vatani-isgal-ve-bolme-saldirisi-olarak-telegram

VATANI İŞGÂL VE BÖLME SALDIRISI OLARAK; TELEGRAM

VATANI İŞGÂL VE BÖLME SALDIRISI OLARAK; TELEGRAM

Aydın Kalkan

kimlerin yüreğine kabus gibi çöktüğümüz belli

K.S. Mirzabeyoğlu

Geçtiğimiz haftalarda “dinleme skandalı” şeklinde haberleştirilen, Almanya’nın Türkiye’yi dinlediği yönündeki haberler, ancak birkaç gün gündemde kalabildi.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere hükümet temsilcilerinin ilgi göstermediği, daha doğrusu geçiştirdikleri bu konu, Anadolu’nun temel problemini, gizlenen gerçeğini gün yüzüne çıkaran bir hadiseydi kuşkusuz.

Neydi o gerçek?

İşgal altıntayız!

Anadolu, Hıristiyan-Yahudi Batılı güçler tarafından tam bir kontrol altında tutulmak isteniyor ve bunun için son derece pervasız ve cüretkâr davranıyor yıllardır.

“Bir kurumu temsil iddiasında olanla, kurum arasındaki fark” davası bir yana, geniş mânâsıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm bakanları, Başbakan, Genelkurmay ve Cumhurbaşkanı’nın Batılı istihbarat örgütleri tarafından dinlendiği yönündeki haberler ilgililerine sorulunca, muhatapların sürekli geçiştirici cevaplar vermeleri dikkat çekiciydi.

Belli ki bu dinleme skandalı, dinleyen ve dinlenenler açısından gayet tabiî bir prosedür hâlini almış bir uygulamaymış. Öyle ki, Batı Medyası’nda fırtına etkisi yapan konuyla ilgili sorulan sorulara Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Büyük devletler diğer devletleri dinler” şeklinde cevap veriyordu…

Dinlemenin Gayesi

İstihbarat Örgütleri, “Örümcek Ağı Örgütleri” olarak hedef kişi, topluluk veya ülkeyi tanıma, kontrol altına alma, yönlendirme, yönlendirilemediği noktada kendi lehine olacak şekilde dönüştürme veya parçalayıp bambaşka bir biçime sokma ve nihâyet yok etmeye dönük; siyasi, sosyal ve iktisadi tüm faaliyetler hakkında doğru bilgiyi elde etme, bu bilgileri yine doğru bir şekilde değerlendirip doğruca bir tarzda harekete geçmek şeklindeki safhaları  kapsayan bir savaş aracıdır.

İstihbarat ile ilgili şöyle bir denklem kurulur genellikle: İstihbarat = Bilgi + Değerlendirme.

Dolayısıyla İstihbarat’ın gayesi olan hedefe hâkimiyet kurma, hasmını ağ içine alma, ancak hakkında bilgi elde etmeyle olur… Değerlendirilecek bilgi elde edilememiş her hedef, İstihbari birimler için meçhul ve dolayısıyla ne yapacağı bilinemeyen korkutucu bir düşmandır.

Türkiye’ye Atılan Ağlar

Amerika, İsrail başta olmak üzere İstihbarat Örgütlerinin Türkiye’de büroları olduğu hükümet çevrelerince söylenmiş bir gerçektir. Hattâ bu büroların Türkiye içinde operasyonlar ve soruşturmalar yürüttükleri de açıkca ifâde edilen gerçeklerden…

Aslında Aytunç Altındal’ın “Türkiye, sadece son zamanlarda değil, son 200 yıldır casusların, ajanların, askeri istihbaratçıların cirit attıkları bir bölgedir.” şeklinde ifâde ettiği; yabancı-düşman İstihbarat örgütlerinin Türkiye’de faaliyet yürüttükleri gerçeği yanında, özellikle son 30 yıldır, bu örgütlerin bütün imkân ve kabiliyetleriyle ortaya koydukları stratejik mücadelelerinin de merkez üssü olarak Anadolu’yu hedef tahtasında gördükleri bir gerçektir… Artık bir bedahet ifâde eden bir diğer gerçeği hatırlatır bu;

“Dünyada en çok istihbarat ajanının bulunduğu coğrafya Türkiye’dir!”

Büyük Örümcek Ağı

Bölgemizde gerçekten Milli bir istihbarat teşkilâtı tesis edilemediği için, yabancı İstihbarat teşkilâtlarının kendi aralarında bir rekabet olduğu görüntüsü veren yasadışı faaliyetlerinin, aslında nihâî olarak tek elde toplanan verimler olduğu gerçeğini de ifâde etmek gerekmektedir.

Bu çerçevede, İsrail’in Mossad’ı, Alman BND’si, Fransa’nın DGSE’si, İngiliz’in MI6’sı… Hepsinin yürüttükleri faaliyetler ve elde ettikleri istihbari verilerin toplandığı ve aktığı tek bir nokta-merkez üssü vardır. O da bütün bu ülkelerin de ağabeyliğini yapan, onlar için ve onlar adına dünyanın Jandarmalığını üstlenen Amerikan istihbarat örgütleridir. Ve bunların da bir nevî çatı örgütü olan National Security Agency (NSA)…

İstihbarat elde etmenin ve bu çerçevede kurulan örgütlerinin “hâkimiyet kurma” gayesi ve bu gayelerinin Batı Dünyası’nı temsilen yürütücüsü olan ABD, bütün İstihbarat örgütlerinin elde ettikleri verileri kendi elinde toplarken, bu verileri kullanım biçimleri değişiyor…

Kukla İstihbarat

Batılı İstihbarat örgütlerinin hâkimiyeti “lider ülke” olarak ABD’de görmesi ve bu çerçevede “istihbarat paylaşımı” adı altında ABD lehine bilgi akışı sağlaması yanında, daha da kritik öneme hâiz bilgilerin bizzat Doğulu İstihbarat örgütleri üzerinden elde edildiği de bir diğer önemli gerçek.

  1. Arabistan, Ürdün, Katar ve BAE başta olmak üzere Arab ülkelerinin bir çoğunda faaliyet yürüten “yerli” istihbarat örgütleri, sebeb oldukları netice itibariyle tamamıyla topraklarına yabancıdır… MİT için de söylenebilecek olan bu gerçek, içerisindeki yerli ve samimi unsurların “bağımsız bir istihbarat” yolundaki bütün emeklerini Batı’ya peşkeş çeken Hükümetler, yani sorumlu Siyasi İrade tarafından yürütülmektedir; “ikili antlaşmalar”, “bilgi paylaşımı”, “teknolojik destek ve altyapı antlaşmaları” ve saire… İşbirlikçi hükümetler tarafından ABD bölgemizdeki hâkimiyenin devamlılığı için yapılan bu çalışmalar, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslâm Coğrafyası’nın ABD hâkimiyet alanı içinde değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur. Batı’ya içimizdeki işbirlikçiler tarafından verilen bu “hâkimiyet iradesi”nin çarpıcı örnekleri ve itirafları vardır.

Meselâ çıkarılan yasalarla FBI adlı Amerikan iç istihbrat örgütü, rahatlıkla Türkiye’de operasyon düzenleyebilme ve soruşturma yürütme hakkına sahiptir. Hatta geçtiğimiz yılın 1 Şubat’ında Amerika Büyükelçiliği’ne DHKP-C savaşçıları tarafından bir fedâ saldırısı düzenlenmesi üzerine dönemin Başbakanı Erdoğan, “FBI bu konuda ülkemizde emniyet birimlerimizle birlikte bir soruşturma yürütmektedir. FBI, iktidarımız boyunca ülkemizde 42 farklı soruşturma yürütmüş ve bu konuda kendilerine gerekli kolaylıklar sağlanmıştır” şeklinde açıklama yapmış ve ilk defa bu ilişkiler hakkında resmi rakamları beyan etmiştir.

FBI’ın Türkiye’de elde ettiği bu haklar, Anadolu’nun ABD’nin hâkimiyeti altında bulunduğunun bir göstergesi kabul edilebilir. Bir ülkenin, başka bir ülkede kendi iç hukuku doğrultusunda operasyon yürütebilmesinin mânâsı ancak budur. Tabiî “Millî İrade” oyunuyla gelenlerin temsil ettikleri iradeyi başkalarına (ABD’ye) devretmeleri, Anadolu’yu sessiz-sedâsız bir Kuşatma içine sokmaları, İktidarın pozisyonunu tayin açısından gözlerden kaçırılan en önemli gerçeklerden birisidir.

Diğer Unsurlar

Ülkemizde Yabancı-Düşman istihbarat örgütlerinin açık büro faaliyeti yürütebilecek kadar rahat olması, “istihbarat”ın sadece bu yasadışı örgütlerin faaliyetleriyle yürütüldüğü mânâsına gelmiyor kuşkusuz.

Batı’nın sistemli, araştırmacı ve tahlilci yapısı gereği istihbari bir veri olarak değerlendirdiği bilgilerin büyük bir kısmı, “araştırma şirketleri” kılıfı altında yığınların kannatlerini elde etmek, bölge bölge, şehirden mahalleye ve hattâ tek tek fertleri fişlemek üzerine faaliyet yürüten “yasal” kuruluşlardan sağlanır. Demokratik rejimlerin ana unsurlarından sayılan bu örgütler, istihbarat örgütlerince Sivil Örümcek Ağı olarak isimlendirilirler… Bir çok “Sivil Toplum Kuruluşu” kılıflı yapılanmaların yürüttükleri çalışmalar, bu şekilde değerlendirilebilir. Bu çerçevede özellikle Batılılaşma’nın ülkemizdeki pratik düzenlemelerini sağlayan Avrupa Birliği – TC Hükümeti ilişkilerinin diğer sac ayağı olarak AB destekli “Sivil Toplum Örgütleri”nin faaliyetleri unutulmamalıdır.

Türkiye’de Batı karşıtı muhalif bir çizgide kalem oynatan bir çok ismin üzerine yazdığı, dikkat çektiği bu tip “yasal kılıklı” yasadışı istihbarat merkezlerinin yanında, asıl kişilere yönelik operasyonel saldırıların da ifâ edildiği düşündürebilecek “insanî” görünümlü kuruluşlar gözlerden kaçmaktadır.

Yabancı ve “Yerli” Özel Hastahaneler

Başta Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na 16 yıldır uygulanan biçimiyle TELEGRAM Saldırısı olmak üzere, bir insanın en temel ve biricik mahremiyet sahası olan fizikî ve ruhî sağlığı hakkında elde edilen bilgiler ve o bilgilerle toplumun öncü şahsiyetleri üzerinde hâkimiyet kurma ve gerekli görüldüğü hâllerde yok etme…  Yabancı ülke adlarıyla faaliyet gösteren hastahanelerin tamamı için geçerli olan bu duruma yönetimi yerli isimlerden oluşan “yerli” hastahaneler içinde geçerli.

Özetle Türkiye’de istihbarat, hâkimiyetin kendisinde görüldüğü “süper güç”e yakın olunulduğu nisbette iktidara gelişin manivelası olmuştur. Bu çerçevede son otuz yıldır ülkemizde iktidarların geliş ve gidişlerinde, geleni parlatma (sırasıyla “Cuma namazını kılan adam”, “halkçı”, “Belediyeci”, “ekonomiden anlar” ve “mağduriyet”) ve gideni ise itibarsızlaştırma (Amerikancı, hırsız, çeteci, kemalist, bankaların içini boşaltan, ülkeyi krize sokanlar) şeklinde yürütülen propaganda; gelendeki sahte müsbet ve gidenin yıllarca yaşattığı gerçek menfilik öne çıkarılarak yapılmıştır. Fakat özellikle 2000 sonrası daha grift tekniklerin kullanıldığı bu parlatma ve itibarsızlaştıma operasyonlarında rakip görünenler şantaj kasetleri ve yakın görünenler de uluslararası mizansenlerle ön plâna çıkarılmıştır.

İstihbaratın Özü

-“Sarı saçlı, mavi gözlü adam bir taraftan piposunu çekiştiriyor, diğer taraftan da yarı Türkçe yarı İngilizce kelimeler kullanarak karşısındakilere derdini anlatmaya çalışırken şunları söylüyordu: “Siz Türkleri anlamak mümkün değil. Nasıl oluyor da bir İslam Devrimi’nin eşiğinde olduğunuzu göremiyorsunuz!”… Sözlerin sahibi, Andrew Craig adlı bir Amerikalı idi. Ülkesinde Türkiye ile ilgili doktora yapmıştı ve kendini tam bir Türkiye uzmanı sayıyordu. Elinde tuttuğu dergide, gazlı “yeşil” kalemle altını çizdiği satırları Türk dostlarına gösteriyor ve böylece telaşının boş olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu. Amerikalı oryantalistin elinde tuttuğu dergi, son yıllarda BÜYÜK GELİŞME GÖSTEREN İslami yayınlardan biriydi ve Necip Fazıl’a yakın bir İslâmcı İdeolojiyi savunduğu bilinmekteydi. Altı çizili satırlarda ise şu görüş ileri sürülmekteydi: İslâmî dünya görüşüne bağlı bir tarih ve hâl muhasebesi yaptığımızda, içinde bulunulan dönemde Türkiye’de büyük bir İslâmî zuhur gerçek bir İslâm İnkılâbı bekleniyor!” (1)

11 Ocak 1987 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde habere konu olan İslâmcı İdeoloji İBDA ve “Oryantalist”i paniğe sevkeden dergi de TAVIR’dır…

Batılı’nın neye ne gözle baktığı ve değerlendirdiğini gösteren bu sahne, aslında Batı’nın Türkiye’ye bakışının da harikulâde bir göstergesidir.

Soğuk Savaş dönemi boyunca iki kutuplu istihbarat savaşlarının merkezi olan Türkiye, Rusya’nın dağılmasını takiben “tek güç” ABD’nin rakipsiz nüfûz alanı olmuş ve Özal ile birlikte tüm unsurlarıyla coğrafyamıza kurulmuştur… 1990 yılında Saddam’ın çıkışıyla bu çalışmalarını verimlendirmek isteyen söz konusu istihbarat örgütleri ve bu örgütlerin verdiği güvencelerle harekete geçen Turgut Özal, Irak’a saldırı için Türkiye’nin Güney Doğusu’ndan bir cephe açmak istemiş ve “1 koyup 3 alacağız!” diyerek Türkiye’yi iknâ etme kampanyasını başlatmıştır.

Yukarıda “istihbarat” kavramı çerçevesinde kaydettiğimiz bütün faaliyet alanlarıyla harekete geçen yabancı istihbarat kuruluşları ve yerli görünümlü işbirlikçileri “Canavar Saddam” edebiyatıyla kamuoyu algısını yönlendirmek ve böylece, en azından Saddam’a destek verilmemesi noktasından Anadolu halkını pasifize etmek için, tam bir seferberlik mantığı içinde çalışmışlardır.

Bir benzerini 2003’te ve şu ân IŞİD vesilesiyle günümüzde yaşadığımız bu “canavarlaştırma” şeklindeki algı operasyonunu boşa çıkartan ve Batı’nın bütün hesapları bozan çıkış o dönem İBDA’dan gelmiştir: 25 Ocak 1991 tarihinde İstanbul merkezli Cuma gösterileriyle büyük bir zuhur hâlinde gerçekleşen eylemler bütün Anadoluya yayılmış ve bütün ezberleri bozmuştur… Bu mânâda 25 Ocak 1991, Dünya çapında gerçekleştirilen saldırıya, aynı çapta verilmiş bir karşılıktır.

Bütün “İstihbarat” faaliyetlerini boşa düşüren ve bütün plânlamaları bozan bu çıkış 91 Irak Saldırısı’nın bütün seyrini değiştirmiş ve günümüze sarkacak şekilde zamana yayılan Irak İstiklâl Savaşı sürecin önünü açıcı olmuştur…

Hedef Mirzabeyoğlu ve İBDA

Batılı oryantalistin gördüğünü tabiî ki Türkiye’deki istihbarat örgütleri görmekte ve durumu merkez karargâhlarına bildirmekteydiler. Bu çerçevede “son yıllarda büyük gelişme gösteren” İBDA’ya karşı oluşturulan “Yeşil Kuşak” projesi, ilk uygulama olarak (daha yeni yeni Batı ajanı olmakla suçlanan) “paralel” cemaatin lideri Gülen’in, İBDA’ya karşı İslâmcılar içerisinde fitne ve düzene baskı altına alınması için ispiyonlama biçimindeki saldırılarıyla olmuştur. Gülen Cemaati’nin çıkışı, İBDA düşmanlığıyla olmuştur. İBDA’cıların öncülüğünde başlatılan 1986 tarihli Türban Eylemleri’ne katılanlar için “çarşaf giymiş provokatörler”, “Devlete karşı ayaklanılmaz” şeklinde vaazlarıyla ekmek istediği fitne tohumları, İBDA’nın pervasız çıkışları karşısında etkisiz kalmıştır.

25 Ocak 1991 Cuma günü ilk kurşunun atılmasıyla ürken Özal, “Savaşa girmemizi istemeyen güçler var” diyerek İBDA’yı hedef göstermiş ve bizzat verdiği talimatla Salih Mirzabeyoğlu ve bir çok İBDA bağlısına operasyon yapılmasını sağlamıştır.

İBDA’nın Batılı güçler nazarında topladığı bu ilgi, asıl Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun “Körfez Krizi” etrafında verdiği bir dizi röportaj ve bölgenin dinamiklerini altüst edecek potansiyeli müjdeleyen “Kürt Meselesi” ile ilgili röportajıyla korkuya dönüşmüştür… Batı ve işbirlikçileri tarafından “çözümsüzlük” olarak gösterilen bütün meselelerin çözümünü kendisinde gösteren, “çözüm” diye dayatılan bütün projeleri de bedihî ifâdelerle reddeden ve bunu büyük bir itminan hissiyle yapan İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu, Batı için Esas Düşman ve Gerçek Hedefolmuştur.

İslâmcı partiler tarafından “ben gelmezsem İBDA gelir” denerek Batı’dan kabul görmeye kadar gidilen bir dönemde İBDA Mimarı ve bağlıları, Düzenin Küfür Yobazı karşısında gösterdikleri dik duruştaki samimiyetleri sayesinde bütün Batı karşıtlarının hayranlığını toplarken, Batı ve Batıcıların öfkesini kazanmaya devam ediyorlardı.

Özellikle 28 Şubat Dönemi denilen süreçte Türkiye’deki bir çok cemaat lideri ve önde gelenlerine karşı suikast ve binlerce müslümanı zindana atma teşebbüsü karşısında “İslâmcılar silaha sarılacak” korkusu veren İBDA, o dönemde İslâm haysiyet ve şerefini tek başına omzunda taşımıştır.

Bu uğurda onlarca İbdacı şehid olmuş, binlercesi işkence görmüş ve bir o kadar İbdacı da günümüzde de devam eden bir işkence hâlinde zindanlara alınmıştır.

Türkiye’de 28 Şubat Dönemi’nde Esas Düşman ve Gerçek Hedef olarak saldırılara maruz bırakılan ve buna göğüs geren İBDA, İslâm Düşmanı – Batıcı düzen sahiplerini etkisizleştirmiş ve 1999 yılında karşı taarruza geçmiştir.

1999 Kurtuluş Yılı ilânına Anadolu insanının büyük teveccühü dolayısıyla, eskiyen düzen sahiplerinin nefret çeken yobazlıklarıyla düzeni devam ettirmenin mümkün olmadığını -gayet tabiî olarak- tahlil eden Batılı mihraklar düzenin yumuşak bir geçişle İBDA’yı andıran, fakat daha Ilımlı ve Batıcı söylemlere sahip bir “İslâmcı” anlayışa devrini mümkün kılan operasyonları yürüttüler.

Bu operasyonun “yumuşak bir geçiş olması” zarureti, operasyonun tamamıyla istihbari bir nitelik taşıdığını da gösterir. Zira, andırır şekilde de olsa “devrimci” gibi algılanabilecek değişim, altından yine İBDA’nın çıkması gibi sürprizleri doğurabileceğinden, buna izin verilemezdi.

Bu çerçevede 25 Ocak 2000 Noel Baba Saldırısı” ile başlayan süreç, İBDA Mimarı içinTELEGRAM İşkencesi’nin başladığı tarih olmanın yanında, saldırının yaptırıldığı Ecevit Hükümeti’nin de tersinden bir operasyonla iktidardan uzaklaştırıldığı bir operasyonunun başladığı dönemdir.

Örümcek Ağına Alma ve Parçalama

İBDA’nın düzen karşısında verdiği çileli mücadele, yeni kurulacak İslâm görünümlü bir partiye zemin oluştururken, İBDA’nın fethettiği alanlar bu partiye “kazanım” olarak makyajlanıyordu.

Bu sırada Bülent Ecevit hükümeti tam bir mizansen hâlini alan bir darbe ile yıkılıyordu: Bizzat Ecevit’in özel bir hastahane marifetiyle önce hastalanması, hastalığının azdırılması ve nihayet ölümüne uzanan bir süreçte yürütülen “Devleti temsil edemez zavallı adam” algısı; ardından gelecek olan “dik duran başbakan” imajı için yürütülen; yukarıda bahsettiğimiz istihbari süreçlerin tümünün tatbik edildiği ibretlik bir süreçtir.

Artık Türkiye “maksadı dinmiş gibi görünen bir iktidar” eliyle, Batı’nın en cüretkâr operasyonlarını dahi yürütebilecek bir teselliye kavuşmuştur; “28 Şubat bitti!”, “iktidar müslümanlarda”…

Batıyı coğrafyamızda düzenleyeceği operasyonlar için şevklendiren yeni iktidar, Batı’ya Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilhâm etmiştir…

Düzen düşmanı Mirzabeyoğlu’nun TELEGRAM Ağı’na alındığı, Telegramcıların “parça parça bölmek” dedikleri biçimde işkencelerini tatbik ettikleri bu dönem, aynı zamanda başta Anadolu olmak üzere, bütün bir İslâm Coğrafyası’nın bir ağ içine alındığı ve parça parça bölünmesine karar verildiği Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi dönemdir…

TELEGRAM Mirzabeyoğlu’na ve O’nun şahsında İslâm Coğrafyası’na

Batı’nın esas düşman olarak hedef aldığı Sembol Şahsiyeti nasıl tesbit ettiğinin misâlini Andrew Craig misâlinden verdik. Batı, fikre değer vermiş ve “hakikati bir kişi bulur, milyonlara tasdik ettirir” ölçüsünü kabul edici bir strateji izlemiştir daima. Bu çerçevede Mirzabeyoğlu’nun eserlerinin Batı’da didik didik edildiğini tahmin etmek zor değil… Nitekim, ilk olarak alt başlığı “İktidar, Siyaset, Hareket” olan “Bütün Fikrin Gerekliliği” ve ardından kaleme aldığı “İdeolocya İhtilâl” adlı eserleri Batı dünyasını paniğe sevketmekte yeterli olmuştur… Bu çerçevede Salih Mirzabeyoğlu’nun ortaya koyduğu Halk İhtilâli tezi karşısında Batı, “Turuncu”, “Kadife”, “Bahar” adlarıyla, süreç içinde şahid olduğumuz, neticesi Demokratik Rejime çıkan “Batıcı Devrimler” şeklinde antitezini ortaya atmıştır. Batı, bu “sulandırılmış devrimler” konusunda medya gücü başta, algı yönetiminde pek zorlanmamış ve daha da ileri bir hamleyle, cihad eden müslümanların cihadına kendi stratejisini yerleştirebilecek kadar pervasızlaşmıştır…

İBDA’nın, “denenmemiş tek nizâm” olarak, 25 Ocak 1991 ve 1999 Kurtuluş Yılı taarruzlarıyla niyetini ve potansiyelini açık eden çıkışları Batı’yı ürküttüğü nisbette, düşmanlığını çekmiştir. Batı emperyalizminin Sovyetler’in yıkılmasından sonra ortaya attığı “Yeni Dünya Düzeni” tezi (günümüz “Yeni Türkiye”sini hatırlatan bir yönüyle) daha ilk çıkışıyla Irak ve Anadolu’da çökmüş ve bu çöküşün sorumluları cezalandırılmak istenmiştir. Üstelik Batı’nın projesinin karşısına 95 yılında yayınlanan eseriyle karşı çıkmıştır: Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni-

Bu çerçevede yaşanan süreç içerisinde Şehid Saddam ve Şehid Usame Bin Ladin perde önündeki düşmanlar olarak hedefe konmuşken, Kumandan Mirzabeyoğlu, Kartal’da tek kişilik hücreye konularak, kurduğu fikir sistemiyle birlikte teslim alınmak istenmiştir.

İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun İslâm Coğrafyası’nı Temsil plânında ve Merkez Anadolu coğrafyasında ortaya çıkması, Devlet plânında gerçekleşmeden Batı tarafından farkedilmiş ve hedef alınmıştır… İslâm Âlemini didik didik eden Batı, Mirzabeyoğlu’nun bir çok eserinde ifâde ettiği temel fikri görmüş ve ürkmüştür:

Fertte toplu topluluk hakikati”nin ÜMMET hâlinde hayırlılarından sonra, münzevî topluluklara ve fertlere doğru çekilmesi… Zamanımızda ÜMMET olarak bu durum nedir ayrı mesele, ÖRNEK ÜMMET’in gölgesinin uzandığı, yâni Allah Resûlü’nün gölgesinin uzandığı bir devirdeyiz; Zamanın gayesi olan O’ndan sonra, tersinden veya düzünden yine O’nu isbatlayan bir devir… İslâmı eşya ve hâdiselere tatbikten bahsedilirken, Büyük Doğu-İBDA dışında hiçbir kişi ve zümrenin asıl ihtiyacı işaretleyemediği bir devir. Yenilemeden kasdının ne olduğu belirsiz dünyadaki örneklerine hiç benzemeyen, İdeolocya Manzumesi hâlinde “İslâma muhatab anlayışı yenileyen” tek – biziz.” (2)

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “Mirzabeyoğlu sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği bu hakikati Batı da tersinden takdir etmiş ve hasmı kabul ettiği Salih Mirzabeyoğlu’na yüzyılların verimi hâlinde elde ettiği ilim-bilimlerle saldırmıştır. Mirzabeyoğlu ise fikrinin arkasında sonuna kadar durarak, hayatını ortaya koymuş ve tek başına verdiği bu savaşı başlatmıştır…

Bu süreçte Batı’nın Mirzabeyoğlu’na olan düşmanlığını da aşan bir şirretlikle kendisine saldıran ve hayatına kasteden “yerli” unsurların çeyrek zekâları bir yana, Batılı, Mirzabeyoğlu karşısında artık çatlatıcı bir merak duygusundan kendisini alamıyor kanaatindeyiz.

“Acaba bu adam ne yapmaya çalışıyor?”

“Hedefi ne?”

İBDA Mimarı’nın günümüzde dahi sürmekte olan bu işkence boyunca kaleme aldığı eserler,Telegram’ın hem sebebi ve hem de neticesinin Batı açısından bu sorulara cevap bulma merakıyla yapıldığını da düşündürmüyor değil.

Sistem içinde olan her siyasi hareket ve lideri kontrol altındayken, Mirzabeyoğlu bir türlü bu sisteme entegre edilemiyor. Hiçbir sözünü “sistemin içinden” söylemiyor… Dolayısıyla pratik olarak ne yapmak istediği hayretle merak uyandırıyor.

Batı ve Telegramcılar okuyor okuyor anlayamıyor… Yazdığı eserlerden ibaret olmadığını anladıkları için, artık Kumandan’ın yazdıkları değil, yazdıklarının “toplamından fazla” olan yapacakları, onları daha da meraklandırıyor… “Mirzabeyoğlu’nun ‘Öz’ünde ne olduğu?” sorusu…

Hani, İBDA Mimarı’nın kendisinin dahi bilmediğini ifâde ettiği, “gerçekleşmelerle ortaya çıkacak olan” Tarihi Misyonu… Sahteleri üretilen, ancak yine de tüketilemeyen Misyonu…

Üstad’ın kaleminden “Tarih Muhasebemiz” ve Kumandan’ın ortaya koyduğu “Terkibi Dava Şeması”, artık Batı için de bedahet ifâde eden şu hükmü davet ediyor:

İstikbâl İslâmındır!

Batı, Mirzabeyoğlu’na karşı TELEGRAM silâhını kullanmakla bu beklentisinin adını da koymuş oluyor:

İstikbâl İBDA’nındır!

Ve Batı, tam da böylesi karışık duygular içinde bütün insanlığın Mirzabeyoğlu’na muhtaç olduğunu hâl diliyle ifâde etmekte…

Burada bir “sempati”den ziyâde, yüzyıllardır tecrübe ettiği ilimler tarihi boyunca tatbik ettiği şekliyle bir şeyi kavramanın onu kıstırmak ve anlamanın da parçalamakla mümkün olduğu zannı vardır… İBDA Mimarı’nın ruhunu ele geçirmek gayesiyle bütün tarihi birikim ve ilmi tecrübeleriyle kendisine saldıran Batı, savaşın taraflarını ortaya koymuştur: İBDA = ABD

Ve bu savaşın adı da “Ruh ve Madde’nin Savaşı”!

İBDA’ya karşı verdiği bu savaşta Batı ve Batıcıların nasıl bu kadar pervasızca TELEGRAM İşkencesini tatbik edebildikleri sorusu, Türkiye Cumhuriyeti’nin “bağımsızlık” problemidir.

Bu noktada Türiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne Düşen Borç;

Günümüzde tüm eğitim kurumlarında farklı biçimlerde okutulmakta olan; “hayata renk katan farklı yeni buluşlar” olarak bir çok yönüyle medyada haberleştirilen; konuyla ilgili bütün akademisyen ve İlim adamlarının hakkında doğrulayıcı beyanatlar verdiği; MİT, TÜBİTAK ve MKE gibi kurumlarda bizzat tatbik sahası bulan bu TELEGRAM İşkencesini deşifre etmek…

Ve Ancak devlet eliyle ortaya çıkarılabilecek bu saldırının önce resmi olarak kabulü ve ardından bütün delilleriyle bu saldırının failleri ve biçimlerinin deşifre edilmesidir.

Saldırının Devlet imkânlarını da istismar edebilen çevrelerce gerçekleştirildiği ortada. Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun bu imkânlara sahip olmadığı, dolayısıyla delilleri elde edebilmesinin mümkün olmadığı zannıyla yürütülmeye devam eden bu saldırı karşısında Salih Mirzabeyoğlu’dan beklenen nedir?

“Elleriyle elektromanyetik dalgaları kavraması” ve size bu “harika”yı göstermesi mi?

Bu çilenin, Mirzabeyoğlu için ayrı bir işkence olduğu ve TELEGRAM Saldırısının pervasızlığının da buradan ileri geldiğini hatırlatarak başa dönelim:

“Türkiye dinleniyor” haberleri…

Geçmiş dönemler boyunca medya eliyle yürütülen algı şekillendirmesi operasyonları, “dinleme” haberlerinin su yüzüne çıkardığı günümüzde çok daha sofistike yöntemlerle yürütülmekte.

17 ve 25 Aralık’ta saldırıya uğradığını ifâde eden ve “hedef bana ulaşmak” diyen Erdoğan, hemen ardından Dışişleri Bakanı Davutoğlu, MİT Müsteşarı Fidan, MİT’ten Sinirlioğlu ve Genelkurmay’dan Güler’in Suriye üzerine yaptıkları gizli toplantıların nasıl olup da sızdırıldığını bir türlü anlayamamış görünüyorlar.

Dönemin Başbakan ve Dışişleri bakanının hayretle kurmaylar ve uzmanları görevlendirdiği ve üzerine gittikleri konu, aslında bizzat Salih Mirzabeyoğlu’nun 16 yıldır tek başına savaştığı TELEGRAM ile alâkalıdır da… Görüşme yaptıkları ve Jammer (Sinyal kesici cihazlar) kullanılan özel odalar hakkında soru sordukları uzmanlar “sinyal kesici cihazların yeterli olmadığını, tüm güvenlik önlemlerine rağmen ‘sağır oda’ olarak nitelendirilen özel mekanların dahi belirli yöntemlerle dinlenebildiğini” söz konusu haberlerde öğrendiğimiz kadarıyla ifâde etmişler sayın Başbakan ve Dışişleri Bakanına.

Başta da belirttiğimiz gibi İBDA Mimarının “Örümcek Ağı” ile sembolize ettiği TELEGRAM ve onun teknolojik unsurları bir ülkeye girdikten; Devlet içinde bir hizip şeklinde yuvalandıktan; Devlet imkânlarını da kullandıktan sonra o ülkenin esasta Bağımsız bir politika yürütebilmesi mümkün gözükmemektedir.

Nihayetinde “istemekte hürüm; peki istemeyi istemekte hür müyüm?” şeklindeki asli probleme çöreklenen TELEGRAM İşkencesi ve Telegramcılar, “dik durduğu” zannıyla yürüyen hükmetlerin de politikalarını “istetecek” bir ağ içine almak gayesini gütmekte.

Bu ahlâksız saldırı karşısında, haberdar olanlar susarak kurtulacaklarını sanıyorken, gafili olanlar da kör bir inkârcılık yoluna sapmakta bir beis görmemekteler.

TELEGRAM’ı bilen, duyan ve hattâ kıyısından köşesinden bulaştığı için suçluluk duygusuyla susanlar belki konuşur ve İnsanlık Tarihini değiştirecek bir tesirin dönüm noktasında yer almak gibi bir şerefe yükselir de; gafili olup da yobazca inkâr edenden bir şey beklenmez bir zamandayız.

Demek ki, TELEGRAM bütün yönleriyle ortaya çıkacak!

Bakalım Devlet içinden kim yada kimler bu kirli şebekeyi enseleyip, gerçek birer kahraman olarak insanlığın karşısına çıkacak…

Görünen o ki, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun bizzat yürüttüğü mücadelenin bir yansıması hâlinde toplumun, sosyal ve siyasî kuruluşların anlamakta zorluk yaşamayacağı bu saldırı tarzını izahta da zorlanılmayacak… Tek, delilleriyle, vicdan ve şahsiyetleriyle çıksınlar!

İlâhî hududa, Din’e karşı, İlmin kibrini koyan bu sapkın anlayış, 16 yıldır Anadolu ve İslâm Coğrafyasıyla Mirzabeyoğlu’nun şahsında savaşıyor.

Batı Vatanımızı ağ içine almış ve bölüp parçalıyorken, 16 yıldır aynı saldırı aralıksız bir işkence ile TELEGRAMCILAR tarafından Anadolu’nun Ruhu ve kaidesi gözüyle bakılan Mirzabeyoğlu’na yapılıyor.

 

Niçin Telegram?.. Niçin Mirzabeyoğlu?..

“Allah ruhu yarattıktan sonra, onun karşısında hevâ’yı (arzu gücü) yaratmış, aklı ruhun, şehveti ise hevânın veziri kılmıştır. Ruh, kendi tecellîsine engel olanı bilemeyince akıl ona demiştir ki;

- Senin karşında, kendisine itaat edilen ve güçlü bir otorite sahibi hevâ adında bir hükümdar vardır. Onun lütufları peşindir ve bütün süsü ve ziynetiyle dünya ona âittir.”(3)

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, hayattaki bütün mücadelenin temelde, “fazilete göre mi yoksa hazza göre mi yaşamak” isteği ile bu isteğe bağlı fiillerin çatışmasından ibaret olduğunu söylemişlerdi. Kime karşı yapıldığı düşünüldüğünde, ruhun ve faziletin temsilcisinin kim olduğunun görüldüğü, ruh ve hevâ arasında insanoğlu yaratılmadan evvel başlamış mücadelede, hevânın ve hazzın çağımızdaki âletidir Telegram…

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, ilimlerin ve onlara bağlı uzmanlık şubelerinin bugünkü kalabalık hâliyle ihtisaslaştırılmasının, “bütün”e dair fikri örselediğini belirtmişlerdi. Bu ihtisaslaştırma usûlünün sahibi olan Batı’nın, usûlün neticesi olarak ortaya çıkan “bütünleştirme” ve bunu sağlayacak olan “bütünleştirici” insan ve fikir ihtiyacını en fazla hisseden olması tabiîdir. Kendi içinden gözlediği bu idrâkin, İslâm coğrafyası içinden çıkması sonucu, lâteşbih “Peygamberlik İsrailoğullarından gitti!” çığlığının ve bu paniğin çağımızdaki âletidir Telegram…

Kendi hilelerinin ve yokmuş gibi davrandığı çelişkilerinin muhatabındaki farkındalığına gizli bir hayranlık duyup, onunla girdiği mücadelede bir gün kendisine katılabileceği ihtimâlini asla göz ardı etmemek, Batı medeniyetinin geleneğidir. Daha evvel, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed’e yaptığı Hıristiyanlık davetinin çağımızdaki âletidir Telegram…

Devlet olana; kendi hakimiyet alanında, kendi vatandaşına yapılan böylesi bir saldırının, -tefekkürü, kuruluş amacına kadar genişletmeyi mecbur bırakacak- bir bağımsızlık problemine çıktığını ihtar etmenin âletidir Telegram…

İnsan olana; “nasıl” yapıldığıyla birlikte ve hatta ondan çok “niçin” yapıldığı kilidinin çözülmesinin -doğru tavır alabilmek adına- ahlâkî gerekliliğini hatırlatmanın âletidir Telegram…

Bu kilidi kıracak farkındalığın oluşmadığı yerde “iyi niyetler”, istese de istemese de ve farkında olsa da olmasa da hep “düşman”ın askeri olmaya mahkûmdur. Nasıl ki, fiîle geçirilmeyen hikmeti bilmek bir suç ise, kavranılamamış hikmeti fiîle geçirmeye kalkışmak da cinayettir. Sebebine dair hiçbir fikrin olmadığı ve olmasına bir ihtiyacın da hissedilmediği yerde, birtakım teknolojik yöntemlerden, faziletten, hazdan ve nihayet Telegram’dan bahsedilmesinin hiçbir anlamı yoktur.

Mirzabeyoğlu birlik ve bütünlüğün savaşını veriyor.

Birlik ve bütünlüğün savaşı Mirzabeyoğlu’ndan geçiyor.

Anlayın artık:

Vatanın ruhu olan Mirzabeyoğlu, bu savaşı sizin için veriyor!

Dipnotlar:

1- İstikbâl İslâmındır -”Denenmemiş Tek Nizâm”-… Salih Mirzabeyoğlu… İbda Yayınları… 4. Basım… Shf: 171

2- Ölüm Odası B-7… 80. Bölüm… Salih Mirzabeyoğlu

3- Fütuhat-ı Mekkiyye… İbn Arabî

ADIMLAR DERGİSİ

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>