Utopia-Parakuta-eserinden-Salih-Mirzabeyoğlu-Bölüm-2

“UTOPİA” (Parakutâ’ eserinden) – 2. Bölüm – Salih Mirzabeyoğlu

 

BİR KAÇ ÇİZGİ

Thomas More, 1478′de doğmuş, 1535 senesinde idam edilmiş… Eseri “Utopia”dan altını çizdiğimiz hususlar, müslümanlar için hiç de yabancı olmadıkları, bedahet çapındaki doğrular, eleştiriler…(…)

Salih Mirzabeyoğlu

 

Utopia’lılar deniz kıyısında inciler, kayalıklarda elmaslar, kıymetli taşlar toplarlar. Aramadan buldukları bu taşları cilalayıp küçük çocuklarına süs diye takarlar. Ama çocuklar büyüyünce, bu nesneleri küçümserler ve ana-babaları birşey söylemeden bunları kendilerine yakıştırmayıp bir yana atarlar. Tıpkı bizde çocukların büyüyünce, zıpzıplarını, bebeklerini attıkları gibi. Başka memleketlerde benzeri olmayan bu töreler, Utopia’lıların yüreklerinde bizimkilerden çok ayrı duygular, düşünceler doğurur. Bunun en şaşırtıcı örneğini Anemolya’lılarda görmüştüm.

Anemolya elçileri Amaurote’a geldikleri zaman oradaydım. Bu elçiler pek önemli işleri görüşmek üzere geldikleri başkentte büyük Kurultay toplanmıştı. Daha önce Utopia’ya gelen elçiler pek sade, gösterişsiz giyinirlerdi. Çünkü onlar, Utopia’lıların süse değer vermediklerini, ipeği ve altunu hor gördüklerini bilirlerdi. Ama çok uzaklardan gelen Anemolya’lıların Utopia’lılarla pek alış-verişleri olmamıştı. Utopia’lıların kaba saba, bir örnek giyindiklerini öğrenince, bunu yoksulluklarına vermişlerdi. Gururları akıllarını aşan Anemolya’lılar, Utopia’lıların gözünü kamaştırmak için, İlahi ve parlak kılıklarla gelmeyi kararlaştırmışlardı. Anemolya’lıların büyük beyleri olan üç elçi, arkalarında değişik renkte ipekliler giyinmiş yüz kişi ile gözüktüler. Elçiler baştan aşağı süsler ve yaldızlar içindeydi, omuzlarında sırmalı bir kaftan, boyunlarında altun gerdanlıklar, kulaklarında altun küpeler, parmaklarında altun yüzükler, başlıklarında pırıl pırıl inciler ve elmaslar vardı. Kölelere, mahkumlara ceza olarak takılan, çocuklara oyuncak diye verilen ne varsa hepsini takıp takıştırmışlardı. Geçtikleri yollara dökülen yoksul kılıklı Utopia’lılara bakıp da kendi süsleri püsleriyle, tavus tüyleri, boyalı şemsiyeleriyle böbürlenen elçilerin hali görülecek şeydi. Öte yandan Utopia’lıların davranışlarından anlaşılıyordu ki, bu yabancılar tahminlerinde fena halde aldanıyorlardı ve cakaları onlar üstünde bekledikleri etkiyi yapmaktan çok uzaktı.

Önemli sebeplerle yabancı memleketlere gitmiş birkaç Utopia’lı dışında, herkes cafcaflı kılıklara ayıplayarak ve acıyarak bakıyordu. Birçokları, en kılıksız uşakları elçi diye selamlayıp, asıl elçilere aldırış etmiyorlardı. Çünkü, onlar köleler gibi altun zincirler içindeydiler. Elmaslarını ve incilerini küçümseyip atmış çocuklar, elçilerin başlıklarında bu oyuncakları görünce, annelerini dürtüp, ”anne, şu koca herife bak, çocuk gibi incik boncuklar takmış!” diye bağırışıyorlardı. Anneler ise, ” sus yavrum, herhalde onlar elçinin soytarıları!” diyorlardı. Kimi de zincirlerin biçimine tutuluyordu: ”Amma da ince şeyler, insan bir çekişte kırabilir. Üstelik çok da bol takmışlar, köle isterse kolayca boynundan çıkarıp kaçabilir”… Amaurote’a geldiklerinden iki gün sonra elçiler, kendi memleketlerinde bunca değer taşıyan altunu, Utopia’lıların hiçe saydıklarını anladılar. Baktılar ki bir kölenin üzerinde kendi altun ve gümüşlerinden daha fazla bulunabiliyor, o zaman akıllari başlarına gelerek, özene bezene takındıkları süsleri çıkarıp attılar.

*

Utopia’lılar, aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin veya bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sirtinda tasidigi yünün en incesinden yapilmis elbiseler giyiyor diye bir insanin daha soylu ve daha degerli olacagini sanmasi deliliktir onlar icin. Kendiliginden hic de yararli olmayan altuna neden bu kadar deger verildigini, insanin diledigi gibi kullandigi bir nesnenin nasil insanlardan daha üstün sayilabilecegini anlamiyorlardi. Bir de suna sasiyorlardi: Nasil oluyor da, bir essek kadar bile kafasi islemeyen vicdansiz, ahlaksiz, budala zenginin biri, sadece birkac torba altunu var diye, akilli dürüst bir sürü insani buyrugu altinda köle gibi kullanabiliyordu. Talih degisebilirdi ve yasa ince birtakim oyunlarla bu adamin elinden altunlarini alip usaklarinin en asagiligina verebilirdi. Demek o zaman bu zengin hic sikilmadan eski usaginin ve eski parasinin hizmetinde olacakti. Utopia’lilarin hic anlamadiklari ve tiksindikleri bir baska delilik de suydu: Insanlar, hic alis-verisleri olmayan bir zengine, sirf zengindir diye bir tanriymis gibi saygi gösteriyorlardi. Oysa bu bencil para babalarinin, ne türlü cimri olduklarini ve onlarin bütün hazinelerinden metelik koparamayacaklarini pek iyi biliyorlardi.

*

Utopia’lılar, bilimleri kendi konuştukları dilde edinirler. Bu dil zengin, uyumlu ve düşünceyi tam anlatmaya elverişlidir. Aynı dil, az-çok değişmelerle dünyanın geniş bir bölgesinde konuşulur ama, Utopia’lılarınki en incelmiş biçimidir.

*

Utopia’lıların dini ilkelerinin özeti şudur: Ruh ölümsüzdür. İyiliğimizi isteyen Allah, onu mutlu olmak için yaratmıştır. Ölümden sonra iyilik de kötülük de karşılığını gereğince görür.

*

İyi olacağım diye en çetin, en yorucu çabaları yükleneceksin, türlü zevkleri kendine haram edip bile bile acılara katlanacaksın bu dünyada, ama ölümden sonrası için de hiçbir umudun olmayacak: Utopia’lılara göre insan çıldırmadıkca razı olamaz buna. Onlara göre ne türlü olursa olsun her zevk mutluluk getirmez; yanlız iyi ve dürüst zevkler mutlu eder insanı. Faziletin kendisi bile bizi ister istemez bu türlü zevklere doğru iter: Yalnız bu zevklerdir bizi rahata kavuşturacak olan.

*

Başkalarının rahatını kaçırıp kendi rahatini arttırmak, tabiata karşı gitmektir. İşte bunun için Utopia’lılar tekler arasındaki anlaşmalar kadar yaşama kolaylıklarını da eşitlikle dağıtan, yani dünya tadını bölüştüren yasalara toz kondurmazlar. Kaldı ki, bunları iyi bir kral doğrulukla koymuş veya zorbaların ezemediği ve dalaverecilerin aldatmadığı bir halkın genel oyu istemiştir.

*

Başkasının rahatı için kendi zevklerimizden birazını olsun feda etmek soylu bir insan yüreğinin belirtisi sayılır ve böyle davranan insan zaten feda ettiği zevkten çok daha fazlasını bulur. Hem ettiği iyiliğin er-geç karşılığını görür, hem de iyilik ettiği insanın minnet duyguları feda ettiği zevkten daha tatlı gelir ona. Üstelik dini bütün bir kişi, geçici bir zevki gereğinde feda edebilenlere Allah’ın tükenmez sevinçler vereceğine inanır.

*

Kendini beğenmişlerin boş gururu ve soysuz zevki… Böyleleri güzel bir elbise giyinmekle daha iyi olucaklarını sanırlar. Oysa iki bakımdan gülünç olur bu süs budalaları. Önce elbiselerini kendilerinden üstün saymış olurlar; çünkü işe yararlılık bakımından ince bir yünlünün kalın bir yünlüden ne üstünlüğü olabilir, sorarım size? Böyleyken bu sersemler kafasızlıklarını değil de, yaradılışlarının başkalığını, herkesten üstünlüğünü ortaya koyuyormuş gibi böbürlenip bir matah sanırlar kendilerini. Elbiselerinin zengin gösterişlerine karşılık, sade bir giyinişle göremeyecekleri saygıları ve şerefleri beklerler. Kimse kılıklarına aldırış etmeyince de, haksızlığa uğramış gibi kızarlar.

*

Utopia’lılar, inci ve elmas gibi değerli taş, incik boncuk düşkünlüklerini de soyluluk budalaları arasında görürler. Böylesi değerli taş meraklıları, yurtlarında ve çağlarında değer verilen az bulunur ve güzel bir taşı ellerine geçirdiler mi, kendilerini bir çeşit tanrı gibi görürler. Oysa, aynı taş her yerde ve her zaman aynı değeri taşımaz. İncik boncuk meraklısı bunları sadece birer taş olarak satın alır; o kadar ki, bunların gerçekten birer taş olduklarına, sahici elmas-yakut veya zümrüt olduğuna yeminler, belgeler isterler. Bunların sahte olması, gerçekten değerli birer taş olmaması bir felakettir onlar için. Oysa, göz bir ayrılık görmedikten sonra, bir taş ha gerçek olmuş ha sahte, ne çıkar bundan? Her ikisinin değeri, gözü gören için de birdir, görmeyen için de.

*

Ya cimrilere ne demeli? Bu adamlar bir sürü maden parçalarını kullanmak için değil de, sadece toplayıp seyretmek için biriktirirler. Bu zavallı zenginlerin duydukları gerçek bir zevk midir, yoksa sadece uydurma bir zevk midir? Hele paralarını toprağa gömüp saklayan ve yüzünü bile görmeyen bir insan mutlu olabilir mi? Bu adam, hazinesini görmedikten başka, onu yitirme korkusuyla yaşar ve bu korku yüzünden onu yitirir de gerçekten. Çünkü altunu gömmek, onu başkalarından çalmak olduğu kadar, kendinden de çalmak değil midir? Oysa, cimri paralarını gömdü mü, yapacağını yaptı diye, etekleri zil çalar keyfinden. Şimdi diyelim ki, cimrinin gömdüğü parayı biri gelip çalıyor ve cimri 10 yıl bunu bilmeden yaşıyor. Sorarım size, bu 10 yıl içinde bu paranın varlığı ve yokluğu arasında ne fark vardır? Ha gömülmüş ha çalınmış, ikisi de aynı şeydir onun için.

*

Utopia’lıların uydurma saydığı zevkler arasında av ve kumar zevkleri de vardır. Bunları kendileri bilmez, başkalarından duymuşlardır sadece. Zar atmanın ne keyfi olacağını anlamazlar bir türlü. Bunda bir keyif olsa bile, insan aynı şeyi yüz kere tekrarlamaktan bıkar sonunda. Bir sürü köpeğin av peşinde havlaması zevkten çok bıkkınlık vermez mi insana? Bir köpeğin bir tavşanı kovalaması, niçin bir tavşanın bir köpeği kovalamasından daha zevkli olsun? Eğer hoşumuza giden kovalamacaysa, her ikisi de bir kovalamadır. Ama avcılara asıl keyif veren bu değil, bir hayvanın ötekini parçalayıp öldürmesidir. Oysa insan nasıl olur da, bu kan dökmeden, güçlünün güçsüzü, zalimin masumu altetmesinden, azgın bir köpeğin ürkek bir tavşanı parçalamasından zevk duyabilir.

*

Av dışındaki hayvan öldürme yolları daha dürüst sayılır. Çünkü hayvanları belli bir yarar için öldürmek başka, avcı gibi sadece kan dökme zevki için öldürmek başkadır.

*

Utopia’lılar, düşünce zevklerini her şeyin üstünde görürler. Faziletli olmanın, lekesiz bir hayatın şuuruna varmanın zevki, en temiz ve en özlenilir zevkler arasındadır.

*

Utopia’lıların inancına göre Yaradan, eserini insanların gözü önüne serer; çünkü yaptığı işin büyüklüğünü anlayabilecek olan yalnız insanlardır. Büyük eserine hayran olanı, onun sırlarını, kurallarını bulmaya çalışanı sever. Yarattığı yüce güzellik karşısında bir hayvan gibi duygusuz, coşkusuz kalan budala insanlara acıyarak bakar.

*

Bir adam sakat diye veya eli kolu yok diye onunla alay etmek, çok büyük bir suç sayılır. Çünkü kendi elinde olmadan sakatlanan değil, bunu bir kusur sayıp da ona akılsızca çatan adamdır asıl ayıplanması gereken. Utopia’lılar, doğuştan gelen yüz ve beden güzelliğine saygı duymakla beraber, bu güzelliği arttırmak için boyalar kullanmayı boş bir özen, hatta bir hayli ayıp sayarlar. Bilirler ki, bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten çey, güzellik değil, dürüstlük ve alçakgönüllülüktür. Çoğu zaman güzellik sevgiyi uyandırır ama, bu sevginin kalması, sürekli olması için, fazilet ve uysallık gerekir.

*

İyi eğitilmiş, insanlara birkaç kanun yettiği için, pek az sayıda kanun vardır Utopia’da… Onların başka milletlerde en çok ayıpladıkları şeylerden biri, sayısız hukuk kitaplarının ve yorumların bile yetmeyişidir. Bir insanın; ya okuyamacağı kadar çok, ya anlayamayacağı kadar şaşırtıcı ve karanlık kanunlarla bağlanmasını, hak ve adalete aykırı bulur Utopia’lılar. Bundan başka, hukuk işlerini kurnazca ele alan, hilelere başvurarak tartışan avukatların, noterlerin, dava vekillerinin yeri yoktur Utopia’da. Herkesin kendi davasını savunmasını, avukatın söyleyeceklerini doğrudan doğruya yargıça söylemesini daha doğru bulurlar. Yargıç, hiçbir avukattan yalan söylemeyi öğrenmeyen bu adamların sözlerini aklıyla tartar; safları, düzenbazların kötü niyetli ve kurnazca dolaplarından korur. Böylece durum laf kalabalığına boğulmaz, gerçek daha çabuk meydana çıkar. Öteki ülkelerde, anlaşılması güç, karmakarışık binbir kanun olduğu için, böyle davranmanın yolu yoktur. Utopia’da herkes yaman bir avukattır; çünkü, demin söylediğim gibi, hem kanun sayısı azdır, hem de bir kanunun yorumu ne kadar basit olursa o kadar doğru sayılır. Utopia’lılara göre, ancak herkes ödevini bilsin diye kanunlar yapılır ve ilan edilir. Oysa kurnazca ve dolambaçlı yollardan yorumlanan kanunlar, birkaç kişinin tekelinde kalır, herkese görevini hatırlatamaz. Kanunların basit ve açık yorumu ise, herkesçe anlaşılabilir.

*

Uzun süre önce Utopia’lıların yardımıyla baskıdan kurtulan, hiç kimseye boyun eğmeden hür yaşayan komşu ülkelerin halkı, Utopia’lıların hukuk işlerindeki ustalığını bilirler. Onlardan, bazen bir bazen de beş yıl için yönetici ve yargıç alırlar. Bir yargıcın çalışma süresi bitince, şerefler ve ödüller bağışlayarak, onu Utopia’ya geri götürüp, yerine bir yenisini alırlar. Bu sayede komşu ülkelerin kendi devlet işlerini çok akıllıca düzenledikleri su götürmez. Çünkü bir devletin gelişmesi de, yıkılması da, o devleti yönetenlerin ve yargıçların elindedir. Utopia’lılar, bir süre sonra kendi ülkelerine döneceklerini, orada paranın hiçbir değeri olmadığını bildikleri için, rüşvet alıp namus yolundan şaşmazlar. O ülkede yabancı oldukları ve halkı tanımadıkları için, ne kimseyi kayırırlar, ne de kimseye kötü niyet gösterirler. Oysa bu iki şey, yani yargıçların adam kayırmaları ve para tutkusuna kapılmaları, bir devletin en sağlam ve en güvenilir yönü olan adaletini yıkıverir.

*

Kralların “şanlı” hakimiyeti altında, adalet dediğimiz ya metelik etmeyen, aşağılık birşeydir, veya iki çeşit adalet vardır yeryüzünde: Bir yayan giden, yerlerde sürünen, sağa sola sapmasın diye birçok bağlarla yoksul halka uygun zavallı bir adalet; öteki de, canının istediğini yapanlara, kanunlarla sınırlanmayanlara; yüksek mevkide olanlara uygun pek şahane bir adalet.

*

Utopia’lılar için yiğitlik, düşmanını akıl yoluyla yenmektir. (Oyun-Düzen gücüyle). Böyle bir zaferi hayvanlar kazanamaz, yanlız insan kazanır. Derler ki, arslanlar, ayılar, yaban domuzları, kurtlar, köpekler, yalnız beden güçleriyle dövüşmesini bilirler. Atılganlık, güçlülük bakımından, bu hayvanların çoğu insandan üstündür. Ama hepsi, aklın ve zekanın karşısında boyun eğerler.

*

Utopia’lıların çoluk çocuklarının geleceği üstüne hiçbir kaygıları yoktur. En yiğit yürekleri ile yıldıran bu kaygıdır. Utopia’lıların güvenini artıran bir şey de, askerin taktiğindeki büyük ustalıklarıdır.

*

Utopia’lılar, ruhun bedenle birlikte olduğuna, dünyanın gelişigüzel yürüyüp gittiğine inanacak kadar insanlığı hor görenleri ahlak adına ayıplarlar. Onlar, ölümden sonra bir başka hayat olduğuna, kötülüklerin kıyasıya ceza göreceklerine ve faziletlerin cömertçe ödüllendirileceğine inanırlar. Böyle düşünmeyen ve insanın yüce ruhunu bir hayvan bedeni durumunda gören kimselere insan demezler. Böylelerini vatandaş bile saymazlar. Çünkü, böylelerinin kanundan korkusu olmazsa, ahlaka da, içtimai müesseselere de hiçbir saygısı olmaz; ceza kanunundan başka engel tanımayan bu adamlar, kanunları ya kurnazlıkla gizliden gizliye veya kaba güçle bozacaklardır. Onun için, bu kafada olanlar her türlü şereften yoksundur ve devlet işlerinde görev alamazlar. Bu yararsız ve aşağılık kişileri herkes hor görür. Bununla beraber, bunlara hiçbir ceza verilmez; çünkü, Utopia’lılara göre, istediği şeye inanıp inanmamak, insanın elinde değildir. Ayrıca, onlar korkup düşüncelerini saklamaya ve inanmadıkları şeye inanır görünmemek ve her çeşit yalan düzen, Utopia’da büyük bir nefretle karşılanır. Ne var ki, bu adamların bilgisiz halk önünde inançlarından uluorta söz etmelerine izin verilmez.

*

Küçük bir azınlık dışında bütün Utopia’lılara göre, insanı mezarın ötesinde sınırsız bir mutluluk beklemektedir. Onun için, hastalara ağlar da, ölenlere ağlamazlar. Yalnız hayattan kaygıyla ve istemeye istemeye ayrılanlara acırlar. Ölüm korkusunu kötüye yorarlar. Derler ki, „yalnız umutsuz ve suçlu ruhlar görecekleri cezayı için için bilir gibi öbür dünyanın kapısında titremeye başlarlar!“… Ayrıca onlara göre, Allah çağırdığı zaman kendisine sevine sevine gitmeyenleri ve ayak direyenleri hoş görmez. Böylesine ölenleri görünce Utopia’lıların keyfi kaçar ve onları asık yüzle, sessiz sedasız mezara koyar, günahının bağışlanması ve ruhunun azaplardan kurtulabilmesi için Allah’a yalvarırlar ve üzerine toprak yığarlar.

*

Başka milletlerin pek önem verdikleri fallara, kehanetlere gelince, Utopia’lılar bunları saçma bulur ve alaya alırlar. Buna karşılık, tabiat kanunlarını aşan mucizelere saygıları vardır; onlarda Allah’ın varlığının ve gücünün bir belirtsini görürler. Onlara göre, büyük bunalım anlarında bu mucizelere sık sık rastlanır. Halkın yakarışları ve büyük inancı, memleketlerini belalardan kurtarır.

*

Bir soylu kişi, bir para babası, bir tefeci, kısacası; hiçbir şey üretmeyen veya devlete yararsız süsler püsler yapıp satan, işsiz güçsüz, bolluk içinde güle oynaya yaşarken, beri yanda işçinin, arabacının, demircinin, marangozun, çiftçinin, bir lokma ekmek için durmadan didinmesi, bunca alınteri ile, yük hayvanlarının bile zor dayanacağı yoksulluk içinde yaşaması, hangi hakka ve doğruluga sığar? En çetin işleri gören bu insanlar o kadar yararlı kişilerdir ki, hiçbir toplum onlarsız bir yıl bile ayakta duramaz. Böyleyken bir hayvanın durumu onlarınkinden bin kat daha iyidir. Çünkü, hayvan onlardan daha az çalışır, yiyeceği hiç de onlarınkinden kötü değildir, hatta zevklerine daha uygundur. Üstelik hayvan, geleceğinden kaygılı değildir.

İşçiye gelince… Nedir işçinin kaderi? Bugün için verimsiz, kısır bir işin altında ezilmektir ve yarın için beklediği de yoksulluk, dilencilik içinde geçecek bir ihtiyarlıktır. Aldığı gündelik, günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Kazancından bir kısmını nasıl bir yana ayırsın da, yaşlı günlerindeki geçimini sağlayabilsin?

Soylu denen kimselere, altunlar ve elmaslar içinde yaşayanlara, aylaklara veya süsten püsten geçinenlere, bu boş keyifleri körükleyip beslemekten başka işleri olmayan bu insanlara bu kadar bol keseden varlık dağıtan bir toplum haksız ve nankör bir toplum değil de nedir? O toplum ki, insafsız bencilliği içinde, daha fazla iş, daha fazla çıkar sağlamak için, emekçi insanların gençlik gücünü kıyasıya harcar; zavallılar yaşlandılar ve hastalandılar mı, ellerinde avuçlarında birşey kalmadı mı, iş başında sabahladıkları günler ve gördükleri bunca işler unutulur, bütün bunlara karşı toplumdan gördükleri ödül açlıktan ölmektir.

Dahası var. Zenginler her gün yoksulların gündeliklerini kıstıkça kısarlar. Bunun için yalnız hilelere başvurmakla kalmaz, kanunlar da çıkarırlar. „Devletin en yararlı insanlarına karşı böyle davranmak, apaçık bir adaletsizliktir“ diyeceksiniz ama, ZENGİNLER BU CANAVARLIĞI KANUNLAR YOLUYLA BİR ADALET KILIĞINA BÜRÜMÜŞLERDİR.

İşte bu yüzden, bugünün gösterişli devletlerini gözden geçirince, bunlar içinde benim gördüğüm tek şey şudur: Zenginler, „cumhuriyet“, „halk egemenliği“ gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar. Türlü düzenler ve akla gelmedik yollarla bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyorlar.

Zenginlerin devlet adına ve dolayısıyla yoksullar adına başvurdukları dolaplar birer kanun olmuştur. Bununla beraber, doymak bilmez bir hırsla bütün bir toplumun mutluluğuna yetecek kadar nimetleri aralarında paylaşan bu kötü, bu vicdansız insanlar, Utopia’lıların mutluluğuna kavuşmaktan çok uzaktadırlar.

“UTOPİA” (Parakutâ’ eserinden) – 1. Bölüm – Salih Mirzabeyoğlu

 

2 comments

  1. Haksızlığa ve katolik köle ekinine karşı yaxşı yazı. Elinize sağlık

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>