yasayan-necip-fazil-mirzabeyoglu-ve-ibda-4-mujdelerin-mujdesi

Yaşayan Necip Fazıl” Mirzabeyoğlu ve İBDA -4 Müjdelerin Müjdesi – Tuğrul Çelik

Tuğrul Çelik’in “yaşayan necip fazıl salih mirzabeyoğlu başlığıyla İbda Külliyatına giriş yaptığı “Türk Solu”ndaki yazı serisinin dördüncüsünü alakanıza sunuyoruz.

Âdem’in hikâyeleri
Salih Mirzabeyoğlu “Müjdelerin Müjdesi”ndeki Takdim’inde, 1982 ve sonrasında yaşadıklarını çeşitli tarzlarda “İBDA külliyatı” olarak ortaya koyduğunu belirtiyor. “Mim Mim’in Hikayesi”ni de “tarihin hikâyeleştirilmesi” olarak takdim ediyor.
Bu anlamda kitaptaki hikayeleri, “İBDA Mimarı”nın yaşadığı, şahit olduğu ya da tespit ettiği durumların/olayların hikâye edilmiş halleri olduğu düşüncesiyle okumaya çalıştım.

Okumaya çalıştım diyorum, çünkü anlatılan hikâyelerdeki isimlerden, sembollere ve benzetmelere bakıp, her birinin var olan birer gerçekliği işaret ettiğini tahmin etme, ama bunları tam olarak mânâlandıramama zorluğu karşımda duruyordu.

Yukarıda da bahsettiğim gibi “Müjdelerin Müjdesi”, aynı adı taşıyan bir hikaye de dahil olmak üzere, çeşitli hikâyelerden oluşuyor.
“Fikri yaşama, yaşamayı fikir bilme” adına yaşamdan kesitlerin sunulduğu hikayelerde Âdem’in yaşadıklarına/anlayışına tanıklık ediyoruz. “Mim Mim’in Hikayesi”, “KİM’in Romanı” gibi bir Mirzabeyoğlu hikayesi aslında.

Farklı mekânlarda geçen hikâyelerde örneğin bir aynanın karşısında ya da “perde”lerle bölünmüş mekanın bir “taraf”ında buluyoruz Âdem’i.
Misal, Âdem aynanın karşısına geçiyor; ayna ona gördüklerimizi, gördüğümüzü sandığımız şeylerin “faniliğini” haykırıyor bir yerde.

Bu anlamda Âdem’in de özel olarak seçildiğini düşünüyorum. Âdem, kendinde başkasını, başkasında da kendini görebilen bu anlamda da hem ayna hem de aynaya bakan olabiliyor. Bunu başarabilen insan olarak bir Âdem.

Dünyadaki “yaşama görevi” içinde, “mutlak fikir” olmadan ve dolayısıyla bunu “yaşamadan” gerçeğe ulaşılamayacağını anlatıyor sanki ayna.

“Kayan Yıldız Sırrı”nda da “Toprak diyor ki kalma/Benden göğe hicret et/İki ayna bir elma/ Gurbette bitmez gurbet” şeklinde ayna ve elma ile “mutlak olan” ve ondan gelen sonsuz sayıdaki diğerlerine bir gönderme de yapılıyor.

Bu arada hikâyedeki “ayna”da Tarkovski’nin Ayna filminden bir ilham var mı bilemiyorum, ama böyle bir olasılık var bence. Üstelik “Bir Adam, Bir Kadın Bir At” hikayesinde de Tarkovski’nin yaşamından da izler taşıyan “Nostalgia” filminin bahsi geçiyor.

Bir başka yerde de, yine önemli bir konu olarak “görememe”yi düşünüyor Âdem. “Görünmez perdelerle” bölünmüş bir havuzda ne kadar ayrı olunabildiğine, ayrı kalınabildiğine bakıyor.

Bunun yanında “farkında olan”ın “yalnızlığı” ve “farklığı” da “suda boğulan balık” örneğiyle etkileyici biçimde veriliyor. “Suda boğulan balık” örneğinde ya balık artık balık değil, ya da balığın içinde yüzdüğü su artık su değil.

Perdeler
Mirzabeyoğlu “Perdeler”de yoğun bir gözlemle, kendi gözünden “karşı tarafı” anlatıyor. Memlekete bakışıyla, siyasetiyle, yaşam tarzıyla, korku ve tereddütleriyle karşı tarafı…

“Kahrolsun bürokrasinin kahrolmasın bürokratlarına ait tatil köylerinde” tatil yapanlar, “halkçılık numaraları”, “kızlara cazip görünme aracı olan ideolojiler”, “‘Erdal idam edilemez’ yazıp, onun yerine havasını atanlar”…Dönemin sol kesimini hedef aldığı aşikâr olan bu eleştiri ifadelerinin ve bunlar için verilen örneklerin o gün ne kadar gerçekliği vardı, tartışılır. Bugün için bir karşılığı var mı? O da çok olası değil bence. Ve bu tarz bir yönelimin -eskide kalmış olması da göz önüne alınarak- pek de getirisi olmayacaktır. Ancak bu örneklerde ve eleştirilerin yapılış biçiminde, “beklenen” olarak Mirzabeyoğlu ve “fikri yaşama” anlamında bir amaç güdüldüğü, bunun bir siyasi mücadele ve iddia ile ortaya konduğu da görülebilmekte. Çünkü Mirzabeyoğlu tarafından, külliyatından da net bir biçimde görüldüğü gibi, İBDA fikriyatı ile bir “iddia” ortaya konuluyor ve bu “iddia”yı hakim kılmak için mücadele veriliyor.
Hatta ve hatta bu “iddia”nın en kapsayıcı “iddia” olduğunun altı çiziliyor şu şekilde:

“Görünmez şeffaf perdelerle birbirinden ayrılıkları içinde, insan keyfiyetinin birleştiriciliğinde bir, bir dünyada ayrı dünyaları yaşayanların hepsini birden kuşatıcı, dünyaların eğilimlerini keşfeden yönlendirici bir sanat kumaşı. Gören hemen tanıyor; bilgisi yüreği ve bileği tamam Büyük Doğu nesli.
Hemen anlaşılıyor: İçli ve dışlı, ruhtan mideye kadar bütün tonlarıyla açlık, çaresi bende ve beni işaretliyor. Ben geliyorum!”

Müjdelerin Müjdesi
Gelecek olanın geldiği meselesi “Müjdelerin Müjdesi”ndeki bütün hikayelerde kendini gösteriyor. “Beklenenin gelişi” olarak de niteleyebileceğim Necip Fazıl’la Başbaşa (Sevgiliyle Başbaşa diye geçiyor hikayede) eserinin kısa bir özetini okuyorum “Sevgi ve Korku”da. Sevgi ve saygının elle tutulur, gözle görülür hali kısa bir öyküye sığdırılmış burada. Sevgi ve korkunun aynı bünyede nasıl bir arada olabildiği Adem’le “Üstad”ın buluşmasında gösterilmiş: “Bana söz ver; korkmak filan yok! Sık sık gel.”

“Müjdelerin Müjdesi” aynı zamanda Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl tarafından takdim edilişinin de hikayesi. Necip Fazıl, Akıncı Güç dergisini çıkaran Mirzabeyoğlu’nun ismini Ortadoğu gazetesinde yazdığı “Müjdelerin Müjdesi” başlıklı yazıyla duyuruyor ve 40 yıldır “her şeyi yerli yerine oturtacak, hesabını verecek, çilesini çekecek, neyin nasıl olduğunu gösterecek” gençliği ve onların liderini böyle takdim ediyor. “Üstad” çağırıyor, “Cumhuriyet sonrası kavruk nesillerin ilk ciddi fikir sesi” gidiyor. Bu ziyaretlerden “iki insanın birbirini anlamasının ve dostluğunun en ileri derecesi” ortaya çıkıyor.

Bir de “değişik Âdem”Çünkü “Tohum çatlamış, fidan olmuştur” artık.

Ahengin tuttuğu yer
“Bir Adam, Bir Kadın, Bir At” kadın-erkek meselelerinin de işlendiği bir hikâye. Hikayeyi bence daha ilginç yapansa “do, re, mi, fa, sol, la, si” tekerlemesinin sırrı.

Hikayedeki Âdem sürekli bir tekerleme gibi “do, re, mi, fa, sol, la si” mırıldanıyor. Öyle ki “Ağlaması gülmesi: Do, re, mi, fa, sol, la, si!”

Hikayenin sonunda bunun sırrına erişiyorsunuz:

“Bütün dava, gerekeni gerektiği yerde yapmak… Doğruyu, yanlışta kullanmamak. Unsurları muvazelendirmek… 7 sesten sonsuz ahenk de çıkar, sayısız kakafoni de… Şu an, ahengin tuttuğu yerdeyim.”

“Küşte”yi ise bir “tarih tekerür eder” hikayesi olarak okudum. “Öldürülmüş” anlamında bir kelime “küşte”. Canlılığını yitirmiş, mazide kalmış olarak da alınabilir. Geçmiş geçmişte kalmıştır evet, ama bir yandan da “Geçmiş geçmemiştir.” Özellikle de tecrübe torbasında çok şey doldurmuş olanlara…
Acaba “bir dünyada ayrı dünyaları yaşayanları birleştirmenin” mânâsı mı bu “yedi sesin ahengi”?

“Yönlendirici sanat kumaşı” mı?

Sanatlı ve bir o kadar da orijinal bir şey meydana getirmek mı?

“İbda” mı?

“İBDA Mimarı”nı, ondan okuduklarımla, belki doğru belki yanlış anlamalarla -yani kendimce- anlatmaya devam edeceğim.
(Sürecek)

İKTİBAS: http://www.turksolu.com.tr/yasayan-necip-fazil-mirzabeyoglu-ve-ibda-4-mujdelerin-mujdesi/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

*

Du kannst folgende HTML-Tags benutzen: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>