turkiyenin-jeoekonomi-politigi-uzerine-1

TÜRKİYE’NİN JEOEKONOMİ POLİTİĞİ ÜZERİNE -1- Ahmet Tevfik DAYAN

TÜRKİYE’NİN JEOEKONOMİ POLİTİĞİ ÜZERİNE
-I-

 

MEKÂN PERSPEKTİFLERİ ve JEOPOLİTİK

Kökleri tarihin derinliklerine değin inen medeniyetlerin, uygarlıkların mirasçısı devlet ve toplumlar için toprak-vatan-yurt-coğrafya-mekân gibi kavramlar gelenekleriyle kurdukları nisbet çehresinde hayatî bir önem arz eder.

İşin farklı bir boyutu da bu köklü toplumların ve devletlerin, tarihsiz-öz kültürsüz-vatansız-mekânsız ideolojiler ve dünya görüşlerine karşı mutlak bir dirence sahip olmalarıdır.

Bunun en bariz örnekleri olarak, yurtsuzluğu, kültürel dejenerasyonu, şahsiyetsiz demokrasiyi, kimlik kaybını dayatan emperyalizmin mucidi mesabesindeki İngilizlerin uygarlıklarını, kültürlerini, krallıklarını, lordlarını, burjuvalarını ve bu varlıklarının içinde kibir gibi belli başlı hasselerini korumaları;

Aynı şekilde Rus toplumunun ve devletinin, 70 yıllık sosyalizm tecrübesi esnasında, dünyanın tüm toplumlarına, ırksızlığı, dini ve kültürü terk etmelerini telkin ederken, kendi millî hasletlerinden hiçbirini terk etmemesini, çevresini istilâ etmede, kültürünü dayatmada, şoven duygulardan vazgeçmeden hareket etmedeki ısrarını, SSCB’nin dağılımından sonra, işgal ettiği halkları kendine benzetirken, kendi halkının kültürel yapısının, sosyalist rejim ideallerine aykırı noktalarında bile değişme olmadan kaldığının gözlemlenmesi gösterilebilir.

Bu çerçevede, ideolojilerin, dünya görüşlerinin, fikir ve hareket sistemlerinin, idare ve ekonomi modellerinin bu tarz güçlü tarihî birikime sahip köklü milletlerin nezdinde değer, din, ide gibi referanslar uğruna benimsenmesinin yanında, varlığını devam ettirmek için sadece araç olmak gibi basit bir mantığa dayanan tarafı da vardır.

Ve bu noktada mekân faslının açılması kaçınılmazdır. Mekân felsefesi, jeo-politik…

“Ulus bilinci”nin derinleştiği, milli devletlerin kurulmaya/ kurdurulmaya başlandığı, vatan kavramının milliyet kavramına yaklaştığı geçtiğimiz son iki asırda, mekân felsefeleri, jeo-politik paradigmalar doğdu.

Tahmin edileceği üzere,  bu jeo-politik teoriler, tarihi çok zengin, gelenekleri kuvvetli köklü milletlerin ve devletlerin ürettiği metinlerden müteşekkildi.

Tarihte jeo-politik kavramını ilk kullanan ve tanımlayan İsveçli Kjellen‘dir. Onun tarifiyle Jeopolitik; “Coğrafi teşekkül veya yer içinde, ilmî olarak devletin araştırılması”dır.

Her bir jeo-politik teori, o devletin önümüzdeki bir asrın en az yarısında vazgeçmeden ısrarla takip edeceği,  politik, stratejik, ekonomik, ticari, diplomatik anahat (stratejik) çizgilerini belirtir.

Mekân perspektiflerinden, jeo-politik teorilerden bazılarını hatırlatalım:

Amerikalı Amiral Mahan’ın “Deniz Hakimiyet Teorisi”, İngiliz Mackinder’in “Kara Hakimiyet Teorisi”, Alman Ratzel’in Hitler’e yol aldıran sınırların sürekli genişlemesini öngören jeopolitik tanımlaması, Amerikalı Spykman’ın “Kenar Kuşak Teorisi”, ABD’li Stacklian’ın “Hava Hakimiyet Teorisi”, ABD’li Fukuyama’nın “Tarihin Sonu Teorisi”, ABD’li Huntington’un “Medeniyetler Çatışması Teorisi”, ABD’li Brezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası Teorisi”, İki İngiliz Buzan ve Segal’in “Medeniyetler Bütünleşmesi Teorisi”,  İngiliz Marrs’ın “Entrika Çemberi Hakimiyet Teorisi” ve Rus Aleksandr Dugin’in “Avrasyacı Yaklaşım Teorisi”.

Fukuyama’nın “kendi kendini tasfiye” anlamına gelen “Tarihin sonu teorisi” dışındaki, kendini devam ettirme iradesi arz eden tüm jeopolitik teoriler, Türkiye’ye özel bir bakış açısı getirirler.

Bunun sebebi bütün aktif-baskın karakterli teorilerin uygulanabilmesi için Türkiye’yi eksenlerine dahil etme zorunluluğudur. Çünkü sözgelimi, “Deniz Hâkimiyeti” teorisi için boğazlar, Kıbrıs ve Akdeniz’de Türkiye’nin müttefikliği ve iştiraki gereklidir. Aynı şekilde “Kara Hâkimiyeti” teorisi için, sınır ötesi operasyonlarda Türkiye’nin emperyalist plânların sıcak coğrafyası “orta doğu”ya Batı koalisyonunun kara hâkimiyeti için asker kuvvet olarak rol üstlenmesi gereklidir. “Kenar Kuşak” teorisinde, Türkiye yine bulunduğu konum itibariyle kontrol edilmesi gereken ülkeler arasındadır. “Hava Hâkimiyeti” teorisinde İncirlik ve Türk havalimanları ve diğer NATO üsleri, alternatifsiz bir ehemmiyet arz etmektedir. “Medeniyetler Çatışması”(Alt pratiğindeMedeniyetler İttifakı projesi vardır) teorisinde Türkiye kimlik bunalımındaki bir geçiş ülkesi olarak yaşadığı değerler çatışması, mutlaka Batı medeniyeti lehine sonuçlanması gerekenve ardından diğer doğulu ülkelere “rol model” olması gereken bir ülkedir. Brezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” teorisinde Türkiye, dün Sovyet istilâsına karşı, bugün terör ve mülteci tehlikesine karşı Batı bloğunun ve Avrupa kıtasının mayın eşeği olarak tutulmalıdır. “Medeniyetlerin Bütünleştirilmesi”teorisinde ise Türkiye, batıya entegre olması gereken ilk doğulu ülkedir.

Özellikle son 14 yıllık dönem içinde de ibretle tecrübe ettiğimiz gibi, tüm bu stratejik-jeopolitik teorilerin bir ve aynı ânda pratize edildiği dünyadaki tek mekân Anadoludur!

Tüm bunların nihayetinde, Türkiye’de son 14 yıl boyunca ciddi sarsıntılar geçiren, doğum sancıları çeken bir ülke görünümü mevcuttur. Bu noktada tarihin köklü milletleri arasındaki Türkler de kendi vizyonları, teorileri, plânları, programları ve jeopolitiğiyle dünya sahnesine yeniden çıkmasının arifesinde olduğu görülmektedir. Bunu defaatle ifâde eden uluslarararası “strateji ve düşünce kuruluşları” görünümlü, Batı’nın emperyalist emellerini sürdürme heveslisi uzmanlar ve “aydın”lar, hükümetlerine, Türklerin bu çıkışını önlemelerini salık vermektedirler.

Şu âna kadar da ülkemiz ve çevresindeki emperyalist programların tıkır tıkır işlediği açıktır.

 

KÜRESEL FİNANS ve DÜNYA TİCARETİ

Bu noktada bir parantez açmak ve küresel finans ve ticaretteki son birkaç yıl içerisinde Türkiye merkezli bazı gelişmelere değinmek mecburiyetindeyiz;

Teknolojinin kültür ve ekonomiye olan tesirleri mâlum, 80’li yıllardan itibaren teknolojideki gelişmelerle dünya ekonomisinde çok ciddi bir dönüşüm başladı.

Bu dönüşüm bilgisayarların insan hayatına girmeye başlamasıyla, tüm iş ve işlemlerin elektronik ortamda yürütülmesiyle doğrudan alâkalıdır.

Meşhur bir iktisat teorisidir; bir yerde manavın bakkala, bakkalın kasaba, kasabın terziye, terzinin fırıncıya, fırıncının de manava 1000’er lira borcu vardır. Toplamda herkesin klasik iktisat nazariyle bakıldığında5000 liraya ihtiyacı vardır. Fakat manava 1000 lira dışardan borç verilir, manav bakkala, bakkal kasaba, kasap terziye, terzi fırıncıya, fırıncı da manava 1000’er lira borcunu öder. Alacağı olan 1000 lira kendisine ulaşan manav da kendisine dışardan verilen 1000 lirayı öder ve 5 ayrı işletmeden müteşekkil 5000 liralık bir ekonomi döngüsüne sahip olan iktisat zinciri, 1000 lirayla sirkülasyonunu sağlamış olur. Bu nokta da gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus, sistemin borca dayalı olduğu, borçlanmadan kimsenin para kazanamaması üzerine kurulu olmasıdır. Özet mahiyetindeki bu teori ortodoks iktisat anlayışının temel varsayımlarındandır.

Telgraf, posta gibi araçlarlailetişim hızının belli olduğu bir dönemde, para kendinden menkul bir değişim aracı hüviyetini faize rağmen kısmen korurken, elektronik ortama geçişle birlikte, finans sektörü muazzam bir güce dönüştü. Çünkü artık, paradan ve para miktarından bahsederkenaltın karşılığı para basma mecburiyetine ya dafiziki varlık anlamında gerçek hayatta bir paranın var olmasına gerek kalmıyordu.

İktisat modelleri büyük oranda insan davranışlarının toplu icrâ ve sonuçlarıyla sistemleşir.

Yeni düzende, bankacılık sisteminde dijital bir rakam olarak karşılıksız olarak “yaratılan” para, insanlar tarafından yine en güvenilir yer olarak kabul edilen bankalarda muhafaza edilecek, insanların fiziki olarak ceplerinde taşımak istedikleri para olarak kabul edilen likidite ihtiyacıise, ancak elektronik para olarak bankada bulunan tüm servet ve birikimlerinin % 7-8’ini teşkil edecektir. Ve bu da piyasada bulunan fiziki-gerçek paranın 14 katına kadar elektronik ortamda “para yaratma” imkânı doğurmaktadır. Bu para balonunun genişlemesi de Ortodoks iktisatın “borçlanmadan kazanç sağlanamaması” ilkesi üzerine kurulu oluşunun doğurduğu bir alt sonuçtur. Zira ortodoks iktisatta faiz doğal bir sonuç olduğundan, zorunlu borçlanma da faiz endeksli olmakta ve döngüde borç olarak verilen para tahsilinden itibaren-en azından Türkiye şartlarında-14 defa karşılıksız olarak tekrar satılabilmektedir. Bu döngünün neticesinde oluşan finans balonu ise, henüz 30 yılı ancak doldurmuşken 2000’li yılların ilk çeyreğinde yer yer patlaklar vermeye başlamış, küresel bankacılık sistemi ve finans kapital çöküşünü sessizce ilân etme yoluna koyulmuştur.

Öyle ki, 80’li yıllarda dünyada 40 TRİLYON DOLAR toplam paranın olduğu konuşulurken, bugün dünyadaki toplam para miktarı kesin olarak tespit edilememekle birlikte 400 TRİLYON DOLAR olduğu tahmin edilmektedir. Eğer ki bu paranın karşılığı olsa idi 30 yılda 360 TRİLYON DOLAR para basılmış olması gerekirdi ki, bu da mümkün değil.

Küresel Finans Kapital’in ülkelerdeki sürreal huzur ve güven ortamının seviyesine göre az gelişmişlikten çok gelişmişliğe doğru 1’e 10, 1’e 14, 1’e 20 nisbetlerindeki karşılıksız para balonu, tüm dünya ölçeğinde ABD Merkez Bankası faiz oranlarını 0,25 oranlarına kadar düşürmüştür. 2013 yılında ABD 1 TRİLYON DOLAR para basacağını duyurmuş, ayrıca DOLAR’dan sonra Dünya üzerindeki en etkili para birimi olan EURO bölgesinde, devletler gayr-ı resmi olarak para basmaya başlayarak küresel finans balonunun patlamasını geciktirmeye, çöküşü gözden kaçırmaya çalışmaktadırlar.

Tüm bunlar olurken, ABD ve Avrupa ülkelerinde yüksek hayat standartları, pahalı işçilik maliyetleriyle birlikteucuz hammadde ve işçiliğin, düşük verginin, geniş ticari imkânların olduğu ÇİN ve AFRİKA ülkelerine sermaye kaçışları yaşanmaya başladı. Sonuçta 2015 yılında ABD ekonomisi reel olarak ÇİN ekonomisinin 1 TRİLYON DOLAR gerisine düştü. Ve dünyanın ekonomide yeni 1 numarası ÇİN oldu.

Tüm bunlar yaşanmazdan evvel zaten kâğıt üzerinde bile bugünlerin geleceği 10 yıl öncesinden belliydi. Ki, 2008 yılında ABD’deki “mortgage krizi”yle birlikte Doların yaşadığı tarihi düşüşün de getirisiyle ÇİN, TÜRKİYE, İRAN, BREZİLYA, HİNDİSTAN, MALEZYA ve RUSYA gibi ülkelerin de içinde bulunduğu ülkeler, Amerikan Doları’na karşı FİNANSAL BİR BAŞKALDIRI’ya yeltendiler.

Bu finansal başkaldırının esas altyapısını oluşturan gerçeklik düzeyi ise şu;

“Para” mahiyeti itibariyle, sadece ikâme ve değişim aracı olmanın dışında siyasî, askerî, teknolojik, kültürel ve ticarî-ekonomik hegomonyanın da bir temsili olma hüviyetini de üzerinde taşıyor

Mevcut küresel sistemde cari olan ortak para birimi ise, paraya siyasî, askerî, kültürel, ticarî ve teknolojik olarak,“sahibi”nin bir yönetim, kontrol ve sömürge aracı olmak suretiyle hâkimiyetinin çok yönlü genişlemesine aracı olmaktan başka değildir.

Ki “ortak para birimi”nin olduğu ülkeler arasında ise durum şöyle tarif edilebilir: Paranın patronu kim ise, batan ülke patrona çalışır, patron ülkeye kazandırır, kalkınan ülke de patrona çalışır, patron ülkeye kazandırır. Çünkü tekrar hatırlatıyoruz, ortodoks iktisatta, borçlanmadan kazanmak mümkün değildir ve borç faizsiz verilemez. Dolayısıyla batan ülkeye borç verilerek, o ülke sömürülür. Kalkınan ülkeye de yine borç verilerek o ülkenin kalkınmasına, zenginleşmesine, kaynaklarına “ortak” olunur.

Aynı zamanda ortak para birimindeki ülkeler durmaksızın borç ödeyerek ve ortak para birimine dahil tüm ekonomik sistemde yaşanan problemler karşısında, en zayıf halkayı batırmak suretiylepatron ülkeyi sırtlarında taşırlar.

Ve elbette faiz ve karşılıksız elektronik para burada da başat aktördür. Avrupa Birliğinin bugün yüzleştiği gerçekler doğrultusunda, faiz ve karşılıksız elektronik paranın sebep olduğu finans balonunun daha fazla esnetilememesi neticesinde dağılma sürecine girmesi buna örnek olarak kaçınılmaz son olarak durmaktadır.

Ve Çin’in başını çektiği finansal başkaldırı ise, dolar ve doların tasarrufundaki Euro bölgesinin teşkil ettiği,“küresel ödemeler sistemi” çemberini yarma hareketidir. Bu başkaldırının her ülkede farklı süreçleri var. Örneğin, hemen hemen tüm dünya ülkelerinin Merkez Bankalarının, Amerikan Merkez Bankası FED’e(Fed gerçekte Amerikan Devletine de bağlı değildir) göbekten bağlı olmasından ötürü Rusya, kendi Merkez Bankası kanunlarında birtakım değişikliklere gitmeye çalıştığı sırada, ABD ve AB ülkeleri tarafından uzun süreli bir ambargoya maruz bırakılarak ekonomisi eritildi.

Çin’de ise Merkez Bankası başkanı 2008 krizini takip eden dönemde bir makale yayınlayarak, dolar hegemonyasını reddeden yeni bir paradigmaya geçmekten söz etti. Bunun üzerine ABD satış baskısı ile Çin Borsasınınkısa bir sürede 700 milyar doları bulduğu iddia edilen bir zarara uğramasına sebebiyet vererek, cevap verdi. Aynı yıllarda ise Türkiye, ambargo dolayısıyla dışarıya hidrokarbon kaynaklarını satamayan İRAN’dan “doları aradan çıkarmak” suçu(!) başta olmak üzere, altın üzerinden para aklayarak ABD kontrolündeki küresel ödemeler sisteminde 100 milyardolarlık bir açığa sebep oldu. Brezilya’da da benzer bir “finansal itaatsizlik” gözlendi. Türkiye sadece İran’la yetinmeyerek Hindistan’la da dolar sarmalını delerek arka plânda ticari ilişkiler geliştirmeye başlamıştı ki, ABD’den enseleme operasyonu olarak kısmen Gezi ve 17-25 Aralık hamleleriyle birlikte birden çok kere finans manipülasyonları geldi. Fakat hiçbiri istenen sonuçları doğurmadı. 2008’den 2013’e kadar devam eden bu durum karşısında, ABD bu ülkeleri finans uzmanları aracılığıyla önce tehdit ederken, sonra ikna ve uzlaşma turlarına çıktı. Akabinde söz konusu ülkelere karşı sert hamlelerde bulundu. Türkiye’ye karşı yapılan operasyonları daha detaylı konuşmak üzere, Brezilya’da dönemin hükümetinin düşürüldüğünü ve Başbakan başta olmak üzere üyelerinin Brezilya mahkemelerinde yargılandığını, İran’da hükümet değişikliği olduğunu ve reformcuların iktidara taşınarak, ambargoların kaldırılarak ülkenin küresel bankacılık sistemine entegre olmasının önünün açıldığını, Hindistan’da terör saldırılarının ve iç istikrarsızlıkların körüklendiğini, Rusya’nın merkez bankası rezervlerinin bir dönem 130 milyar dolardan daha aşağıya kadar düşürüldüğünü, Çin’in milyarlarca doları zarara uğratıldığını da not düşelim.

 

ANGLOSAKSON ve YAHUDİ BLOKLAŞMASI

300 yıllık Anglosakson-Yahudi ittifakı, 11 Eylül İkiz Kuleler’in yerle bir edilmesi eyleminin ardından başlayan yeni süreçte çatırdamaya başladığına dair güçlü veriler var. 15 Temmuz’un ardından, dünyadaki tüm Yahudi’lerin yayın organı kabul edilen “New York Times” gazetesinin Fethullah Gülen’in büyükçe bir resmini basarak “Amerikan yönetiminin bu adamı Türkiye’ye iâde etmesi” gerektiğini söylemesi, bu ittifakın çatlamaya başladığının son zamanlardaki en önemli verilerden birisi olarak kabul edilebilir. Bu ittifakın (Anglosakson-Yahudi) ABD’yi birlikte kurduğu kabul edilir. Anglosaksonların ve Yahudilerin, Deccal, Nüzul-ü İsa ve Mehdi üçlemesi çerçevesinde anlaştıkları ve dünyanın sonunu getirene, Hristiyanlar Tanrı İsa’nın, Yahudiler ise İsa Mesih’in gelişine birlikte zemin hazırlayıp İsa’nın nüzulünden sonra birbirleriyle hesaplaşacaklarını plânlamaktadırlar. Anglosaksonlara göre, Yahudilerle Tanrı İsa’nın gelişi için işbirliği bir gereklilik, fakat Tanrı İsa geldikten sonra İsa’ya iman edecek belli sayıdaki Yahudi dışında hepsi yok edilmelidir. Yahudilere göre ise, Anglosaksonlarla ittifak şart, fakat İsa Mesih geldikten sonra Kudüs’e bir tek sünnetsiz giremeyecek, bütün Anglosaksonların icabına bakılacak…

Ve iki kesim de 11 Eylül’ü, nüzul-ü İsa’nın alâmeti olarak görmekte, nihaî savaşın başladığına inanmaktadır. Bu noktada, yüzyıllardır süren ittifakları sona ermek üzere ve çıkacak bu son savaşta hedeflerinin farklılaşması başlamaktadır. Ayrıca iki taraf da karşısındakinin, nuzül-ü İsa’dan sonra kendisini imha hedefi olduğunun bilincinde olduğu için, sanki nuzül-ü İsa çok yakında gerçekleşecekmiş gibi birbirlerinin kuyusunu kazmaya başladıkları da söylenebilir.

“Filistin meselesi” buna bariz bir örnektir. İngiltere’nin Filistin’in bağımsızlığını tanıması, BM’nin de büyük oranda Filistin’in bağımsızlığını tanıması, ayrıca WASP lobisi ve Anglosaksonlar kontrolündeki ABD yönetimi tarafından İsrail’in uluslararası toplumda itibarsızlaştırılması, İngiltere’nin İsrail’in nükleer faaliyetleriyle ilgili rahatsızlık duyduğunu belirten açıklamaları. Buna karşılık, İsrail’in Putin’i Dünya’da yılın siyasetçisi seçerek Rusya’ya yanaşması, İsrail’in müttefik olarak Ortadoğu’da Erdoğan’la ileri düzeyde geliştirdiği ilişkiler ve Erdoğan’ın ABD’de Yahudi Lobisiyle saatlerce süren görüşmeleri. Yahudi sermayesinin ÇİN’e kaçışı… Buna karşın, Almanların Türkiye aleyhtarlığının açık düşmanlık seviyesine kadar yükseltici yayınları…

Görülmektedir ki, bir tarafta İngiltere ve ABD’nin başını çektiği, Almanlar’ın da ikinci plânda dahil olduğu Anglosakson bloğu, diğer tarafta Küresel Yahudi Lobisi, İsrail, Rusya ve Türkiye’nin başını çektiği Çin ve İran gibi ülkelerin de arka plânda dahil olduğu bir blok olmak üzere iki keskin kutup ortaya çıkmıştır

Ve bu kutuplaşmanın Ortadoğu genelinde ve Suriye özelinde yürüttükleri vekâlet savaşları, yerini büyük savaşa bırakma aşamasına girmiş olarak sonuçlanmak üzeredir. (“Arap Direnişinin Kime vekâlet ettiği?” sorusunun cevabı, bu süreçte daha dikkatli takip edilmeli. –Adımlar-)

Şartlar, yeni bir dünya savaşının kaçınılmaz olduğunu apaçık ve objektif bir şekilde göstermektedir: Küreselleşmeyle birlikte küçülen dünyanın yeni merkezinin ÇİN’e doğru kaydığı iddiası halâ varlığını devam ettirmekte. Uluslararası Para Sistemi-Finans kapitalin daha fazla sürdürülemez olduğu 5 ile 10 yıl arasında bir yaşanan ve her defasında daha büyüğünü tetikleyen dünya genelindeki ekonomik krizlerle adeta delillendirilmektedir.

Uluslararası ticaretle birlikte teknolojinin başdöndürücü hızı, jeopolitik dengeleri altüst etmektedir. Dünya toplumlarına dayatılan kapitalizmin ileri aşaması tüketim toplumu modeli, 4. sanayi devrimi diye adlandırılan bilgi teknolojileriyle birlikte otomasyon çağına merhaba deyişimiz ve tüketici hayat tarzıyla birlikte hızla artan yeni kaynak ihtiyacı, hidrokarbon yataklarını çok daha önemli hale getirmektedir.

Klâsik tabirle gelişmiş-üçüncü dünya ülkelerini sömürerek zenginleşen-ülkeler, istilâ ve işgal ettikleri coğrafyalardaki hidrokarbon-enerji kaynaklarının kendilerine yetmeyeceğini bilerek yeni kaynakları ele geçirmenin hesaplarını yapmaktadırlar.

 

“SAVAŞ MECBURİYETTİR”

Ticaret merkezlerinin değişmesi, lojistik yollarını, yeni enerji kaynaklarına ulaşma plânları ise, enerji nakil hatlarını tekrar dizayn etmeyi gerektiriyor. Kendi kıtalarındaki enerji kaynaklarını ya kurutmuş ya da rezerv olarak yedekte tutmakta olan emperyalist ülkeler, 100 yıl önce oturdukları masayı bugün devirerek, yeniden kaynak paylaşımına gidecekleri bir savaşı mecburiyet olarak görüyorlar.Tasarruf altına alınmak istenen enerji koridorları, ticaret bölgeleri, enerji nakil hatları ve lojistik yollarının tekrar dizaynı, doğrudan doğruya jeopolitik dengelerin altüst olması anlamına geliyor.Ve bozulan tüm bu jepolitik dengeler, mevcut hâliyle Asya kıtası lehine değişiyor. Dün İslâm aleminde teşekkül eden, bugün Batının temsil ettiği, dünyanın güç,zenginlik ve ilim merkezi, tekrar yer değiştiriyor.

Bahsettiğimiz blokların izlediği siyaset de doğrudan doğruya bu meseleler üzerinden yürümektedir. Anglosaksonlar, güçlerinin ellerinden kaydığını farkettikleri için, bu gelişmeleri dini inançlarının bir alâmeti olarak görmekle birlikte, tüm süreçleri tıkayarak, dünya savaşı çıkarmaya çalışıyorlar. Yahudiler ise, Dünya’daki paranın çok ciddi bir bölümüne hükmedebildikleri için, dünyanın yeni güç merkezi Asya kıtasına yatırım yapıyorlar. Aynı zamanda kıta ülkeleri ile de iyi ilişkiler geliştiriyorlar. Yahudiler bununla birlikte inançlarının haber verdiği “büyük savaş”a da hazırlanıyorlar. İki tarafın da plânladığı savaşın merkezini ise SURİYE-IRAK ve TÜRKİYE toprakları oluşturuyor. Aynı topraklar üzerinde iki farklı, işgalci-istilâcı yabancı güç, iki farklı savaş plânı yapıyor. Ve bu üç ülke üzerinden birbirlerine çelme atıyorlar.

Somut bir şekilde örneklendirecek olursak, Suriye’deki vekâlet savaşında, ABD ve İNGİLTERE’nin başını çektiği NATO gücü, kasıtlı olarak savaşın devamı için siyasi çözüm noktasını sürüncemede bırakıyor. İsrail ve bir numaralı müttefiği Türkiye ise, İsrail’in güvenliği için Suriye’de Esad rejiminin düşmesini istiyor. Amerikan bloğu, PYD kartıyla ve İŞID’la mücadele bahanesiyle bölgede çatışmaların 30 yıl daha devam etmesini istiyor. Bu nedenle bazen Esad’a, bazen PYD’ye, bazen İŞID’e “tavşana kaç, tazıya tut” diyerek ülkede çözümsüzlüğü ve iç savaşı sürekli kılmaya çalışıyor.

Öte yandan Türkiye’deki 15 Temmuz kalkışması, PKK gibi yumuşak karınlı meseleler üzerinden ve Türkiye’nin “atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra” başlayan “Kürt koridoruna izin vermem”hassasiyetini(!) kullanıp, Türkiye’yi Suriye bataklığına sokarak, dolayısıyla ülkeyi iç savaşa sürükleyerek doğrudan işgale açık hâle getirmek istiyorBunun karşısında, Türkiye’nin bir numaralıdost ve müttefiki İsrail ise, Barzani’yi kullanarak, Türkiye’nin Irak sınırına ilaveten Suriye sınırını da kapsayan, Türkiye’den de bir toprak parçası almak suretiyle “Kürt devleti” görünümlü bir Büyük İsrail / Arz-ı Mevud’u kurmayı hedeflemektedir.

Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından ABD’li “büyük stratejist” Graham Fuller’in; “Yakında görülecek ki bu olay Türkiye’deki herkes için bir ‘kaybet kaybet’ olayıdır. Ordu da, millet de derin bir şekilde bölünmüş olacaktır. Darbe geleneği hortlamıştır. Geniş bir sivil çatışma ortamı muhtemelen yakında bir askeri müdahaleyi gerekli kılacaktır” diyerek, meşhur İngiliz Ortadoğu Uzmanı Robert Fisk’in ise; “Darbenin başarısız olması, ordunun Erdoğan’a sadakati anlamına gelmez… 161(İlk açıklanan rakam) kişinin can kaybı olan bir Türkiye, Ortadoğu’da ulus-devletlerin çöküşünden bağımsız kalamayacaktır… ABD “seçilmiş hükümete” destek açıklaması yapmış ancak 2013’de Mısır darbesinde olduğu gibi darbenin başarıya ulaşması durumunda Erdoğan’a da Mursi gibi davranılacağı açıktır… Ordu içinde darbe yapmaya niyetlenen askerler, Erdoğan’ın ülkelerini yok ettiğini düşünenlerin çok küçük bir kısmıdır… Türkiye birkaç ay ya da yıl içerisinde yeni bir darbeye hazır olmalıdır” sözleriyle, aslında darbe girişiminin başarısızlığa programlı olduğunu, olayın esas amacının darbe değil,bir işgal plânının fragmanı olduğunu açıkça beyan ettiler. Çok sürmedi, İngiltere Güney Kıbrıs’a Türkiye’ye yönelik olası bir iç savaşta, çeşitli bahanelerle müdahale etmek adına, 50 bin asker yığdı. Ardından, Fetullah Gülen, bir açıklamasında, “İşgalcilerin ülkeyi işgal etmesi o kadar kötü değildir. Onlar sizin kadınlarınıza dokunmazlar, mabetlerinize dokunmazlar” diyerek kendi tabanına, “ülke işgal edilecek direnmeyin” mesajı verdi. Takip eden haftalarda Almanya vatandaşlarına “savaş ve olağanüstü hâl şartları için gıda ve su stoklayın” çağrısında bulundu. Almanların bu çağrısının ardındanPutin ise, Rus devletinin en kritik noktalarında baskın denetimler yaparak, Rusya’yı ve ordusunu seferberlik şartlarına hazırlamaya başladı. Hemen ardından Türkiye, ABD’nin başını çektiği koalisyon kuvvetlerinin desteğiyle, Suriye’ye iki haftalık kara operasyonu düzenledi.Operasyon günü Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Barzani peşkeşe Türkiye’ye geldi. Gözler Joe Biden’la görüşmenin sonuçlarına kilitlenmişken, Barzani, Türkiye’den “yakında çok büyük değişimler olacak” sözüyle ayrıldı. Ve aynı zaman dilimi içerisinde Türkiye-İsrail anlaşması meclisten geçti, Tayyip Erdoğan tarafından onaylandı.

Burada gözden kaçmaması gereken üç noktaya dikkat çekmek gerekir:

Birincisi, İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a 50 bin askerlik çıkarma yapmasının tek sebebi Türkiye’yi işgal plânı değil. Aynı zamanda, 2002-2007 arasında gündeme gelen ve tepkiler üzerine rafa kaldırılan, Manavgat suyunun İsrail’e tahsis edilmesi amacı taşıyan “Kuzey Kıbrıs Su Temini Projesi”, ikinci etapta Güney Kıbrıs’a ve oradan da İsrail’e satılmak üzere iletilmesi plânlanıyor. Bu sayede 2030 yılında su kıtlığından dolayı yaşamanın çok zorlaşacağı İsrail’e belediye(!) hizmeti verilmesi plânlanıyor. Söz konusu su temin projesinin ikinci etabı devreye alınmadan evvel, Kuzey Kıbrıs’ın Güney Kıbrıs’la birleşmesi gündeme alınıyor. Bu noktada Kıbrıs’ın birleşmesi sürecine İsrail’in nüfuzunu engellemek ve ilerleyen günlerde İsrail’e suiletimini kendi kontrol altına almak-istediğinde de suyu kesebilmek- İngiltere’nin Güney Kıbrıs’a askeri çıkarma yapmasının sebepleri arasında. Geçen aylarda Cumhurbaşkanı Erdoğan, damadının oturduğu Enerji Bakanlığı makamını özel “süper yetkiler”le donatarak, Türk hukuk sisteminin üzerinde imtiyazlar tanıyarak İsrail’li şirketlerin Doğu Akdeniz’deki Türkiye’ye ait hidrokarbon yataklarını Türk Enerji Bakanlığı’yla ortaklık kurarak değerlendirebilmesinin (sömürebilmesinin) önünü açtı.

Ayrıca İsrail’le “Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılması”nı öngören anlaşmadan sonra da, Filistin’e ait olan hidrokarbon rezervleri İsrail tarafından bizzat değerlendirildikten (sömürüldükten) sonra “İsrail gazı” diye Türkiye tarafından satın alınacak. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi hidrokarbon yataklarını ve Filistin’in hidrokarbon yataklarını İsrail’e peşkeş çekmesinin ardından İngiltere’nin söz konusu hamlesi, İsrail karşısında aynı zamanda bir enerji hamlesi olarak da dikkate alınmalıdır.

İkincisi, Türkiye’nin Cerablus ilerleyişinde, IŞİD’in direnmeksizin “kaçması” ve bugüne değin hiçbir yerden bu kadar kolay sökülüp atılamamış olması. IŞİD’lilerin ÖSÖ militanları arasına karıştığı ve PYD’ye karşı savaştığı yönünde basına yansımayan, ciddi iddialar mevcut. Eğer ki böyle birşey söz konusuysa çok ezberler bozulacak demektir.

Üçüncüsü ise, Suriye’de Rusya-İran-Esad üçlüsünün, “Kürt koridoru” konusuna olumsuz bakışları ve dolayısıyla eninde sonunda PYD’yle çatışacak olmaları. Bununla birlikte, Türkiye’nin içerde PKK’yı temizlerken, dışarda PYD’ye karşı Barzani’yle birlikte hareket etmesi esnasında, iç kamuoyuna Barzani “Türkiye’nin bölgeye atadığı bir vali” gibi gösterilmekte ve bu algı tutmuş görünmektedir. Endişe verici olan bu çıkış noktasından hareketle, AKP Hükümeti’nin, Suriye ve Irak’ı içine alan Barzani başkanlığındaki bir Kürtçü yapılanmasına Türkiye’nin“evet” diyebilecek zemini hazırladığını düşünmesidir. Tayyip Erdoğan’ın, İsrail müttefikliğinin bir gereği olarak bunu kabul etmeye meyilli görülmektedir. (Barzani’nin yakın zamanda atlattığı suikastlerin arkasındaki gücün kim olduğu da ayrı bir önem arz etmektedir.)  Bu tavır ise, Rusya ve Doğu Bloğu’nun dostluğunu kaybetmesine ve uluslararası alanda Türkiye’yi yapayalnız ve kendi ülkesinin bölünmesine hizmet eder, müdahaleye açık, İsrailci bir çizgide uçuruma yuvarlamak demek olacaktır. Bu çerçevede kısa vadede Türkiye’yi bekleyen en sıcak iki tehlike;

1- İç savaş tehlikesi ve ülkeyi doğrudan ABD ve İngiltere, Almanya koalisyon işgali.

2-“Barzaniciliğin aşılamaması” ve İsrail müttefikliğinde devamlılık dolayısıyla ülkenin müdahaleye ve bölünmeye müsait hâle düşürülmesi.

(Devam edecek…)

Ahmet Tevfik DAYAN
02 Eylül 2016

Orjinal Makale: http://www.adimlardergisi.com/turkiyenin-jeoekonomi-politigi-uzerine-i/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>