rus-edebiyati-turgenyev-yeniden-tanismak

TURGENYEV’LE YENİDEN TANIŞMAK – Hakan YAMAN

Senelerce Turgenyev’e ön yargılı davranan ve sıkı bir roman okuyucusu olduğunu zannetmesine rağmen 19. Yüzyıl Rusya’sının bu en şöhretli yazarlarından birisinin eserleriyle bir türlü yakınlık kurmayı başaramayan birisi olarak ne kadar hatalı olduğumu anlamak için sanırım birazcık durulmak, heyecanlı yargılar ve asıp kesmelerden bir nebze arınmak lâzım imiş. Hele edebiyat ve klasik kabul edilen isimlerden söz açıldığında… Saygı duyduğum mütevazi şairlerden Behçet Necatigil’in çok sevdiğim bir mısrâında ifade ettiği gibi:

Çünkü bekler bazı şiirler bazı yaşları.

Zannımız odur ki, Necatigil, kendi şiirindeki 1960 sonrası değişim ve gelişimi kastetmiş olsa bile, bu aslında sadece şair için değil, okuyucu cephesinden de böyledir. Seneler önce üstünkörü okuyup geçtiğin bir mısra gün gelir kalbinin dudaklarından düşmez olur.

Ve daha ötesi, yalnız şiir değil, edebiyatın diğer unsurları için de “bazı eserlerin bazı yaşları” beklediği bir gerçektir. Özellikle klasiklerden bahsediliyorsa… Onlarda mevsimleri aşan ve her devre yayılan bir tazeliğin kokusu duyulduğu için bugün hâlâ haklarında tartışmalar yapılmakta, çeşitli ferdî, siyasi ve sosyal sıkıntılarda kendilerine atıfta bulunarak tahliller yürütülmektedir. İnsan şuuruna kendisini problem olarak dayatan her muamma büyük bir romancının kaleminde hayatın akıcılığını bulur ve kuş bakışı bir seyirle sorgulanabilir.

Turgenyev adıyla ilk defa Necip Fazıl’ın Konuşmalar kitabında mevcut bir röportajı vesilesiyle karşılaşmıştım. Üstat, beğenilerini soran TRT muhabirine cevap veriyor ve söz Rus romanına geliyordu:

-“Meselâ bir (Dostoyevski)yi alın ele… Bir (Tolstoy)u alın… Hattâ (Turgunyef)i… Ki, Rus edebiyatında kuvvetli romancılardan biridir. Fakat Rus’tan kaydığı için pek tutulmaz. O tarihte usta bir Avrupa taklitçisidir… Bizimkilerden daha usta… (Turgunyef) budur.” (Necip Fazıl Kısakürek, Konuşmalar, Büyük Doğu Yay. 1.Basım, Şubat 1990, S:167 )

Hemen ardından, ortalama roman okuyucusunun Turgenyev denildiği zaman belki de aklına gelen ilk eser olan Babalar ve Oğullar okuması… İtirafa mecburum ki, 20 yaş sınırına henüz ayak basmış birisi için bu eserin niçin yazıldığı, yazarın nereye varmak istediğini kavramak ve romanın lezzetini almak büyük iştir ve ben bunun çok ama çok uzağında kaldığımı 20 sene sonra aynı romana yeniden döndüğümde fark ettim. Bu sadece eserin edebi lezzeti ve fikri temellerini kavramak bakımından değil, kusur ve zaaflarını, okuyucuya baygınlık veren gereksiz ayrıntı ve geri dönüşleri tespit bakımından da böyledir. Turgenyev’in dönemin çoğu yazarı gibi okuyucunun anlayışına güvenmeyen ve “sıkıcılaşmak” pahasına her şeyi ayrıntılarıyla izah eden tavrının yanlışlığını da ilk okuduğum dönemde tespit edemezdim.

İşin tuhafı, yazarın bu en çok tartışılan romanında, yazmaya başlarken vermek istediği mesajla eser nihayete erdiğinde geldiği yerin farklı olduğunu görmek daha şaşırtıcıydı. Kralcı Balzac’ın komünist Marx’a ilham vermesini andırır bir dramdır bu ve belki edebiyatçıyı ait olduğu kampın dışında da vazgeçilmez bir değer yapan bu tür “tatlı” ayrıntılardır. Sen Bazarov isimli güçlü bir roman karakteri yaratıp, ülkendeki “ilericileri” selamlamak istersin; ama en büyük tepkiyi o “ilerici” kesimden alır ve ülkeni terk etmeye mecbur kalırsın. Oysa inşa ettiğin Bazarov karakteri bugün edebiyatı da aşıp, felsefi ve hatta siyasi literatüre yerleşmiştir. Babalar ve Oğullar,nihilizm kavramının ilk kez kullanıldığı, nihilist kelimesini doğuran eserdir; romanın kahramanlarından Bazarov ise Salih Mirzabeyoğlu’nun Şiir ve Sanat Hikemiyatı’nda dile getirdiği “sanatın gayesi” ve “kaba fayda” tartışmasında “bir parça peyniri bütün bir Puşkin’e tercih eden”zihniyetin edebiyatta sembolü…

Bugün bunu her kesimden insanla tartışabiliriz ki, konuya dair onlarca cilt biyografi, eleştiri, inceleme ve makale okusanız bile dönüp dolaşıp vereceğiniz son hüküm en nihayetinde Necip Fazıl’ın yukarıda birkaç cümleyle çerçevelediği dairenin dışına çıkamaz. Adı Dostoyevski veTolstoy’un hemen ardından anılacak kadar “kuvvetli” bir romancıdır; Rus’tur ama Rus’tan çok Avrupalı gibi yazar ve kendi ülkesinin sorunlarına bir Avrupalı gibi yaklaşır. Bu onun hem gücü, hem zaafı olmuş ve aldığı tepkiler sebebiyle uzun yıllar ülkesinden ayrı yaşamış, “ikinci vatanı” gibi gördüğü Fransa’da hayata gözlerini yummuştur.

Dönemin milliyetçi aydınları, Turgenyev’in romanlarındaki Rus erkek karakterler genellikle olumsuz ve zayıf kişiliklerden oluştuğu için onu ne kadar horlar ve dışlarsa dışlasın, cenazesi ülkesine geldiğinde, aydınlardan bağımsız olarak halkın gösterdiği teveccüh ve oluşan kilometrelerce kortej aslında bir yönüyle de ne kadar “milli” olduğunu, kendi milletinin kalbinde yer ettiğini göstermiştir. Nasıl etmesin ki? Ona ilk defa şöhretin kapılarını açan ve köleliğin kaldırılmasında çok büyük bir payı olduğu bugün bile kabul edilen, yayınlandıktan sonra kurulu düzeni eleştiriyor diye bir buçuk yıl kadar hapis yatmasına sebep olmuş “Avcının Notları” genel başlığında topladığı o birbirinden güzel kır hikâyeleri bile  buna yetip artar. Kendisi toprak sahibi bir asilzade olmasına karşın, köle statüsünde kabul edilen köylülerin yaşadığı acı ve çaresizliklere bir projeksiyon tuttuğu bu hikayelerden sekiz tanesi aynı başlık altında Can Yayınları tarafından dilimize kazandırılmıştır. Onun en “Rus” olduğu eser, sanırım kusursuza yakın tasvir ve keskin gözlemlerle dolu bu ilk hikâyeleridir. Her şey bir yana, tasvir kabiliyetini geliştirmek isteyenlerin de titizlikle okumasının kendilerine fayda sağlayacağına inandığım bir kitap… (Çok farklı bir yolda ilerleyen Gorki için de edebi çizgi anlamında benzer şeyler düşünülebilir. Onun da ilk hikâyelerindeki serseri, avare, evsiz ve yurtsuzlar başta olmak üzere bütün Rus halkını kucaklayıcı sıcaklık, sevgi ve merhamet, şöhrete erdikten sonra propagandayı öne çıkarıcı tutumuyla yara almıştır.)

Gerçi Turgenyev’in derdi propaganda değildi ve esasen öyle kavgacı bir yapısı ve ideolojisi de yoktu; ama özellikle hikâyeden romana atladıktan sonra yazdıklarında suni bir mesaj kaygısı hissedilmektedir. Çarlık Rusya’sında yaşanan kötülükleri görüyor, bütün samimiyetiyle güzel ve yaşanılabilir bir Rusya istiyor; bunun için Avrupa kültürünü ve liberal fikirleri ülkesine taşımaya çabalıyordu. Bize ne kadar benziyorlar? Fark şu ki, Rusya kendisini ne kadar ayrı tutarsa tutsun ve mezhep farklılığının kökleri hangi nefret seviyesinde yaşanırsa yaşansın, son tecritte onlar da tıpkı Avrupa gibi, Hristiyan âleminin bir parçasıdır ve haç müşterekliğinin olduğu bir yerde batılılaşma problemini tartışmakla, hilal coğrafyasında bunu konuşmak ve yaşamanın farklı tesir ve sonuçlar doğurması kaçınılmazdır.

Puşkin’in yaktığı köz ve hemen ardından Gogol’ün üflediği sihirli nefesle, içinde saklı evrensel ateş henüz tutuşmuş Rus romanında, Turgenyev, Avrupa’dan kabul ve saygı gören ilk Rus romancısıdır.  Onun ülke sınırlarını aşıp, Fransa merkezli roman muhitlerinde kabul görüşü diğer iki çağdaşı Tolstoy ve Dostoyevski’den evveldir. Hatta daha ilginci, bizim ülkemize deDostoyevski’den önce girmiş… Bu son cümle, Turgenyev’e bir iltifat kastından ziyade,Dostoyevski’yi bu kadar geç fark eden dönemin Türk edebiyatı çevrelerine eleştiri olarak değerlendirilsin.

Başlangıçta Tolstoy’la yakın dosttur. Turgenyev diğerinden 10 yaş büyük olmasına karşın, kaba bir hesapla henüz edebiyat hayatlarının ilk dönemleridir. Fakat bir defasında görüş ayrılığı sebebiyle tartışma çıkar ve hışımla evi terk eden genç yazar Tolstoy bir süre sonra uşağı ile onu silahlı düelloya davet eden bir mektup gönderir. O zamanlar düello yasak değildir. Bu çılgın teklif neyse ki Turgenyev’in özür dileyen bir mektup göndermesiyle karşılık bulmaz. Modern Rus edebiyatının merkezi, başlangıç noktası, “dil kurucusu” sayılan Puşkin genç bir yaşta hayatını düelloya kurban vermişti. Eğer Turgenyev bu teklifi ama korku, ama Tolstoy’a göre daha naif ve beyefendi olan karakteri sebebiyle geri çevirmeseydi, sadece Rus değil, bütün dünya edebiyatı ikinci bir düello faciası ile yaralanmış olacaktı. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, hadisenin vuku bulduğu zamanda ne Savaş ve Barış, ne Anna Karenin yazılmıştı . Babalar ve Oğullar’ı da bu listeye ekleyebiliriz. Kavga Mayıs 1861 senesinde patlak veriyor, bu çok tartışılan roman ise ilk olarak 1862’de yayınlıyor. Muhtemelen henüz üstünde çalıştığı günler.

Turgenyev özür dilemiş, olayı kapatmış ama ‘küstah’ Tolstoy’u da affetmemiş ve senelerce, ömrünün son demlerine kadar dargın kalmıştır. Barışmaları, 17 sene sonra (1878) Tolstoy’un hatasını anladığını ifade eden ve bilmukabele özür dileyen mektubundan sonradır.

Onun aslında ülkesini ve değerlerini ne kadar sevdiğine işaret olarak, içinde yaşadığı, kendisini kabul eden ve saygı gösteren Fransa’da bununla yetinmeyip, henüz ünü Rusya sınırlarının dışına yeterince çıkmayan Tolstoy ve eserlerini tanıtmak için gösterdiği çabadır. O günün şartlarında tersi bir durum olsa Tolstoy diğerlerini tanıtmak ve okutmak için çabalar mıydı; hiç emin değilim ve biyografilerinden tanıdığım kadarıyla cevabım “hayır” olurdu. Ama Turgenyevbunu aşmış, kendisine gösterilen saygı ve kabulün bu eski dostuna ve aynı zamanda “en iyi Rus romancısı kim” tartışmalarındaki rakibine de gösterilmesi için onun eserlerini imzalayarak, başta yakın arkadaşı Flaubret olmak üzere, devrin büyük Fransız romancılarına göndermiş, okumalarını, değerlendirmelerini rica etmiştir. Mesela 15 Ocak 1880 tarihinde romancılığı kadar eleştirmenliği ile de Fransız edebiyatında yer edinen Anatole France’a gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:

“Mösyö,

Günümüz Rusya’sının en popüler yazarı olan ve bunu tümüyle hak eden, Kont Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını size gönderiyorum.

Roman tam anlamıyla bir başyapıttır ve bütün Rus edebiyatının en dikkat çekici eseridir. Ülkeme duyduğunuz yakınlığı bildiğim için bu konuda Temps’de birkaç kelime yazacağınızı umarım. Romanın yazarı ve bu mektubun yazarı dahil olmak üzere bütün Ruslar size minnettar kalacaktır, Fransız okurlarının da minnet duyacağını umuyorum.”

                                                                                                               Saygılarımla,
                                                                                                               İv. Turgenyev

(Turgenyev’in Mektupları, Türkçesi: Mefkure Bayatlı, Agora Kitaplığı, 1.Basım, Mart 2011, İstanbul, S:337)

Bu saygı duyulacak, ceket iliklenecek bir tavırdır. Farklı kamplarda bile olsan “ademe mahkûm etme” ahlâksızlığı yerine ülkene ait kaliteye sahip çıkma hissiyatı belki de Rusya’yı o cendereden kurtarıp, dünyanın en güçlü iki devletinden birisine getiren sürecin bir işareti olarak kabul edilebilir.  Tabii edebiyatın özellikle roman cephesinde de bu böyle… Hüküm Necip Fazıl’ındır: “Meselâ roman… Romanın kökü var bizde. Halk masallarında vesairede. Ama roman millî bir kisve giyemiyor. Rus romanı gibi meselâ. Rus romanı Garp romanını ezmiştir .” (Konuşmalar, S: 216)

Turgenyev’in bu çabasında, bizim üstünde durulması gerektiğine inandığımız bir detay daha olduğunu düşünüyoruz. Hiçbir edebiyat tek bir isim etrafında uluslar arası saygınlık kazanamaz. Bu çok zordur. O, bilerek veya bilmeyerek şunu yapmıştır: Saygı görmeyen Rus romanının saygı gören tek temsilcisi olmaktansa, herkesin ceket iliklediği bir edebiyatın üçüncü, hatta beşinci kişisi olmanın daha muteber olacağı… Rakipleri etrafında bile olsa Rus romancılığına gösterilecek her ilgi ve saygının bir şekilde kendisini de büyülteceğini biliyor muydu acaba? Çünkü bizde böyle jestlere pek rastlanmaz.

Ama her şey o kadar masum değil. Aynı iyilikseverliği Dostoyevski’den esirgemiştir. Onunla ilk kapışması Puşkin heykelinin açılışı esnasında olmuştur. Dostoyevski’nin dilimize Batı Çıkmazıadıyla çevrilen ve Dergâh Yayınlarının bastığı eserdeki meseleler… Hadiseler bir anda ve beklenmedik şekilde Dostoyevski’yi Rus Milliyetçiliği’nin, Turgenyev’i ise batıcı liberal kesimin temsilcisi olarak sahneye sürüvermiştir. Detaylarını Stefan Zweing’in Üç Büyük Usta isimli eserinde okuyabileceğiniz gibi, aynı eserden nakil olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Muztaribler – Düşünce Tarihine Bakış serisinin ilk cildinden de takip edebilirsiniz. Dostoyevski’nin Batılılaşma meselesine bakışı etrafında bir başka yazıya niyetimiz var. Keşke o toplantıda Turgenyev’in söylediklerine de ulaşabilmiş olsaydık. Dostoyevski her şeye rağmen o gün Turgenyev’den hürmetle bahsetmiş, hatta bir roman kahramanına atıfta bulunmuş, bu jest üzerine salonda bulunan Turgenyev ayağa kalkarak saygıyla eğilmiştir. İlk yayınlandığı dönemde Babalar ve Oğullar’a sahip çıkıcı nadir yazılardan birisini de Dostoyevski’nin yazdığını,Turgenyev’in Mektupları adlı kitapta mevcut bir teşekkür mektubundan öğrendik.

Anlıyoruz ki, her üçü de hangi görüşün temsilcisi olarak vitrinde duruyor olsalar da, söz konusu Rusya ve Rus romanı olunca kaderlerinin birbirine bağlı olduğunun şuurundaydılar. Bu noktada içlerinde en temiz ve yalnız kalanı Dostoyevski’dir. Özellikle Rus devrimciliğini, ve batıcı fikirleri sorgulayan Ecinniler isimli şaheser yayınlandıktan sonra Turgenyev, onun yazarının bir deli olduğu şeklinde iddialar ileri sürmüştür.

Turgenyev’i yıllar sonra yeniden okuma şevki veren bahanelerden birisi de, şahsım adına zaaf derecesinde hayranı olduğum ve dünya edebiyatının en iyi hikâye yazarı kabul ettiğim Çehov’unMartı başta olmak üzere bazı tiyatro eserlerinde, piyes kahramanlarının dilinden O’na gösterdiği saygıdır. İzleyen, yahut okuyanlar hatırlayacaktır. Martı’nın çerçevesinde yenilikçi ama yetenekleri sınırlı bir edebiyat heveslisi genç ile daha usta, gelenekçi ve üstelik şöhretli bir başka yazar vardır. Genç edebiyat heveslisi, şöhretli olan hakkında –kelimeler tam aklımda değil- şunları söyler: “Ne yaparsa yapsın, asla bir Turgenyev olamayacak.”

Fakat bizi asıl tetikleyen, yaşadığımız sahil şehrinde geçen ay şahit olduğumuz, korkunç, ürpertici bir fırtına esnasında, karşımıza çıkan ilginç bir tevafuk oldu. Ne yapacağını bilememenin can sıkıntısı ve bütün kenti yutmak ister gibi çıldırmış uğultunun arasında rastgele bir kitaba el attık ve öylesine açtığımız bir bölümde karşımıza Turgenyev’in cümleleri çıktı:

“-Böyle gecelerde sıcak bir köşesi, bir yuvası olanlara ne mutlu! Tanrı bütün barınaksızların yardımcısı olsun.”

Bu basit ama bir o kadar samimi temenniye yüreğinin her zerresi ile “amin” demek için belki de o gün, o fırtınanın soluğu ile yüzleşmek lâzımdı. Tarih 17 Ocak’tır ve artık 40 gündür Turgenyev’le dost sayılırız.

Kısmet olursa bir sonraki yazımızda kısa ve öz olarak onun iki kahramanını tanıtıp, onların şahsında iki “olumsuz aydın” portresine kabaca göz atacağız. Birisi Rudin adlı romanın aynı ismi taşıyan kahramanı, diğeri de, yukarıda sözünü ettiğimiz Babalar ve Oğullar’ın Bazarov’u… Çünkü onlardan özellikle bizim ülkemizde çok var.

Hakan YAMAN – 27 Şubat 2016

Orjinal Haber: http://www.adimlardergisi.com/rus-edebiyati-turgenyev-yeniden-tanismak/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>