hz_huseyin_kerbela_2

ÜSTAD NECİP FAZIL’DAN; HZ. HÜSEYİN VE KERBELÂ

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in, “Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar” isimli eserinde yer alan Hazret-i Hüseyin’in şehâdeti ile ilgili kısmı yayınlarken, “Büyük bir zulüm, büyük bir adaletsizlik var. Eğer ben bu yola çıkmasam korkarım ki benden sonra kimse adaletsizliğe, zulme, haksızlığa başkaldırmaz” diyerek haksızlık karşısında susmayan, Haksız’a biat etmeyen Hak Sahibi Hz. Hüseyin’i ve onu bu yolda yalnız bırakmayan kadrosunu, şehadetlerinin (10 Muharrem 680) Hicri 1379, Milâdî 1338. yıldönümü vesilesiyle rahmetle anıyoruz…

ADIMLAR

HAZRET-İ HÜSEYN

Hicretin dördüncü yılında (Şabanın 5’inci Salı gü­nü) Peygamber beldesinde kulaktan kulağa bir müjde fı­sıltısı:

— Allah Resulünün ikinci torunu, Allah’ın arslanı Ali’nin ikinci oğlu dünyaya geldi!

Hasan ile arasında bir yıl bile yok…

56 sene, 5 ay, 5 gün yaşadı ve Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma günü, Kerbelâda, hiçbir masal ve destanın ve hiçbir hakikat ifadesinin kaydetmediği şekil­de, İslâm tahassüsünün baş ıstırap kutbu olarak öldürül­dü.

İsmini alışı, kardeşininki gibi..

«— Onu da, Harun Peygamberin ikinci oğluna ait ismimle adlandırınız!»

Ve yavruyu, bu İbranî ismin Arapçadaki karşılığı olan «Hüseyn» ile adlandırıyorlar.

Göğsünden ayaklarına kadar, vücutça Kâinatın Efendisine tam benzerlik…

İlimde, ibadette, ahlâkta, şecaatte üstün…

Birçok yaya hac, sık sık oruç ve başını secdeden kaldırmamacasına namaz…

Hayatında dört kere evlendi. Zevceleri, Leylâ, Ümmü Veled, Ümmü İshak, Rübap… Ümmü Veled, İran sul­tanının kızı… İran’ın fethinde müslümanların eline esir düşüyor; ve misilsiz soyluluk ve güzelliğiyle, Halifeler Halifesi Ömer tarafından Hazret-i Hüseyn’e lâyık görülü­yor.

İkisi erkek, ikisi kız, dört evlât: Ali-yül-Ekber (Bü­yük Ali), Ali-yül-Asgar (Küçük Ali), Fatıma, Sekîne… Sırasiyle, her çocuk bir anneden…

Erkek çocuklarından, cinsinin güzellik örneği, Al­lah Resulünün simada ve seste benzeri Ali (Ekber), 28 yaşlarındayken Kerbelâ’da kendisiyle beraber şehit edil­di. Ondan sonra Nur Neslinin Hüseynî kolu, bir ismi de «Zeynelâbidin» olan Ali (Asgar)dan geldi. Bir rivayet, Hazret-i Hüseyn’in, isimleri Ali olan oğullarını üçe çıka­rıyor ve Kerbelâ’dan sonra hayatta kalan Zeynelâbidin Hazretlerini, ortanca Ali kabul ediyor. Her ne şekilde olursa olsun İmam-ı Zeynelâbidin, Hüseyn’e bağlı Nur Neslinin biricik devam ettiricisi ve en üstün faziletlerin yumağı…

Abdest alırken yüzü sapsarı kesilir ve niçin sa­rardığını soranlara:

«— Nasıl sararmayayım, derdi; kimin huzurunda olduğumu bilmiyor musunuz?»

24 saatte 1000 rekât namaz… İşte bu Zeynelâbidin!

Bir gün kendisine dil uzatan bir insanı görmezlik­ten gelince, yüzsüz adam:

—Görmüyor musun, dedi; seni kastediyorum! Sa­na sövüyorum!

Ve Zeynelâbidin’den şu cevabı aldı:

— İşte bunun için görmüyorum ya!.. Büyük Arap şairi Ferzadak, Zeynelâbidin’in cö­mertliğini şöyle belirtir:

«—Şehadet kelimesinden başka hiçbir yerde yok demiyen insan…»

İşte bu Zeynelâbidin!…

«— Başına gelenlerden mahlûklara sızlanma! Zira merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun!» Diyen Zeynelâbidin…

Peygamber torunu Hüseyn’in, kendisine lâyık oğ­lu…

Hazret-i Hüseyn, zevcesi Rübap ile, ondan kızı Sekineyi çok severdi.

Bir beyti:

«Ben zevcem Rübap ile kızım Sekine’nin

Oturdukları evi bile severim…»

Hazret-i Hasan bahsinde belirttiğimiz büyük ukde­nin kördüğüm safhası, Muaviye’nin ölümüyle beraber Hazret-i Hüseyn zamanında açıldı. Müminlerin Emîri Hazret-i Ali ile Şam Valisi Muaviye arasında başlayan anlaşmazlık, Muaviye’ninkilerden başka istismarcı eller­de Peygamber torunu Hasan’ı zehirler ve işe şeytanî bir istikamet vermeye bakarken, Muaviye’nin ölümü dâvayı büsbütün şeytan emrine verdi ve hicrî birinci, milâdi ye­dinci asır çerçevesinde topyekûn zaman ve mekânın en büyük faciasına yol açtı.

Hazret-i Hasan’ın zehirlenmesinden beri 10 yıl, bilmem ne kadar ay geçmiş ve Muaviye Halifelik maka­mını muazzam bir devlet tahtı haline getirmiştir. İslâm büyük denizlere çıkmış, İslâmî şevket her tarafı tutmuş­tur.

Hazret-i Hüseyn, Medine’de, gözü bütün dünya ni­metlerinden uzak, içine kapanık, yakınları arasında yaşıyor. Halifelik makamını tutanlarla arasındaki ip hep ger­gin, fakat olduğu gibi… İpi koparacak yeni bir hamle yok ortada…

Birdenbire bir hâdise: Medine Valisi, Muaviye’nin yeğeni, hisli ve insaflı tanınan Velid, başta Peygamber to­runu Hüseyn, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Zübeyr’in oğul­larını aratıyor. Birbirlerinin en yakın dostları, üç büyük sahabînin oğulları…

Gelen haberci, Hazret-i Hüseyn ile Zübeyroğlunu Peygamber Mescidinde buluyor:

— Vali sizi çağırttı! Lütfen hemen buyurun!

Ali ve Zübeyr’in oğulları, hayret, biraz da dehşetle bakışıyorlar ve haberciye:

— Sen git, diyorlar; biz arkandan geliriz! Zübeyroğlu, Hüseyn’e soruyor;

— Bizimle düşüp kalkmayan Velid’in böyle bir­denbire bizi çağırmasına ne dersin?

— Bana öyle geliyor ki, Muaviye öldü, yerine oğ­lu Yezid geçti. Bizden biy’at almak için Valiye emir ver­miş olsa gerek…

Gerçek! Muaviye ölmüştür. Yerinde oğlu. Öteden beri süre gelen malûm ukde yüzünden en nazik biy’at merkezleri, şehirlerden ve kalabalıklardan ziyade, bu üç büyük şahsiyet… Yezid, bütün İslâm ülkesinin birlik ha­linde kendisine tâbiliğini sağlayacak olan bu hayatî işin hemen yerine getirilmesi için amca oğlu Velid’e nâme, göndermiştir. Velid, bu gayet hassas nâmeyi alır almaz, mahremlerinden birkaçını topluyor ve ıstırapla akıl danı­şıyor:

— Şu emre karşı ben ne yapabilirim? Ya biy’at et­mezlerse?.. Etmeyeceklerine hiç şüphem yok! Bunlar, Allah Resulünün en büyük üç sahabîsinden gelen üç bü­yük zat… Muhakkak ki, Halifeliğe Yezid’i lâyık görme­yecekler. Muaviye zamanında neler olduğu malûm…

Şimdi oğlunu nasıl benimserler? Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum!

Velid’in kurmayları cevap verdi:

— Vaziyet gayet muhataralı!.. Ya bu deveyi güde­ceksin, ya bu diyardan gideceksin! Üçünü birden çağırtır­sın! Cellâtlarını da gizlersin! Biy’at ederlerse ne hoş! Et­mediler mi, üçünün birden boynunu vurup işi «oldu, bit­ti»ye getirirsin! Yoksa, halk ihtilâtlarına bırakacak olur­san, felâket!..

Mescit kapısında Hüseyn ile Zübeyroğlu arasında­ki konuşma devam ediyor. Hüseyin’in görüşünü doğrula­yan Zübeyroğlu, ona soruyor:

—Ne yapmak niyetindesin? Davete gidecek misin?

—Evet; adamlarımı da alıp toplulukla gideceğim! Bakalım, ne diyecek?

—Gitme, başına bir şey gelir!

—Ben ancak Velid’in bana zarar eriştiremeyeceği şartlar altında giderim!

—Etme, belli olmaz! O, hükümetin başında… Ken­dini koruyamıyabilirsin!

—Bildirdiğim tedbir ve tevekkülden başka yapacak işim yok!

Birbirinden ayrıldılar. Zübeyroğlu, evine gidip saklandı. Hüseyin, ev halkını ve yakınlarını toplayıp Ve­lid’in kapısına gitti. Kapıda adamlarına hitabı:

—Siz burada durunuz ve ben içeriden çıkmadıkça veya seslenmedikçe yerinizden kımıldamayınız!

Benden bir ses işitirseniz içeriye dolar ve gerekeni yaparsınız! Ses işitmeden girmek, ben çıkmadan da gitmek yok!

Hüseyn, Velid’in karşısında… Velid, yüzü saparı, elinde Yezid’in nâmesi, Peygamber torununa bakıyor:

—Muaviye öldü ve Halifeliği Yezid aldı. Her taraf ona baş eğmiş bulunmakta… Fakat biy’atlerin en önemli­si, taşıdığın sıfat bakımından seninki… Sonra da arkadaşlarınınki… Seni, yeni halifeye biy’at etmeye davet ediyo­rum!

Hazret-i Hüseyn, şu inceler incesi cevabı verdi:

«—Dediğin gibi, taşıdığım sıfat bakımından, be­nim gizli biy’at etmem doğru olmaz! Etsem de makbul sayılmaz! Sen, Medine Valisi, bizi halk içinde açık biy’ate davet et!»

Uysal ve yumuşak seciyeli Velid:

—Peki, öyle olsun!

Demekten başka cevap bulamadı.

Fakat, akıl vericilerinden odada bulunan bir adam atıldı:

—Ne yapıyorsun, yâ Velid? Eğer Hüseyn buradan biy’at etmeksizin çıkıp gidecek olursa, kandan seller ak­madan baş eğmez! Hazır ayağına gelmişken ya biy’at et­tirecek ve bunu halka ilân edeceksin; yahut biy’at edinceyedek onu tutacaksın, hapsedeceksin!

Peygamber torunu bu fesat ajanına döndü, onu en ağır kelimelerle haşladı ve kimseden izin beklemeksizin çıkıp gitti.

Fesatçı, Velid’in üzerine yürürcesine haykırdı:

—Hüseyn’i bıraktın! Kollarını sallaya sallaya gitti. Sözümü dinlemedin! Şimdi başımıza neler getireceğini görürsün!

Velid, ondan daha sert, sesini yükseltti:

— Koca peygamber torununa, biy’at etmediği için mi kıyayım? Ben böyle bir cinayeti hayal etmekten bile Allah’a sığınırım! Bana dünyaları ve öteleri verseler böy­le bir şenaati düşünemem!

Öte yandan, Zübeyroğluna tekrar adam gidiyor.

Cevap:

—Bana bir gün mühlet verin! Yarın gelirim!

Hazret-i Ömer’in oğlundansa hiçbir haber yok…

Zübeyroğlu, karanlık basınca, pahada ağır, yükte hafif eşyasını toplayıp, kardeşi Cafer’le beraber, Mekke yönünde sırra kadem basıyor.

Hazret-i Hüseyn, Velid’in şiddet kullanamaması karşısında, ertesi günü en yakınlarını topladı; dudakların­da Kur’andan bir âyet, Medine sokaklarından apaçık geçerek, Peygamber beldesini bıraktı. Manzara, Medinelilere çok acı geldi. Peşine düşüp ağlaşmaya başladılar.

O anda seksenlik bir ihtiyar, Peygamber torununun arkasından hazin hazin bakarak şöyle düşünmüş olamaz mı:

—Bundan yetmiş yıl kadar evvel, Kâinatın Efendi­si Medine’ye giderken şarkılar ve şiirler söyleyenlerin ço­cukları, hattâ kendileri, şimdi de O’nun evlâdı Medine’den çıkarken ağlaşıyorlar!..

Şehir dışında, karşısına, Abdullah bin-i Muti çıktı:

—Kurbanın olayım, ey Peygamber torunu! Nereye gidiyorsun?

—Şimdilik Mekke’ye… Orada Allah’tan istihare ederim. Bakalım yolumuz nereye düser?

Sakın Kufeye gideyim deme! O belde uğursuzdur halkı da vefasız… Babana gadr, kardeşine zulmettiler. Mekke’den ayrılma! Sen Arabın efendisisin! Hicaz halkı Arabın efendisinden yüz çevirmez! Mekke’de kal!

—Bakalım, Allah ne gösterir?

Hazret-i Hüseyn Mekke’ye vardı; ve dudaklarında Kur’ân’dan yine bir âyet, «Harem-i Şerif» çerçevesine girdi.

Zübeyroğluyla buluştu. Mekke büyükleriyle görüş­tü.

Hazret-i Ömer’in oğlundan hâlâ bir haber yok…

Yalnız, biy’at etmediği biliniyor.

Peygamber torunu nasıl bir yol tutacak?

Meçhul…

Fakat ipin kopmak üzere olduğu belli…

Haber, İslâm dünyasının her tarafını çınlatmıştır:

—Peygamber torunu Hüseyn ile, Ömer ve Zübeyr’in oğulları, Yezid’e biy’at etmiyorlar!

Şam’da kuşku büyük… Yezid’in sarayında her kafa bir istifham işareti:

—Ne yapsak? Zor mu kullansak? İdamlarına mı gitsek? Ya Hicaz ve peşinden birçok İslâm merkezi ayak­lanırsa? Aldırmazsak ne olur? Ayrılık ve kopuntu, genişleye genişleye Şam’a kadar girmez mi? Bu vaziyette hareketsiz kalmak mümkün mü?

Derken, Küfe’de bir hareket… Küfe ileri gelenleri mektup yazıp Hazret-i Hüseyn’e gönderdiler:

«Küfeye gel! Topyekûn sana biy’at edelim!» Hazret-i Hüseyin tereddütlü… Küfe’den yana da kuşkulu…

Bir mektup daha… Arkasından, binlerce imzalı bir de halk davetiyesi…

Hüseyin’in cevabı şu oldu:

«Mektuplarınızı ve davetiyenizi aldım. İlginizden hoşnudum. Size, evimden ve en yakınlarımdan Müslim bin-i Akîl’i gönderiyorum. Vaziyetinizi görsün, fikirleri­nizi incelesin, büyüklerinizle konuşsun ve bana hükmü­nüzü bildirsin. Sizi tek karar etrafında birlik görürsem, ben de kalkar, gelirim!»

Müslim’e de şu emirleri verdi:

—Evvelâ Medine’ye… Allah’ın Resulünü ziyaret et! Ev halkınla helâlleş… Oradan Küfe’ye… Küfe birlik mi, sağlam mı, güvene lâyık mı, iyice anla ve bana bildir!

Müslim, aldığı emirlerin ilk kısımlarını yerine ge­tirdikten sonra, atının başını Küfe istikametine çevirdi ve yanına iki kılavuz, kum yollarında akmaya başladı.

Yol korkunç… Kılavuzlar istikâmeti kaybettiler. Öldürücü susuzluk… Kılavuzların ikisi de öldü; fakat Müslim kendisini kurtarabildi.

Küfe… Müslim, dostu Muhtar’ın evinde… Eve akan akana… Bütün Küfe çalkantı içinde… Kısa zamanda Hüseyn adına 18.000 kişiden alınan biy’at…

Küfe Valisi Nûman, iyi ve din duygusu kuvvetli bir insan olduğu için, Hazret-i Hüseyn’e doğru bu akışı zorla kösteklemiyor; boyuna öğüt vermek ve Şam’dan gelecek tehlikeyi göstermekle kalıyor.

Valinin bu halini gören Yezid taraflıları, Şam’a haber uçurtmakta geri kal­mıyorlar:

-Hüseyin’in adamı Müslim Küfe’yi birbirine kattı! Netice kötü! Vali Nûman, zaif ve tedbirsiz! Kararlı ve kuvvetli bir valinin hemen Kûfe’ye gönderilmesi, şart!

Şam telâşta… Basra Valisi Ubeydullah bin-i Ziyad’a emir:

—Küfe Valiliğine tâyin edildiniz!.. Son hızla Küfeye gidip idareyi teslim alınız ve Müslim bin-i Akîl’i, ölü veya diri, ele geçiriniz!

Ziyadoğlu, Basra’da kardeşini bırakıp yanına büyük bir maiyet aldı; çöl rüzgârı küheylânlar üzerinde Küfeye kanat açtı. Yezid’in hilekâr adamı yeni Vali, türlü plânlarla Müslim’in etrafındakileri dağıttı. Hazret-i Hü­seyn’in fedakâr elçisi, tek başına, sokak ortasında kaldı. Artık, sığınabilecek hiç kimsesi yok… Güç belâ ihtiyar bir kadının barakasına can atabildi. İhtiyar kadının oğlu Müslim’i yeni valiye haber verdi. Evi sardılar ve Müs­lim’i yaralı olarak, canına dokunulmayacağı vaadiyle Ziyodoğlu’nun huzuruna sürüklediler. Orada, Peygamber torunu evinin bağlılarından Müslim bin-i Akîl, kalbini ni­şanlayan kılıçlarla karşılaştı; ve Kerbela şehitlerinin ön­cüsü olarak can verdi.

Hazret-i Hüseyn, aldığı ilk haberler üzerine, neti­ceyi beklemeden sefer hazırlığına girişiyor. Ömer bin-i Abdurrahman ve İbn-i Abbas gibi yakınları, Küfelilere asla güvenilemiyeceğini söyleyerek, onu ille Mekke’de kalmaya teşvik ediyorlar:

—Gitme diyorlar; sen Kûfelileri bilmezsin! Seni yarı yolda bırakırlar ve hemen kuvvetli görünene sığınır­lar. Mademki sana bu kadar bağlı görünüyorlar, niçin toplanıp buraya gelmiyorlar? Sen yine her yardımı yurddaşlarından, Hicazlılardan bekle! Eğer onlara dargınsan ve mutlaka çıkıp gitmek kararındaysan, hiç olmazsa kale­leri kuvvetli, dağları sarp, baba dostlarının kaynaştığı Yemen’e git!.

Fakat Hüseyn, gayet iradeli, karşılık veriyor;

—Öğütleriniz babaca ve kardeşçe… Fakat benim buralardan uzaklaşmam ve gideceğim yere gitmem kesin­leşmiştir.

—Hiç olmazsa ev halkını beraber götürme!

—O da çaresiz! Beraber gelecekler!

Mekke’den, uzun bir kervan halinde Irak’a doğru yola çıkış…

Yolda, bir gün oğlu Zeynelâbidin için en güzel methiyesini söyleyecek olan şair Ferzadak’a rastlıyorlar.

—Selâm sana, ey Peygamber evladı!

—Sana selâm, ey şair! Nerelerden geliyorsun?

—Halkın içinden… Her tarafa serpilmiş insanların içinden…

—Halk ne düşünüyor? Hali nasıl?

Büyük şair cevapların en büyüğünü veriyor…

—Halkın kalbi seninle, kılıcı düşmanla… Ve Allah dilediğini işler.

Peygamber torunu hiç aldırmadan, Allah’ın kazası­na doğru Küfe istikametinde ilerliyor.

Ufukta, toz duman içinde iki atlı… Dört nala gelip Peygamber torununun önünde duruyorlar.

Ellerinde bir mektup:

«—Sana bu mektubu oğullarımla gönderiyorum. Sakın yola devam etme! Ben gelip sana kavuşuncaya ka­dar bulunduğun noktada bekle!»

Abdullah bin-i Cafer’den gelen bu mektup, Hazret-i Hüseyn’e arkasından yetişen son «dur!» çığlığıdır. Fa­kat o durmuyor, ve ilâhî kazanın ineceği kum tanesi nere­deyse oraya doğru ilerliyor.

Gerilerle ilgisini iplik iplik çözüp ileriye doğru mesafeleri kangal kangal dolayan Peygamber torunu, de­re tepe düz, yürüdü. Kûfe’de olup bitenlerden hâlâ bilgisi yok… Bir aralık Hicaz illerinin kokusu artık duyulmaya­cak kadar mesafe alındığı ve yeni kokuların sınırına varıl­dığı hissi gelince, Küfe’ye önden bir mektup çıkardı. Pek yakında Kûfe’ye varacağını bildirdiği mektubu «Kays» isimli bir yakınına teslim etmiş ve onu, altına güzel bir küheylân çekip ufuklara doğru sürmüştür.

Kays’ı Kadisiye sokaklarından dört nala geçerken durdurttular ve atından al aşağı ettiler. Üstü aranınca gizli mektup bulundu. Onu, mektupla beraber, muhafaza altın­da, Küfe valisi Ziyadoğlu’na gönderdiler.

Mektuba kısa bir nazar atan vali, adamlarına em­retti:

—Kesin başını!

Başlangıcın başında ikinci şehit…

Hazret-i Hüseyin, atının sırtında, başı göğsünde, her şeyden habersiz, mesafelerin tesbihini çekmekte…

Yolda, sağdan ve soldan bazı katılmalar…

Sâ’lebiye mevkiinde kara haber:

«—Gönderdiğin ilk elçi, sana Küfede şu kadar gö­nüllü toplayan Müslim, Vali Ziyadoğlu tarafından öldürtüldü! Vaziyet çok tehlikeli! Kararını ver!»

Hazret-i Hüseyn vurulmuşa döndü. Bütün kervan taş kesilmiş… Bazı dostları, Peygamber torununun etrafı­nı aldılar:

—Bu vaziyetten sonra dönmek lâzım! Artık ısrarın değeri kalmadı!

Müslim’ in kardeşleri atıldılar:

—Ya kardeşimizin öcünü alırız, yahut biz de onun gibi şehit oluruz! Mutlaka gideceğiz!

Peygamber Torunu, Müslim’in kardeşlerine hak verici bir eda ile ufukları işaret etti:

—Gideceğiz!

Yola devam ediyorlar…

Bir iki konak sonra ikinci şehidin haberi…

Başlar biraz daha eğik, yine yola devam ediyor­lar…

Ey, yerle göğün, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin sevgili torunu! Nereye gidiyorsun?

Senin açmaya gittiğin ufukları kapayıp, senin kapattığın ufukları açmaya gelen, Peygamber kanına su­samış, insan kılıklı iblislerin ayak seslerini duymuyor musun? Evet; gaibin eşyada tel tel ihtizazındaki gizli işaretleri herkesten iyi kaydeden sen, şair Ferzadak’ın dedi­ği kaza okunun saplanacağı yerde hedef olmaya gidiyor­sun! Buna göre ya her şeyi biliyor ya hiçbir şey bilmiyor­sun!

O konaktan da kalkıyorlar. Bir nehir geçiyorlar. Bir düzlükte ilerliyorlar.

Karşılarında, çok uzaklarda, birtakım şekiller… Şekiller belli oluyor: Uzun bir dizi atlı… Bir süvari alayı de­nilebilir.

Sağdaki dağyamacına doğru istikâmet değiştiri­yorlar. Süvari de o tarafa sapıp karşılarına geçiyor…

İki taraf, karşı karşıya, durmuştur.

Vakit öğle, Hazreti Hüseyn’in müezzini ezan oku­yor. Toprağın kumlu derisi ürpermekte: Allah en büyük!..

Herkes Peygamber torununun arkasında namazda. Hür isimli bir kumandanın emri altındaki karşı taraf as­kerleri de, uzaktan, büyük imama uyup namazlarını kılı­yorlar. Namazdan sonra Hazret-i Hüseyn yüksekçe bir yere çıkıp bir hutbe veriyor. Hutbesinin içinde, kumanda­na doğru haykırıyor:

«—Biz, biy’at için tarafımıza gönderilen haber ve davet üzerine geldik! Kendimizden hareket etmiş deği­liz!»

Hür, uzaktan, aynı yüksek sesle karşılık veriyor:

—Biz de, o mektubu sana yazanlardan değiliz! Fakat karşı çıkıp seni ele geçirmeye ve Küfeye kadar sen­den ayrılmamaya memuruz!

—Bizi esir mi ediyorsunuz?

—Hayır, beraberimize alıyoruz.

Hazret-i Hüseyn geriye dönüp adamlarına nida etti:

—Haydi, atlayın atlarınıza! Herkes bineğine! Geri dönüyoruz!

Hür, atıldı:

—Olamaz. Ne Medine’ye dönebilirsiniz, ne de başka bir yere.. Küfeden gayri her istikâmet size kapalı!..

Hazret-i Hüseyn kıskıvrak sarıldığını anladı. İşi so­nuna kadar götürmekten başka yol kalmamıştır.

Kendile­rini uzakça bir mesafeden takip eden atlıların kıskacı içinde Küfe yolunu tuttular. Çok geçmeden Kûfeli dost­lardan bir grup çıkageldi. Kumandan Hür, evvelâ, gelen­leri Hüseyn’le görüştürmek istemedi. Fakat Peygamber Torununun azimli ısrarına dayanamadı ve izin verdi.

Gelenler, Küfenin tablosunu, olduğu gibi, Hazret-i Hüseyn’in gözleri önüne serdiler:

—Küfe artık ellerinde! Murahhaslarınız şehit edil­di! İş karmaşık! Çaresini burada düşünelim!

Gruptan biri, Hüseyn’in atını dizginlerinden kavrayarak yalvardı:

—Yâ Hüseyn! Küfede dostların pek az, düşmanlarınsa pek çok! Böyle, elin ayağın bağlı, gidemezsin! Gel, bir tertibini bulup seninle dağ tarafına sıvışalım; ora­dan, benim kabilemin bulunduğu yana çekiliriz! En dip tepelerde bizimkiler… Düşmanlar üzerimize derya misali gelseler yine bir şey yapamazlar!.. Az zamanda komşu oymaklar bize katılır. Başları olduğum yirmi bin cengâveri emrinde bil! Çok geçmez, düşmana saldırabilecek kuvvete erişiriz. Benimle gel!

Hazret-i Hüseyn bu candan sözleri tek tek dinleyip kararını bildirdi:

«—Allah sana iyi niyetin bakımından hayırlar ih­san etsin! Fakat ben seninle gelemem! Şimdilik bizim için bir kere tutmuş bulunduğumuz yönden yüz çevirmek güç! Sen dön ve yurduna git!

Allah’ın dilediği olur. »

Gelenler, mahzun, ayrıldılar. Hüseyn Küfe süvari­leriyle beraber yürüdü; ve Muharrem ayının ikinci günü «Kerbelâ» dedikleri, dünyanın en felâketli yerine indi.

Burası üstünde kuş değil, hayalin bile uçamayaca­ğı, uçarsa boğulacağı, yeşil renge ebediyen hasret, sapsarı bir ölüm zemini..

Ne baştanbaşa lügat kitaplarında, ne de bir uçtan öbür uca yeryüzünde dehşetinden bir işaret bulabileceği­niz Kerbelâ vadisine kondular. Korkunç gece… Muhar­rem ayının hilâli, Kerbelâya fazla bakamayarak kaybol­du. Kumların ve dikenlerin nefes alışını dinleyen bir ses­sizlikten başka hiçbir varlık hissi gelmiyor insana… Ara­da bir, kısık bir at ve deve homurtusu, yeryüzünde olduklarının ihtarcısı… Birer tente çatısı şeklindeki çadırlarda başbaşa vermiş gölgeler…

Aralarında bir tanesi, dimdik ve düşünceli duruşiyle, Peygamber Torununa ait olduğu­nu ilân ediyor.

Sabahı ettiler. Bir de ne görsünler? Karşılarında, ordu çapında yeni bir kuvvet… Ömer bin-i Saad kumanda­sında Küfeden gelen dört bin neferli birlik… Süvarilerin başındaki Hür’den sonra, arkadan gelen ana kuvvet ve Ömer bin-i Saad… Askerini Hazret-i Hüseyn’in ta karşısı­na yaymış, umumî kumandayı eline almış, bekliyor.

Saadoğlu, Hazret-i Hüseyn’e bir adam gönderdi:

—Niçin Küfeye doğru yola çıktınız? Muradınız nedir? Açıklayınız!

—Kumandanınıza deyiniz ki, Kûfeliler davet etti, ben de geldim! Eğer davetten caydılarsa dönerim!

Ömer bin-i Saad, bu cevabı kelimesi kelimesine Küfe valisine uçurttu.

Karşılıklı bekleme… Taraflar arasında hiçbir temas yok… Yalnız, uzaktan birbirlerini süzüyorlar.

Vali Ziyadoğlu’ndan gelen cevap:

«—Hüseyn’e biy’ati teklif et! Hemen askerin ve kendi adamlarının önünde Yezid’in Halifeliğini tanısın! Kabul ederse serbesttir. Kabul etmezse, onu sar, sularını kes, ölü veya diri, yakala!»

—Seni Yezid’e biy’at etmeye, davet ediyorum!

—Asla!

—Başınıza gelecekleri düşünüyor musun?

—Her şey Allahtan gelir!

—Son defa söylüyorum, biy’at et!

—Boşuna zahmet ediyorsun!

Kumandan, beşyüz atlı çıkartıp yakındaki suyu tut­turdu. Peygamber Torunu ve yakınlarının dehşetle açılmış gözleri önünde suya engel oldular. Hazret-i Hüseyn, manzaraya pek yakın, vakar ve tevekkül içinde, düşman­larının cinayet hazırlığını seyrediyor.

Biri (Abdullah bin-i Ebilhusayn), suyun yanından Peygamber Torununa haykırdı:

«—Yâ Hüseyn! Can verinceye kadar tek damlasını tadamadan, suya baka baka, susuzluktan öleceksin!»

O zaman Peygamber Torununun ellerini kaldırıp, dua edasiyle mırıldandığı görüldü:

«— İlahî, sen bu adamı suya kanamadan, içi yana yana öldür!»

Hüseyn’in, Allahtan sadece susuzlukla öldürmesini istediği adam, kısa bir zaman sonra öyle bir illete tutula­caktır ki, kırba kırba şu içtiği halde kanmayacak ve su içinde, su içebilmek imkanı içinde, bir türlü suya doyamadan can verecektir.

Kerbelâda bilmem kaçıncı akşam… Su kaynağının tutulduğu günün gecesi… Hazret-i Hüseyn, kumandana haber gönderdi:

— Sizinle, tenhada, başbaşa görüşmek istiyorum!

Buluştular.

«—Yâ Ömer bin-i Saad! Nedir müslümanlara ha­zırladığınız bu zulümler? Bırakın beni, ya Medine’ye dö­neyim, yahut kâfirlerle savaşmak için Türkistan tarafları­na gideyim! Doğruca Şam’a, Halifenizin gözü önündeki yere de gidebilirim! İnsafa gelin!»

—Bence güzel teklif! Hemen, şimdi valiye bildiri­rim! Bakalım ne emir verir?

Küfe valisi, elinde Hüseyn’in teklifini bildiren mektup, sedirinde oturuyor. Yanında, Allah’ın yarattığı bütün lânetlilerin, kendilerine baş seçecekleri bir şenaat heykeli, «Şemir» adlı insan sureti…

Ziyadoğlu, mektubu bir ki kere okuyup gözlerini Şemir’e dikti:

—Teklif hiç de fena değil… Nereye gitmesi gerek­tiğini düşünürüz! Ben teklifi esas olarak kabul ediyorum! Başını alıp gitsin ve bizi derdinden kurtarsın!

Şemir, şeytanı hayran bırakacak bir tavırla yılan ıslığı çalmaya başladı:

—Ne yapıyorsun, ey Ziyadoğlu; ben de seni, dira­yetli, azimli bir insan biliyordum! Eline geçen fırsatı nasıl kaçırıyorsun? Düşünmüyor musun ki, Hüseyn, Peygam­ber torunudur ve nereye giderse kendisine taraftar bulur? Kuvvete erince de, evvelâ senin başına belâ olur. Duydu­ğuma göre askerlerin kumandanı, gece, onunla tenhalarda buluşmuş ve konuşmuş… Bu da Ömer bin-i Saad hesabı­na şüpheli bir işaret… Hüseyn onun da askerlerinin iradesini çelebilir. Sen Ömer’e, Hüseyn’i bütün etrafiyle tutup buraya getirmesi için emir gönder! Başka bir şeye karışmasın! Hüseyn senin huzuruna çıkarıldıktan sonra kararı verirsin! Dilersen bağışlarsın, dilersen cezalandırırsın! Fakat her halde uzaktan karar vermez ve işi zaif ellere bı­rakmamış olursun!

Ziyadoğlu bu şeytanî telkin karşısında eridi ve Şe­mir’e:

—Öyleyse, dedi; işin başına seni geçiriyorum! Doğru Kerbelâya git ve emrimi kumandana bildir.

Hü­seyn’i, arkadaşlariyle beraber, buraya, bana getirsin! Hü­seyn ayak direr, gelmek istemez ve karşı koyarsa, hepsini kılıçtan geçirsin ve cesetlerini atlara çiğnetsin! Eğer bu emre kumandan da baş eğmeyecek olursa, onun da kelle­sini kestirebilir ve bana gönderirsin! Her yetkiyi veriyo­rum sana! Hemen al nâmelerimi ve yola çık!

Şemir, Muharremin dokuzuncu günü, felâketten bir gün evvel Kerbelâda…

Peygamber torunu ve yanındaki yüze yakın insan; kadından, kucaktaki çocuğa kadar bir dizi masum, susuz­luktan kavrulmakta… Mataralarda tek damla şu kalmamış ve biraz ileride bulunan su, nöbetçilerin oku ve mızrağı halindeki yakıcı dilini istihza ile çıkarmıştır. Âlemde her halde ikincisi olmayan susuzluk işkencesine karşı zalim­ler o kadar hissiz ki, bulutlar süngerlerini sulardan şişirip koşuşsalar ve Hüseyn’in başı üstünden sıkıp akıtsalar, belki göğe ok çekecekler!

İnsan hayatında bu levhanın bir esi olup olmadığı­nı şundan anlayınız ki:

—Su, su!

Diye kıvranan çocuğunu kucağına alıp:

—Dilimi em, evlâdım, belki biraz faydası olur!.

Diyen bir baba vardır Kerbelâda…

 

Şemir’in Validen getirdiği emirleri taazzumla Ku­mandana sunması, Kûfeli askerler arasında gergin bir ha­va doğurdu. Herkes, körükörüne emrine girdiği bu adama tiksinerek bakıyor.

Kumandan Ömer, bu duyguya tercüman oldu:

—Sen kalbsiz bir insansız, yâ Şemir!

—Kalbe değil, kafaya kulak vermenin günündeyiz!

Ve öyle lâflar etti ki, Ömer’in kalbini mühürledi ve ikbal hırsını kamçıladı.

Muharremin dokuzuncu günü akşamı, Ömer aske­rine hücum emrini verdi. Saflar her yandan harekete ge­çip Hazret-i Hüseyn’i daracık bir dörtköşe içine almaya başladılar.

Hüseyn, kardeşi Abbas’ı Ömer’e gönderip sordur­du:

—Böyle geç vakit üzerimize gelmekten muradınız nedir?

—Artık bu işi bir neticeye bağlayacağız! Emir al­dık!

—Anlaşamaz mıyız?

—Hüseyn biy’ate razı olmadıkça hiçbir anlaşmaya imkân yok!

Abbas vaziyeti Hüseyn’e bildirdi ve tekrar Ömer’e gönderildi.

—Hüseyn diyor ki, böyle gece vakti hücum, insafa sığmaz! Hiç olmazsa bize sabaha kadar müsaade edin!

Ömer buna razı oldu.

Hücum, Muharremin onuncu günü sabahına bıra­kılmıştır.

Hüseyn, batan güneşe arkasını vermiş, bir heybet ve ulviyet karartısı şeklinde, etrafını alan yakınlarına hitap ediyor (aynen):

«—Allah’a, senaların en güzeliyle; ister saadet, ister mihnet halinde olsun, hamdederim! Rabbim; sana hamdederim ki, bize nübüvvetle ikram ettin, hakkı işitir kulaklar ve görür gözler verdin ve kalblerimizi hakkı kabul edici ya­rattın! Bize Kur’anı bildirdin ve din ilmini öğrettin… Bizi,  şükredici kullarından eyle! Sözün bundan ötesi şu ki, ben, yakınlarımdan daha vefalı ve daha hayırlısını, ev halkım­dan da daha üstün ve faziletlisini görmedim. Allah hepini­ze, bana fedakârlığınızdan ötürü, hayırlar ihsan etsin… Öy­le sanırım ki, düşmanla günümüz yarındır. Yarın sabah on­larla hesap meydanımız açılacak… Bu bakımdan size, hepi­nize izin veriyorum: Bana karşı üzerinizde bir borç olmak­sızın, her zimmetten kurtulmuş olarak, bu gece gidebilir, selâmete çıkabilirsiniz! Gidiniz, geceye bir deve gibi bininiz ve uzaklaşınız! Her biriniz de aile fertlerimden  birinin elin­den tutsun ve onu selâmete çıkarsın!.. Allah’ın hayrı üzeri­nizde olsun!.. Gidiniz, köylere, kasabalara yayılınız!.. Tâ ki, Allah, mihneti üzerinizden kaldırsın… Düşmanların biricik muradı beni elde etmektir; beni elde ederlerse kimseyi iste­mezler! Gidiniz!»

Bu ezici hitap altında bütün iradeler tuz-buz… İlâhi imtihan, karşılarına iki şey çıkarmıştır. Ya can, ya Pey­gamber Torunu…

Hüseyn’in oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulları halkının önüne geçiyor:

«—Senden sonra yaşamak, yaşayabilmek için böy­le bir çareye asla başvuramayız! Allah göstermesin!»

Hüseyn, ısrarla:

«—Oğullarım, kardeşlerim, yeğenlerim; siz yapmı­yorsunuz, ben izin veriyorum! Müslim’in şehitliği yeter! Gidiniz, ben istiyorum!»

Aile yakınlarından biri büsbütün ileriye gidiyor ve sahneyi en acı heyecana boğuyor:

«—Hayır, gidemeyiz! Hangi hayata ve ne yüzle?.. İnsanların yüzüne nasıl bakabiliriz?

Büyüğümüzü, efen­dimizi korumak için bir ok bile atmadan, tek yara alma­dan savuşup geldik mi diyeceğiz? Allah üzerine söylüyo­ruz ki, bunu ebediyen kabul edemeyiz! Aksine, hepimiz, mallarımızı, canımızı, çocuklarımızı sana feda etmekten bir ân bile geri kalmayız! Seninle yanyana, son nefesimi­ze kadar çarpışmaya bütün gönlümüzle hazırız!»

Arkasından bir başkası:

«—Seni tek başına bırakırsak, hakkını edada Al­lah’a ne diyebiliriz; hangi özrü ileriye sürebiliriz?

Valla­hi, ben mızrağımı düşman göğsünde parçalayıncaya, kılı­cımı da, kabzasına dek kırıncaya kadar senden ayrılmam! İsterse silâhım olmasın; senin uğrunda kollarım koparılıncaya kadar taş atarak savaşırım!»

Hepsi bunlara benzer şeyler söyledi, hepsi bu duy­gulara ortak çıktı ve bir ağızdan haykırdılar:

«—Öleceğiz, dönmeyeceğiz, seni yalnız bırakma­yacağız!»

Peygamber torunu, ellerini açarak yakınlarına dua etti ve:

«—Şimdi, dedi; herkes yerine ve hazırlığının başı­na!..»

Hazret-i Hüseyn, yanında, büyük sahabelerden ve ilklerden Ebuzer’in kölesi, ay ışığında kılıcını siliyor ve bir şiir okuyor… Şiirde, ölüme, kadere, celil olan Rabbin emirlerine ait hikmetler…

Hazret-i Hüseyn’in ağzından dökülen mısraları, bi­raz ilerideki çadırından kızkardeşi Zeynep duydu ve bir çığlık kopararak bayıldı.

Kızkardeşi ayılınca, Hüseyn ona hitap etti:

«—Allah’a sığın, kardeşim; ve bil ki, yerde ve gökte ne varsa ölür. Gökler de baki kalmaz. Allah’tan başka herşey Helakte… Annem, babam ve ağabeyim benden daha ha­yırlıydılar. Birer birer gittiler.»

Sonra yakınlarına bazı emirler verip bir kenara çe­kildi.

Gökleri huni içinde çekip süzecek, eritecek, yuta­cak kadar derin bir sessizlik içinde, sabaha kadar namaz, tesbih, zikr ve dua…

Hicrî 61’inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, do­ğan güneş, Hüseyn’i, Kerbelâda, geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu.

Hazret-i Hüseyn’in yüze yakın etrafı içinde eli kı­lıç tutabilen 72 kişi… 32 süvari ve 40 piyade…

Aradaki nispet, bire altmış…

Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıkları pudralar­ken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz…

Hazreti-i Hüseyn, fedailerini tertipledi. Sağ kanatta Züheyr, sol kanatta Habib, merkezde de kendisi… San­cak, kardeşi Abbas’ın elinde…

Hazret-i Hüseyn, atının üstünde… Elinde Kur’an… Açtı; ve şiddet anlarında Haktan imdat isteyici, kalbe kuvvet dileyici, her şeyi ilâhi emre bağlayıcı, Allah’ın mu­radına baş eğici duasını okudu.

Sonra atını birkaç adım ilerletip üzengileri üzerin­de doğruldu ve düşman saflarına hitap etti (aynen):

«—İnsanlar! Sözlerimi dinleyin! Aceleden sakının! Beni dikkat ve sükunetle dinleyin ki, size takdiri vacip olanı anlayasınız! Gelişimdeki özre kulaklarınızı ve kalbinizi açın! İnsaf edip özrümü kabul eder ve sözlerimi doğrularsanız gerçek saadete erersiniz! Böyle olmazsa istediğinizi yapın!»

O anda gerilerden bir çığlık koptu. Peygamber To­rununun kızkardeşleri ağlaşmaya başlamışlardı.

Hüseyn sustu, kızkardeşlerini sükûnete getirdi ve yine düşmana karşı, hitabesine devam etti:

«—İnsanlar! Beni aslıma nispet edin ve bakın, ben kimim? İçinizi, ruhunuzu kurcalayın, nefsinizi tokatlayın ve sorun kendi kendinize; kanım size helâl midir? Ben Peygamberinizin kıziyle amca oğlunun çocuğu değil miyim? Şehitlerin Efendisi Hamza, babamın amcası; Cennette ka­nat açan Cafer de benim öz amcam değil mi? Kardeşimle benim, Cennet ehli gençlerinin efendisi ve müminlerin göz­bebeği olduğumuza dair Peygamber sözünü işitmediniz mi? Şüphesiz ki, bu sözümde beni doğrularsınız! Eğer yalanla­maya kalkarsanız, sorun, içinizde bilen vardır. Sorun;

Câbir bin-i Abdullah, Ebu Said, Sehl bin-i Saad, Zeyd bin-i Erkam ve daha niceleriniz bilir! Bu kadar insan içinde, be­nim kanımı akıtmayı yasak edecek biri yok mu?»

İşin fenaya sarar gibi olduğunu hisseden baş mel’un Şemir, ağzını açmak istedi; fakat Hüseyn’in safın­dan Habib’in korkunç bir nârasiyle sustu. Hüseyn yine sözü aldı:

«— Eğer söylediklerim üzerinde bir şüpheniz varsa, yahut benim Peygamberinizin torunu olduğuma inanmı­yorsanız, biliniz ki, doğudan batıya kadar, Allah Resulü­nün, Benden başka öz torunu yoktur! Söyleyin bakalım, benden ne istiyorsunuz. Öldürdüğüm bir mazlumun kanını mı, yediğim bir malın bedelini mi, açtığım bir yaranın kısa­sını mı? Siz, ey Şit, Ey Haccâr, ey Kays, ey Yezid, beni, mü­hürlerinizi taşıyan nâmelerle davet etmediniz mi?»

Peygamber Torununu, ayaklarına kapanırcasına davet ettikten sonra şimdi onu öldürmeye gelenler arasın­da boy gösteren bu adamlar, teker teker öne çıkıp:

—Hayır, biz böyle bir şey yapmadık, seni davet etmedik!

Dediler. Hazret-i Hüseyn, bu insanların sefilliğine mahzun mahzun baktı ve:

«—Evet, dedi; davet ettiniz; fakat mademki şimdi dönüyorsunuz, beni istemiyorsunuz, bırakın, geldiğim yere döneyim!»

Başta davet edicilerden, şimdi düşman safındaki, ismi geçen Kays, cevap vermeye kalktı:

—Yâ Hüseyin, Ziyadoğlununun emrine baş eğmez misin?

Hazret-i Hüseyn, atının üzerinde insan şeklinde bir heybet:

«—Bu düşündüğünüz, hiçbir zaman, hiçbir türlü olamaz!»

Ve atından indi.

Hüseyn’in sağ kanadına memur Zübeyr, atını sü­rüp haykırdı:

—Müslümanlar! Kendilerini Müslüman bilenler, Peygamber Torununa nasıl kılıç çekebilir?

Zübeyr’e cevap, Şemir mel’ununun çektiği ok… Ok vızıldayarak safın gerisine düştü. Zübeyr, Hazret-i Hüseyn’in ihtariyle geri döndü. O esnada bir harika:

Hüseyn’in karşısına ilk çıkan ve onu kuşatan süva­rilerin başı Hür, altındaki asîl atı sürüp dört nala Hü­seyn’in önüne geldi ve insan asaletinin en büyüğünü gös­terdi:

—Sana katılıyorum, ya Hüseyn! Bu âna kadar olan suçumu affet!

—Seni affediyorum, ya Hür! Hakkın rızası seninle olsun!

Düşman saflarında heyecan dalgalanışı. Hür, atım onlara çevirmiş, haykırıyor:

—Vaz geçin bu cinayetten! Kılıçlarınızı kınlarına sokun!

Şemir ve Ömer’in ulumalariyle, Hür’ün de üstüne ok çekerek karşılık verdiler. Kumandan Ömer bin-i Saad, bir ok çekip narayı bastı:

—İşte en evvel ben başlıyorum ve cengi açıyorum!

Havada, Hüseyn’in safına doğru vızıldayarak ya­ğan binlerce ok…

Kısa bir ok düellosunun arkasından, Kûfeliler sa­fında ileriye atılan iki kişi… Bunlar Küfe valisinin köleleri Yesar ve Salim…

Er dilediler.

Peygamber Torununun safından, iki değil, bir kişi çıkıp, birer kılıçta işlerini bitirdi.

Hak ve îman kılıcının korkunç inişi…

Fakat nispet, bire iki değil, altmış…

Beşbine yakın Kûfeli, ellerinde kılıçlar, mızraklar ve topuzlar, hep birden saldırdılar.

Nâra, çığlık, çelik sesleri, at kişnemeleri, kadın fer­yatları, gümbürtü, çatırtı, inilti…

Hazret-i Hüseyn’in, kendinden ve oğlu Ali (Ekber)den başka 70 cengâveri şehit… Ayrıca, son anda mazlum­lara katılan Hür de şehitler arasında… Her şehit, canını üç beş zalime mal ettiğine göre düşman ölüleri yüzlerce…

Tam bu anda Peygamber Torununun büyük oğlu Ali de nam ve sanını haykıra haykıra katillerin içine dal­dı ve İbn-i Nemîr isimli lânetlinin eliyle ölüm yarasını alıp yere düştü. Sonuncudan ve en büyüğünden bir evvel­ki 7l’inci şehit…

Kum tanelerinin, kanlarını içe içe keneler gibi şiştiği bu şehitlerin ciğerleri açılıp bakılsa görülür ki, onlar daha evvel susuzluktan kavrulmuş, göz göz olmuştur.

Kaatillerin çemberi içinde Hüseyn, bütün fedaileri kumlara serilmiş, tek başına… Yerdeki şehitler, susuzluk­larını gidermek için al renkli bir şerbet havuzuna dalmışcasına kana bulanmış…

Gerilerde, kuytuca bir noktada, kızkardeşleri Ümmü Keysum ve Zeynep, kızları Sekîne ve Fâtıma, zevcesi Rübap; ve oğlu, Nur Neslinin Hüseynî kolunu yürütmeye memur, Ali (Zeynelâbidin)…

Hüseyn, manzaraya, bir ân, gözlerinde kelimelere sığmaz bir mânanın gölgesi, dehşetle baktı; ve susuzluk­tan kupkuru kesilmiş dudaklarında, babasına, Peygamber kızı annesine, Resuller Resulü büyük babasına bağlı mıs­ralar, atını kaatillere doğru sürdü.

Peygamber neslinin katilleri, evvelâ oklarına, peşinden mızraklarına ve kılıçlarına davrandılar.

Öldürücü okları, Peygamber neslinin kaatilliği gibi bir dereceyi temsil eden iki şahıs, Şemir ve Sinan çekti­ler.

O anda İslâm beldelerinin ulu camilerinde (Küfede de aynı şey) hatipler, Cuma namazında, Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamberler Peygamberine ve onun soyuna ait methiyeler okurken, atından düşen Peygamber torununun üzerine atıldılar; ve bir müminin öperken bile ürpereceği o mübarek vücudu delik deşik et­tiler.

Mukaddeslerin mukaddesi vücuttan gelen ve üze­rinde tam 105 tane ok, mızrak ve kılıç yarası bulunan gövdeyi başından ayırdılar. Kimbilir o başı hangi ellerle saçlarından tutup diktiler ve boynunda testerelerini yürü­terek, koyun kellesi koparır gibi nasıl kestiler?

İnsanoğlunun iki kutbu vardır: Biri Allah’ın Sevgi­lisi, öbürü o Sevgiliden gelen maddî ve manevî emanetin kaatili ve haini olmak derecelerine bağlı iki kutup… Hiç­bir varlık onun kadar yükselemez ve bunun kadar alçalamaz. Bütün insanlık, bütün tarihî şahıslar bu iki derece arasında… Bizzat Allah, ters kutbu, Kur’an’ında «Belhüm adal — Hayvandan aşağı» diye çerçeveliyor; ve bütün mustarip beşeriyet, onların açtığı felâket çığırı içinde kurtuluş arıyor.

Gerilerdeki kadınlar ve küçük çocuklardan ibaret âcizler grubu içinde, Hazret-i Hüseyn’in kızkardeşleri, kızları, zevcesi ve onlara bakmaya memur oğlu, esir…

Ölüm meleği onun mukaddes ruhunu kabzettiği anda, hava kapkara kesildi. Öyle bir karanlık çöktü ki, gökte yıldızlar hecelenir gibi oldu. Peşinden, hasret verici bir kızıllık…

Neler oldu, neler oldu…

Eğer güneş sönmedi, yıldızlar tek nokta üzerinde çarpışıp tek nokta içinde kaybolmadı, zaman kopmadı ve mekân yanmadıysa, sebebini Allah’ın «Sabûr» ve «Hakîm» isimlerinde aramak lazım…

İnsana iyilikte ve kötülükte bu kudreti veren Hikmet Sahibine kurban ola­lım..

O günden bugüne, müminlerin kalbinde olanlarsa, 1300 küsur yıldır, fezanın hayal erişemez bir noktasından gelen ciğer paralayıcı bir çığlığın yankıları…

Kerbelâ üstüne gökler doluşu yağmur boşanıyor. Kıpkırmızı ufukların çevresi içine yağan yağmur kan ren­ginde…

Ebüsseyh, İbn-i Ayyine, İbn-i Şirin, Essâlebî, İbn-i Saad, İbn-uz Zehra, Mansur bin-i Ammâr gibi İslâm bü­yükleri bir ağızdan kaydediyorlar ki, Kerbelâ üzerindeki karanlık üç gün sürmüş ve bu arada türlü esrarlı semavî işaretler görülmüştür.

Kerbelâda nereden bir taş kaldırılsa altında kan…

Bunlar, olduğu görülenler ve söylenenler… Ya göklerin ötesinde ve müminlerin kalbinde olanları gören ve söyleyebilen var mı?

«—Hasan ve Hüseyn, Arşın iki yanına asılı küpeler­dir.»

Buyuran Allah Resulünün torununa, hiçbir mahlu­ka edilemeyecek bu zulüm acaba Arş’ı ve melekler âlemini ne hale geetirdi? İlahî tecellilerin namütenahi ulvî esrar makamı Arş’a tokat atarcasına kulağını yırtmaya ve küpesini düşürmeye kalkan kaatillere ne vasıf bulalım ki, hareketlerinin tesir ve neticelerini hayal edebilelim?

Şehitler Şehidinin kesik başını bir torba içinde Ziyadoğluna götürmek üzere, içlerinde Semir ve Sinan’ın da bulunduğu atlı bir kol çıkardılar. Atlılar Kerbelâdan bir konak ileride bir yere inip mola verdikleri ve yiyip iç­meye başladıkları zaman duvardan korkunç bir el çıkıyor ve parmaklarındaki kanlı kalemle duvara bir beyit yazı­yor. Bu beyitte, Hüseyn’i öldürenlerin Hesap Günündeki hallerinden bahsedilmekte…

O akşam, gece bir daha kalkmamak istercesine çö­künce, göze görünmez mahlûklar ebedî azabı bildiren şiirler okuyarak dövündüklerine, ağlaştıklarına ve bunları bazı insanların kulaklariyle işittiklerine dair rivayetler vardır.

Küfe sokaklarından dört nala geçen atlılar, kanları dışına sızmış bir torba içinde, Peygamber Torununun başını taşıyorlar.

Peygamber torununun kesik başını Küfe valisinin önünde torbadan çıkaran kaatil, yaptığı işin büyüklüğünü göstermek için bir şiir okudu.

«Ben dünyanın en yüce dağını devirdim!» diye övünen bir pehlivan gibi, lânetli Sinan, bu şiirinde insa­noğlunun en hayırlısını öldürdüğünden bahsediyordu. Hizmetinin bedelini yükseltmek için, ırz düşmanına, kun­daktaki öz evlâdını teslim ettiğinden bahsetmenin tavrı gibi bir şey…

Bu kadarına, kaatillerin efendisi Ziyadoğlu bile da­yanamadı ve nefretle haykırdı:

—İnsanoğlunun en hayırlısı olduğunu biliyordun da neye öldürdün?

Ve ellerini çarparak kapıya doğru seslendi:

—Cellât!

Sinan’ın da kellesini, Ziyadoğlu’nun ayakları dibi­ne düşürdüler.

Ziyadoğlu, elinde ince bir değnek, yerdeki Pey­gamber torununun kesik başını dürtüyor.

Değneğiyle ke­sik başın soluk dudaklarını kurcalayıp ona:

—Niçin bu işe beni zorladın; kabahat sen de mi, bende mi? Cevap ver?

Gibilerden bakıyor.

Arş’ın iki küpesinden biri olan kesik baş, sonsuz saadetin ufkundan, gülümsüyor.

Kesik baş ve arkasında Kerbelâ esirleri, Peygam­ber torununun kız kardeşleri, çocukları ve zevcesi, tâ Şam’a kadar türlü eziyet ve hakaretler altında süründürü­lüp götürülecek; ve orada Hüseyn’in başı, altın bir tepsi içinde, efsanevî bir nar gibi Yezid’e sunulacaktır. Nem­rutlara ve Firavunlara parmak ısırtıcı, ismi isimlikten çıkıp sıfatlaşan Yezid, yine ince bir değnekle bu başı tepsi­ce yuvarlayıp sesini yükseltecektir:

«— Hamdolsun; Bedr cenginde kılıçtan geçirdikle­ri atalarımın intikamını Ahmed’in soyundan aldım! Sof­ralar kurulsun, senlik başlasın!»

Bir zaman sonra da Muhtar bin-i Ubeyd askerleriy­le Küfeye saldırıp Kerbelâ işine karışanları tek tek araya­cak, bunlardan 6000 kişiyi kılıçtan geçirecek, Ziyadoğlu ve Şemir’in de kelleleri bu arada düşecektir.

Peygamber torununa edilen zulümde uzaktan ve yakından parmağı bulunanlardan her fert, belâsını bu dünyada bulmaya başladı.

Yakup bin-i Süfyan anlatıyor.

—Bir gece, bir dost meclisinde sohbetteyiz… Bah­simiz Kerbelâ faciası… Dostlardan biri, bu işe yardım edenlerden hepsinin belâsını bulduğunu söyledi. O zaman aramızdan gayet yaşlı bir adam ayağa kalkarak dedi ki: Ben Kerbelâda Hüseyn’e karşı çıkarılan askerler içinde bulunanlardanım; bakın, bana hiçbir şey olmadı, hiçbir kötülük erişmedi! Sustuk! İhtiyarın yanı başında bir kan­dil yanıyordu. Kandilin fitili birdenbire, sönecek kadar ufaldı, büzüldü, kısıldı. İhtiyar kandili ele alıp düzeltmek istedi. Nasıl oldu; ihtiyar oynarken kandilden bir kıvılcım mı sıçradı, nedir, adamın üstü başı parlayıverdi. Hep bir­den ihtiyarın üzerine atılıp ateşi söndürmeye çalıştık; ol­madı. Adam kendisini pencereden Fırat nehrine atmak zorunda kaldı. Pencereye koşuştuğumuz zaman, adamın, dumanlar içinde suyun dibine çöktüğünü gördük.

Benzersiz hâile, Yemen dağlarındaki çobanlardan Hazar denizi kıyılarındaki balıkçıya kadar bütün mümin­lerin ciğerine oturdu. İnsanoğlunun en büyük dili Arapça, Peygamberden torununa ait mersiyelerle, okyanuslar gibi çalkalandı, durdu.

Hadîs meali:

«—Benim soyum üzerinde bana eza eden kimseye Allah’ın gazabı büyük olur.»

Hadîs meali:

«— Kim Hasan ile Hüseyn’i severse beni sevmiş olur; kim onlara aykırı giderse bana aykırı gider.»

Hadîs meali:

«—Benim evim ve soyum; Nuh’un gemisi gibidir. Sevgileriyle bu gemiye binenler kurtulur, binmeyenlerse helak olur.»

Hadîs meali:

«—Sizin en hayırlınız, benden sonra soyum için en hayırlı olanınızdır.»

Hadîs meali:

«— Soyumdan kimseyi ateşe atmaması için Rabbime yalvardım; Rabbim de dileğimi kabul etti.»

Hadîs meali:

«—Benden bir kılı inciten kimse, beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah’ı incitmeye kalkandır.»

Hadîs meali:

«—Sırat üzerinde en sağlam yürüyecek olanlar, so­yumdan gelenlerle Sahabilerime sevgide en sağlam olanlar­dır.»

Hadîs meali:

«—Hasan, bana, Hüseyn de Ali’ye (biri yumuşaklık­ta, öbürü şiddette) benzer.»

Hadîs meali:

«—Hüseyn bendendir; Allah’ı seven onu da sever.»

Hadîs meali:

«— Evimden en sevdiklerim, Hasan ile Hüseyn’dir»

Hadîs meali:

«—Benim emanetimi taşıyanlar, soyumdan gelenlere bana yardımcı olanlardır. Onlarda bir hata görecek olursanız bağışlayınız, iyi olanlara da bağrınızı açınız!»

Hadîs meali:

«—Sizi türlü nimetlerle lütuflandıran Allah’ı sevi­niz! Allah’ı sevdiğiniz için beni seviniz! Beni sevdiğiniz için de soyumdan gelenleri seviniz.»

Hadîs meali:

«—Benim nefsim, insana kendi nefsinden, zürriyetim de kendi zürriyetinden sevgili olmadıkça o insanda iman kemallenemez.»

Hadîs meali:

«— Ev halkımdan birine iyilik eden kimseye ben, Kı­yamet gününde karşılığını veririm.»

Allah’ın Resulü, ebedîlik, âlemine davet olunacak­ları zamandan bir ay evvel, Mekkede, Veda Haccında, bütün yer ve gök halkı kendilerini dinliyormuş gibi bir kalabalığa karşı buyurdular:

«—Ben size iki sonsuz kıymet bırakıyorum: Biri, kurtuluş ve nur kaynağı Kur’ân, öbürü de evimin ve soyu­mun bağlıları.»

Ve üç kere tekrarladılar:

«— Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatı­rım. Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım! Evim ve soyum bahsinde size Allah’ı hatırlatırım!»

Sanki Kerbelâyı; ve İlâhi emanet kaatillerinin, du­daklarda «Allah» kelimesi, Allah’ı nasıl unuttuklarını gözleriyle görüyorlardı.

Ahzap, Sâffât, Âli îmran, Vedduhâ, Meryem sûrelerinde ve Kur’ânın daha nice yerinde, Peygamber soyundan gelenlerin ezelî temizliğini, ebedî kurtuluşunu ve müminlerce onlara bağlılığın mutlak lüzumunu bildi­ren İlahî fermanlar…

Kaynak: Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar… Necip Fazıl Kısakürek… Büyük Doğu Yayınları

http://www.adimlardergisi.com/ustad-necip-fazildan-hz-huseyin-ve-kerbela/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>