ustad-ve-muzik-aydin-alkan-adimlar

‘Üstad ve Müzik’ Çerçevesinde – Aydın Alkan

 

Üstad’ın müzik sanatına alâkası, hayatının birçok  safhasında görülebilir. Tabiî ki, bu, “birçok safha”  dan kastımız, O’nun hayatına dair kasıtlı ve  yanlış yaklaşımlardan farklıdır… Yoksa Üstad Necip Fazıl  Kısakürek’in hayatı bir bütündür ve mânâlandırılması yine  kendisi tarafından ve “Yürüyen Büyük Doğu-Yürüyen Necip Fazıl” olarak dostu Salih Mirzabeyoğlu tarafından zaten yapılmıştır.

Bizim bu yazıda yapmak istediğimiz ise, Üstad’ın müzik sanatına olan alâkasına “intibacı” bir tarzda yaklaşmak ve bu çerçevede bazı bilgiler sunmaktır… Şüphesiz, iyi etüd edilmiş ve hazırlanılmış olunması gereken bu çalışma, mevcut imkânsızlıklar-elimizin altında hiçbir kitap ve “not” bulunmayışı dolayısıyla sadece hafızamızdaki bilgilerden oluşacaktır. Bu çerçevede, iktibaslarımızda eksiklikler bulunabilir.

Basitçe bir tarifle müzik; tek tek “ses-nota”ların bir terkib ifade eden mânâlı bütününden oluşur… Üstad’ın seslere karşı marazî hassasiyeti, “Kafa Kağıdım” adlı eserinde belirttiği üzere çocukluk yıllarında başlar:
“Bir çocuğun geçirebileceği bütün hastalıkları yaşamış” olan Üstad, hasta yatağında, en küçük sesten dahî nasıl müteessir bir hâle geldiðini anlatmaktadır.

Bir röportajında, “(…) ve kendimi cemiyet hayatına hasrettim!” dediği, Büyük Doğu Kavgası’na başladığı 1943 yılına kadar, Üstad’ın hayatında, müzik sanatıyla alâkasına dair hususî tablolar görememekteyiz… Ancak, gerek çocukluk dönemini Türk Sanat Musikîsi’nin yoğun şekilde icra edildiği Osmanlı’nın son yıllarında yaşamış olması; gerekse gençliğinde Klâsik Batı Müziği’nin en önemli temsil merkezi olan Paris’te geçirdiği yıllar, O’nun hem Türk Musikîsi hem de Klâsik Batı Müziği’ne derin vukûfiyetinin temelleri kabul edilebilir.

Büyük Doğu İdeolocyası’nı örgütleştirmekte olan Üstad, Büyük Doğu dergisinde, müzik sanatına dair hususî makaleler kaleme almış, röportajlar gerçekleştirmiştir. Ahbesizm’in Türk Sanat Müziği’ni nasıl bayağılaştırdığını, pavyon-mey ve kemençe sanatçılarının ağzından ifşa eder. Bu sanatçılar, özellikle, dinleyici kitlenin bayalığının böylesi sefil bir müziği meydana getirdiğini söylerler… Yine Üstad’ın “Kör” adlı makâlesi ise, güzel olan Türk Musikîsini dinlerken adeta gözü açılmış ve mest olmuş bir körün, ardından alâturkanın sefil örneklerini dinlerken nasıl da müteessir olduğunu anlatır; müziğin insan ruhunda müsbet ve menfi tesirleri…

İBDA Mimarı’nın bazı eserlerinde (Tilki Günlüğü, Necip Fazıl’la Başbaşa) geçtiği üzere, Üstad Necip Fazıl’ın, büyük buhran dönemlerinin birinde şöyle bir tablo vardır:
Üstad, bir dağ köyünde, kapısı açık bir kulübeden içeri girer ve masadaki pikapta hazır bulunan Puccini’nin Turandot operasını dinler… O operadaki, Turandot’un meşhur “Nessum Dorma” adlı aryasını… Ve şöyle tasvir eder:

-“Sanki mezarından ölüler kalkıyor!”

Söz konusu opera, Pekin’de geçen bir olayı konu edinmiştir… Puccini’nin opera sanatına büyük yenilikler getiren orkestrasyon, temsil ve musikî dehasıyla, son derece mistik, kasvetli, karanlık ve tam bir ümitsizlik intibaı veren operasına kısaca göz atmak yerinde olacaktır:
Büyük Çin İmparatorluğu’nda, yıllardır süren korkunç bir kıtlık ve beraberinde gelen ölümler vardır… Hiçbir yakarış ve büyü soruna çare olamamaktadır. Herkes bilir ki, bu bereketsizliğin ve ölümlerin asıl sebebi, İmparatorun kızının, inatla evlenmemesidir. Zira o, kendini almak isteyen ülke prenslerinin boynunu vurdurmaktadır! Evlenmek için tek şartı vardır; talip olanın, soracağı üç soruya da doğru cevap vermesi. Doğru cevabı Veremeyen prensler, canlarını vermek zorundadırlar. Dekor, hiçbir ümidi barındırmayacak kadar simsiyahtır… Halk, bu büyüyü bozacak “kurtarıcı”dan dahi ümidini kesmiştir… Ve nihayet Türk Prensi Turandot çıka gelir, üç soruyu da bilir ve Üstad’ın bahsettiği, tüm kasveti, ümitsizliği paramparça eden, efsunlu “Nessum Dorma” adlı aryasını okur… Güneş doğar!

Müzik beğenisinin insan mizacıyla yakın alâkası ile ilgili, Üstad gibi bir büyük hakkında değerlendirmeler yapmak, bizi, sığ olmak tehlikesiyle karşı karşıya getirir… Zira böyle bir değerlendirmenin hakkını verebilmek için İbda Külliyatı’na muhatap ve mevzuunu musikîye hasretmiş bir ehliyet sahibi olmak gerekmekte… Ancak, Üstad’ın beğenisine dair bazı ipuçları da vardır.

Vefatından önce okuduğu, “Kendi Sesinden Şiirler” adlı kaseti bunların en meşhur olanıdır. Çünkü Üstad, kaset hâline getirilme gayesiyle okuduğu şiirlerinin arka plânında çalacak olan nağmeleri bizzat kendisi seçmiştir:

-“Çile” ve “Muhasebe” şiirlerinde, Beethoven.

-“Kaldırımlar 1–2–3” ve “Ruh”da, Çaykovski.

-“Destan”da Mussgorsky.

“Zindandan Mehmet’e Mektup” ta Mendelssohn.

-Ve hatırladıklarım arasında son olarak “Sakarya Türküsü”nde Bedrich Smetana.

Üstad’ın kendi şiirlerinin arka plânında akması için seçtiği eserleri ve bestekârlarını tek tek ele almak, Üstad’ın müzik kültürünün genişliğine ve inceliğine dair bize fikir verecektir.

-“Çile” ve “Muhasebe” ve Beethoven’ın 5. ve 9. senfonileri

İlk dörtlük:
Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…”

Son dörtlük:
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak.”

Beethoven’ın hayatına dair yapılan değerlendirmelerde, umumiyetle gözden kaçan nokta, onun Büyük Fransız İhtilali’nden aldığı muazzam tesirdir… Aralarında 5. ve 9. senfonilerinin de bulunduğu meşhur eserlerinde, bu büyük cemiyet kaynamasının bariz izleri vardır… O da, Batı müziğinde bir ihtilalci olup, Klasizm’den Romantizme geçişin mümessili olmuştur.

“Çile”nin arka plânında çalan 5.Senfoni’sinin diğer adı da “Kader Senfonisi”dir. Bütün aletlerin aynı anda ve beraberce tek bir melodiyi girmesiyle, âdeta tepeden inme bir şekilde başlar. Münekkidlerin yaptıkları değerlendirmelerde, bu “giriş” bölümünün “doşum”u sembolize ettiği belirtilir… Ve tüm seyri boyunca, alçalış yükselmeler, yavaşlanıp hızlanmalarla, büyük bir heybet ve haşyet havası verir… Finali ise, yine tüm sazların katıdığı bir “neticeye varma”, “ölüm” ve “hayatiyet” intibaıyla son bulur…

“Muhasebe” şiirinde kullanılan bölüm ise 9.Senfoni’dendir. 64 dakika süren bu uzun eserin, final bölümünden önceki kısa geçiş melodisidir… 9.Senfoni’nin o meşhur final bölümünden hemen evvelki bu kısa melodi âdeta bir “berzah” mesabesindedir ve son bir “muhasebe”yi intiba eder…

“Destan” ve Mussgorsky’den “Çıplak Dağda Bir Gece”

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden.

(…)”

Modets Mussgorsky, “Rus Beşlisi” diye anılan, Avrupa müziğine tepki olarak doğmuş grubun meşhur bir üyesidir. Değeri öldükten sonra (F.List’in gayretleriyle) anlaşılmış bu adamın hayatı, fakirlik ve imkânsızlıklarla sürmüş ve yaşamının son demlerinde müziği de bırakıp kiliseye bağlanmış ve çıldırarak ölmüştür… “Bir sergiden tablolar” adlı eseri, “emprestyonist-intibacı” bir ressamın (Pisarro) sergisinin tasviridir… “Tasvirî müzik” denebilecek bu orijinal eser, dinleyene, kendisiyle beraber söz konusu resim sergisini gezdirir. En meşhur eseri budur…

“Destan” şiirinde kullanılan, “Çıplak Dağda bir Gece” adlı eseri ismiyle müsemma bir intibadır, tasvirdir… Eserin girişi ve seyri, varyasyonlardan örülüdür…

“Zindandan Mehmed’e Mektup”
ve Mendelsshon’un “Fingal Mağarası Uvertürü”

“(…)
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allaha açık.
(…)
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

Felix Mendelsshon… “Bir Yaz Gecesi Rüyası” en meşhur eseridir… Alman… Klasik Müzik Sanatı’ndan, Romantizm’e yeni bir nefes getirmiştir… Avrupa’da yaptığı geziler sebebiyle yolu İskoçya’ya düşer, bir müddet burada yaşar ve özellikle İskoçya kıyılarında bulunan Fingal Mağarası’na hayran olur. Karanlık ve sıkıntı veren mağaranın çıkışındaki manzara müthiştir: Bütün bir okyanus!.. Seyahatinden döndüğünde, ondan İskoçya gezisini anlatmasını isterler. O da, eline kamışını alıp “Fingal Mağarası Uvertürü”nü notaya döker ve ardından temsilini gerçekleştirir.

Tilki Günlüğü ve Furkan Lugatı’nda, Mağara’nın, “ben”, “kabir”, “nokta”, “kuyu” ve “zindan” mânâlarına yakınlığı ilgisi içinde bakınca, gerek esere vücut veren mekân, gerekse içinde kalan arz ettiği muhteşem manzara üstad’ın bu şiirine eşlik eder.

“Sakarya Türküsü” ve Smetana’dan “Bohemıanın Irmakları”

“(…)
Sakarya, saf çocuğu mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
(…)
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!
(…)”

Klâsik Batı Müziği’nde, “vatan sevgisi”yle meşhur Bedrizh Smetana, Çek milli müziğinin kurucusudur. Tesiri büyük olmuş ve bir yenilik olarak, Klâsik müziğe “Senfonik Şiir”i getirmiştir… Önce sağırlaşmış ve ardından
çıldırdığı için kaldırıldığı senatoryumda can vermiştir… En büyük eseri olarak bilinen, meşhur “Vatanım-MaVlast” altı senfonik şiirden oluşur. Üstad, işte bu senfonik şiirlerden dördüncüsü olan, “Bohemya Irmaklarından” adlı senfonik şiirini “Sakarya Türküsü”ne mâletmiştir. Eser, Üstad’ın o karakteristik ve nefis ses tonunun ardında âdeta akar!

Üstad’ın “Kendi Sesinden Şiirleri”ndeki bütün eserlerinde mevcut olan bu bütünlük ve uyum dikkat çekicidir. Zira Üstad, şiirlerini, önceden ve söz konusu müziklerin eşliği olmadan kaydettirmiştir. Ancak bu kayıttan sonradır ki, kendisine eşlik etmesini istediği bestekârları ve eserlerini seçmiştir… Buna rağmen ne tevafuktur ki, Üstad’ın şiirlerini okuması esnasındaki ses tonlamasındaki akış ve hatta aradaki sessizlik ânları dahî, bestelerle Mükemmel bir uyum arz ediyor. İnsanın içinden şu geçiyor; acaba bütün bu eserler, sırf Üstad gelecek te bu şiirlerini yazacak diye mi bestelenmiş!

Bir de şu mesele var ki, “mânâsız soruya lüzumsuz cevap” gibi olacak:

-“İslâmî musikî dururken, niçin Batı müziği?”

Cevabımız net:
Siz çağımızın hakikî ızdırabını, heybetini ve dâvâ çilesini bestelediniz de, Üstad mı beğenmedi?!.. Ya da siz, “Ulusalcılık” diye tutturanlar; vatan ve millet sevginizi, olması gerektiği gibi bestelediniz de, O mu ilgilenmedi! Üstad, Kumandan’ın tabiriyle “insanî hakikatin birleştiriciliğinde bir” olarak, söz konusu eserleri kendisine mâletmiştir. “Mağara”, “zindan”; “Bohemya ırmakları” da “Sakarya” olmuştur!”

“1900 Efsanesi” adlı filmin kahramanının hayatı gayet trajiktir… Kahramanımız, Avrupa-Amerika arasında seyahat yapan devasa bir gemide doğmuş, terkedilmiş bir bebektir. Gemi kazanı işçilerinin bulduğu bu bebeğe o yılın ismini verirler: 1900!.. Bir gemide doğmuştur ve ömrü boyunca da karaya adımını atmaz… 5 yaşına geldiğinde, bir gün yanlışlıkla 1.sınıf mevkiîne geçer ve sefahat âlemlerinin yapıldığı salonda, hayatında ilk defa gördüğü bir şey olan piyanonun başına geçer. Tam bir “harika” örneği olarak, muazzam bir şekilde piyano çalar. Geminin piyanisti olur, ünü bütün dünyaya yayılır. Ama o, gemiden inmeye bir türlü cesaret edemez; karadaki cemiyet hayatının yabancısıdır. Bütün dünyayı gemi ile gezer, fakat “gerçek dünya”ya yabancıdır… Aradan yıllar geçer, gemi hurdaya çıkar ve açıklarda dinamitlenerek suya gömülür. 1900 ona önce beşik ve sonra ev olan gemiyi yine de terk edemez ve o devasa tabutunun içinde can verir… Kahramanımızın bütün trajedisini, tek olan arkadaşına, ölmeden önce söylediklerinde buluyoruz:

-“Bu gemiyi nasıl terk ederim!.. O insanların arasına nasıl adım atarım! Ben seksen sekiz tuşu olan piyanoyla binlerce, on binlerce kombinasyona varabilir ve ne kadar beste varsa, mükemmelen çalabilirim… Ama Allah aşkına Jack! Dışarıda, şehirde, milyonlarca tuş var, bilmediğim bir dünya var. Sizler nasıl böylesine gamsız ve rahat yaşayabiliyorsunuz anlamıyorum… Korkuyorum Jack!.. O kadar büyük değilim!

Necip Fazıl Kısakürek!
Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte, içinde bulunduğumuz çağın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasında kıvranan insanoğlunun oluş ızdırabını, hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam. İslâm’a muhatap anlayışı örgütleştiren adam.”

Necip Fazıl Kısakürek!
Bu büyük aksiyonun, İdeolocya Örgüsü’nün bestekârı..

Aydın Alkan

 

ADIMLAR Avrupa Dergisi

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>