arif_nihat_asya_bayrak_sairi_44-adimlar

VEFATININ 44. YILINDA BAYRAK ŞAİRİ ARİF NİHAT ASYA’YA RAHMET! – Gökhan YAMANGÜL

Takdim: Bu metin, ilk defa 2 sene önce yayınlanmıştır. Vefatının 44. yılında Arif Nihat Asya’ya Allah’tan rahmet dilek ve dualarımızla…

Fetih Marşı, Bayrak, Naat, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor gibi Müslüman-Türk gençliğinin dilinden düşmeyen şiirleri ile Türk edebiyatına damga vuran Arif Nihat ASYA, bundan 42 yıl önce, ne tevafuktur ki, çok sevdiği Adana’nın kurtuluş günü kabul edilen ve hakkında şiirler yazdığı 05 Ocak’ta hayata gözlerini yummuş.

Bazı şairlerin ölüm tarihleri böyle tevafuklar içerir. Mesela destan şiirleriyle Arif Nihat geleneğinin sürdürücülerinden olan ve bu açıdan onun talebesi kabul edilen isimlerden merhum Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU, “Aylardan Ağustos, günlerden Cuma” diye başlayan meşhur Malazgirt Marşı’nda adeta kendi ölüm tarihini düşmüş gibi, bir Ağustos ayının Cuma’sında Hakk’a yürümüştü. Bâbıâli isimli otobiyografisinde Mayıs ayının hayatında ne kadar önemli olduğundan bahseden, 26 Mayıs doğumlu Üstad Necip Fazıl’ın 25 Mayıs’ta vefat edip doğduğu gün toprağa verilmesi… “Belki de Haziran / Bulacak naaşımı / Belki de Haziran” diyen Cahit Külebi’nin bir Haziran ayında hesap âlemine göçmesi… Bu çerçevede Arif Nihat ASYA’nın  05 Ocak 1975 tarihli vefatı da diğerleri kadar ilginç bir tevafuk.

Türk şiirinin en velud şairlerindendir. Din, tarih, tasavvuf, vatan ve millet gibi meselelerden tutun, ağaç, ayna, tarak gibi günlük hayatın en sıradan dekor ve eşyaları onun nüktedan zekâsında şiir malzemesi oluverir. Bir şiirinde bizi Türk tarihinin zafer tablolarıyla yüzleştirir iken, hemen ardından bir bakarsınız, eli yüzü boya olup, annesinden azar işiten kızına seslenir;

Tozdan, boyadan, yüzün gözün sanki çürük…
Annen yine anne, hem azar, hem öpücük…
Çok zor geliyormuş sana el, yüz yıkamak…
Sevdim seni ben, asıl bu hâlinle küçük!

İşe Türk tarihini şiirleştirmek noktasından bakınca Arif Nihat’ı Yahya Kemal’e, Niyazi Yıldırım’ı ise Arif Nihat’a bağlamak gerekir. Fakat Yahya Kemal’in zaten sayıca az olan şiirleri içinde Türk tarihine dair yazdıkları Selimnâme’yle beraber bir elin parmağını geçmez. Niyazi Yıldırım ise destan türünün dışında neredeyse hiç şiir yazmayarak sadece bir cephesiyle Arif Nihat geleneğini sürdürmüştür. Oysa Arif Nihat hem sayıca, hem muhteva ve hem şekil açısından çok yönlü ve renkli bir şairdi. Bu bakımdan tarih ve destan şiiri, Niyazi Yıldırım’da gövdenin kendisi iken, Arif Nihat şiirinde ana gövdeye bağlı büyük dallardandır.

Çoğu dörtlük, kıta, rubai ve beyitlerden oluşan binlerce şiiri içinde sadece konu bakımından değil, şekil ve vezin bakımından da denemediği olmamıştır. Meselâ aruz kalıplarında ebcedle tarih düşürmenin son gerçek ustasıdır. Dillerden düşmeyen en ünlü şiirlerinden Fetih Marşı gibi bir kaçı hece ile ve Bayrak şiirleri serbest vezinle yazılmış olsa da, sayıca en çok aruz veznini kullanmıştır. Öyle ki, serbest ve hece türünde yazdıklarının toplamı aruz vezniyle yazdıklarının yarısı kadar etmez. İşin takdir edilecek yanı da, bu kadar farklı şekil, tür ve muhtevada eser verip, her birisinde kendisi olabilmeyi başarmak, neyi nasıl yazarsa yazsın, okuyanın imzaya bakmadan “Arif Nihat şiiri” olduğunu tahmin edebileceği şahsiyet dokusu… O keyfiyet olmadan zaten gerisi sadece çöp kutusunda biriken çeşitlilikten ibaret olurdu.

Şiirin her türlüsünü denemiştir ama mısra ve kafiyeden asla vazgeçmemiştir. Esasen onun adına serbest vezin dedikleri şekilde yazılmış şiirleri de kendi içinde matematiksel bir düzene ve iç sese sahip olup, hercailikten tamamen uzaktır. Meşhur “Bayrak” şiiri bunun en güzel örneklerindendir:

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar;
Yurda ay-yıldızının ışığı yeter!

***

Ey şimdi süzgün rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı…
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Bazı şiirler ve iyi mısralar vezniyle beraber doğar. Bu şiir onun en güzel örneklerindendir. Belli bir dış şekle oturtmak için üstünde yapılacak her oynama, sağlıklı bir çocuğu estetik cerraha teslim etmek gibi olur. Tabiî böyle sağlam bir iç sese sahip olabilmek için de, dış şeklin her türlüsüne vakıf olmak gerekir. Şekil üstünde değişik tecrübeler ancak şeklin her türlüsüne hakim olanların harcıdır.

Necip FazılBâbıâli’de onun seçtiği “Asya” soyadını, Batı dünyası dışında bir âleme iştiyak olarak ele alıyordu. Gerçekten de, onun Anadolu ve Türk merkezli bir Asya rüyası gördüğüne delil çok mısra vardır:

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez?
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

***

Ben ki ateşle konuşurdum, selle konuşurdum
İtil’le, Tuna’yla, Nil’le konuşurdum
“Sangaryos”u “Sakarya” yapan
“İkonyom”u “Konya” yapan
Dille konuşurdum.

Ve onun hatırası için yazılmış, onu anlatan bir dörtlük:

ARİF NİHAT ASYA

Seni mi selamlıyor rüzgâr bekleyen bayrak?
Bir gün yine Fatihler doğurur mu bu toprak?
“Sangaryos”u “Sakarya” yapan yürek yok artık;
Nere gitti “Fetihler”, bizleri bırakarak?

                 (Hakan YAMAN – Mayıs 1996)

Dava “Sangaryos”u “Sakarya” yapan, “İkonyom”u “Konya” yapan dili yeniden diriltmek davasıdır ve içinde bulunduğumuz şartlarda bu iş olmak ile ölmek arasında seçim yapmak kadar elzemdir. “Fırat”, “Aras” ve “Dicle”, ya gerçek anlamıyla yeniden bizden doğduğu gibi bize dökülecek; yahut doğduğu yerler de elimizden gidecek. Öyleyse, şairimize vefatının 42. Yılında Allah’tan rahmet ve okuyucularımızdan ruhuna Fatiha dileriz.

05 Ocak 2017

Gökhan YAMANGÜL
ADIMLAR Dergisi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>