabancı olmayan yerli de olamayan bir kısım yazar-çizer-aydın takımı onyıllardır karşısında üç maymunu oynadıkları bu gibi mevzuları birdenbire ‘ABD’li stratejistten’ işlemeye-köpürtmeye başlıyorlar. Ardından makyaj kabilinden politik tartışma söylem ve düzenlemeler gelebiliyor. Bunun adı da ‘yaraları sarmak’ ‘normalleşmek’ ‘demokratikleşmek’ v.s. oluyor. ‘lobotomy’nin, beyni alınmanın-alınmış olmanın cevabı-ikamesi bu mu?! Diğer taraftan Büyük Doğu Mimarının ‘500 yıldır beklenen Mütefekkir’ olarak karşıladığı İBDA Mimarının 14 yıldır hücrede ve ‘beyin kontrolü’ işkencesi altında tutulması da herhalde bu ‘normalleşme’ nin bir hikmet-i hükümeti olsa gerek!

Son olarak; Fuller’in kitabından birkaç noktanın altını çizerek konuyu noktalalayalım :

“Türkiye’nin Orta Doğu’da önde gelen bir bölgesel oyuncu olma konusunda büyük bir potansiyeli vardır, özellikle de bölgeye ve bölge halklarına karşı yeni bir ilgi ve kaygı göstermeye başladıkça. Türkiye’nin kendi ulusal kalkınmasında gösterdiği başarılar başkalarının dikkatini çekebilir, nitekim çekmektedir de. Buna karşın Türkiye, ABD iktidar ve politikasının bir aracı olarak algılanmaya devam ettiği ölçüde, Ankara’nın itibarı ve bölgeye açılabilme düzeyi oldukça sınırlı kalacaktır, nitekim geçmiş deneyim bunu göstermiştir. Ankara’ya gösterilen saygı, bağımsız bir güç olarak algılanma düzeyi ile neredeyse tam bir orantı halinde artmaktadır. Örneğin Irak’ın işgali konusunda ‘Hayır’ demiş olmasının sembolik anlamı Orta Doğu’nun Türkiye’ye duyduğu ilgi ve saygıya muazzam derecede katkıda bulunmuştur.

Görünür derecede bağımsız olan bir Türkiye, Arap dünyasına belirli politika reçetelerinin savunusunu yapacak olursa, eski sıkı Batı yanlısı Türkiye’ye kıyasla daha büyük bir dikkatle dinlenecektir.

Dahası, şayet Türk İslamı bölgesel bir itibara sahip olursa, bölgedeki tartışmaları etkileyebilir ve kamusal hayatta islamın rolü hakkındaki münakaşaları değiştirebilir.Söz konusu model devletin İslamı bastırdığı o eski laikçi kemalist model değildir… Ilımlı bir Türk İslamı’dır.”

Gelinen aşamada sürecin daima emperyalist hegemonyanın, vahşi batı politik düzeninin idame ve ikamesi amacı taşıdığı asla unutulmamalı, havuçların fazlalaştırılarak sopaların azaltılmasının veya -hakiki derecesine ulaşamaması için- ‘ılıman’ çerçevede bağların gevşetilmesi sırasında oluşan kısmi görece rahatlamanın toplumda oluşturacağı rehavet ortamının; “İslâma muhatap anlayışın dünya görüşü” halinde tesis edilmesi gereken -Büyük Doğu İBDA Mihrakının temsil hakkının olduğu yegane mefküre- (Batı hegemonyasının nesnesi olmayı reddeden) ‘tam bağımsız’ ‘tam hâkim’ ‘devlet-i ebed müddet’ idealinin yolunu tıkamasına; ve geriye gidişe fırsat tanınmamalıdır. Batının ‘zorunda’ olarak ürettiği entelektüel projeler hatta Büyük Doğu İBDA’dan, karşı-zıt maksatlarla, yer yer paralel (aslın yanında sahtesinin belirmesi gibi) mevzu-tezler devşirmesi ve ileri sürmesi; gerek ‘asla mâni olmak’; gerekse ‘kendi varlığı ve hegemonyasını temin’ amacıyla olsun, iyi takip edilmeli, özellikle düşünce fikir kültürünün bulunmadığı, ahlaki yozlaşma bireyselleşme ve bencilleşmenin atbaşı ilerlediği, sosyal ve toplumsal bağların toparlanamamacasına çözülme eğiliminde olduğu, vesair bir kaos ikliminde bulunan toplumumuzun ılıman etiketlerle uyutularak sanki islâm devleti kurulmuşcasına bir zifiri körlük ve kötürümlük anlayışı rüzgarına kapılıp tamamen yok olmasına müsaade edilmemelidir.

Bu hususta tüm kesimlerin okur-yazar aydın çevrelerinin hatta sivil-asker bürokrasisin (pek bulunmasa da) hasbi, vatansever entellektüel ve aksiyoner unsurlarının Büyük Doğu-İBDA’ya bakış ve tanıyışlarında takınacakları tutum da önemli ve belirleyici olacaktır. Baştan itibaren izah ettiğimiz şekilde dayatılan rejim, sistem içi sahte makyaj çözümler, müslüman anadolu insanının hiçkimsesine bir hayrı olmayan yalnız baskı sindirme ve zulüm aracı olagelmiş resmi ideolojinin dar kalıpları, bunların (temel siyasi-hukuki yapısı aynı) ılıman yüzlü ideolojik yeni versiyonları, hiçbirisi birer tabu ve kader değildir. Geçen sayıda da belirttiğimiz gibi, Türkiye Lider Ülke olur; bu lafzın ifadesi ve hiç abes karşılanmaması gibi bir tabilikle, yaşanmış tarih, islâmi halis ruh ahlak ve adalet anlayışının devlet geleneği-pratiği ve tecrübelerle bu sabittir. Nitekim İBDA Mimarı Ekim-1990 tarihinde Cuma Dergisi’nde yayınlanan bir röportajında : “Bütün iç ve dış şartlar, Türkiye’yi tarihi misyonunu yerine getirmeye, büyük bir İslâmi zuhura ve İslâm dünyasının liderliğine zorluyor’ hükmünü izhar etmiştir.

Aksi durumda ise dayatılan bölge liderliği beraberinde artırılan görece rahatlık ile, bağları daha güçlü daha büyük bir boyunduruk-kölelik siyasi, hukuki vesayeti altında yok olmak mukadderatı söz konusu olacaktır.

Av. Zafer ŞAHİN

___________

(*) Lobotomy (veya Leucotomy) : Beynin bir kısmını çekip çıkartma; beynin ön tarafına girip çıkıp sinir hatlarının iptal edilmesi; çoğu kez ciddi kişilik ve anlama değişikliklerine yol açan tıbbi operasyon. Lobotomi (Yunanca: lobos’ Türkçe: lob ve Yunanca: tome’ Türkçe: kesmek), lökotomi olarak da bilinen beyin cerrahisi işlemidir

Not: Bu makale, özetlenmiş olarak Aylık dergisinin Ocak-2013 tarihli 100. sayısında yayınlanmıştır.

Orjinal iktibas: http://www.adimlardergisi.com/turkiye-lider-ulke-olabilir-mi-2/

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>